Ağustos 1999 · s. 30 · 7 dakikalık okuma
Yaşasın Hayat


Kimse, hiçbir devlet 'barış'a bütçe ayırmayı aklından geçirmiyor. Barış, üzerinde konuşulan bir 'şey' yalnızca. Oysa 'savaş' öyle değil. Fabrikalar, ulaşım sektörü, parlamentolar, bakanlıklar, temsilcilikler, aracılar, komisyoncular yoğun biçimde hayatı ve hayat seviciliğini (biyofiliya) yokeden 'savaş'a çalışıyorlar. Savaş, büyük bir yatırım alanı. Zihnî ve beşerî kaynakların çoğu 'savaş'a aktarılıyor. İfade edilmese de, 'yaşasın ölüm!' diyenler çoğunlukta. Bir trajedidir sözkonusu olan: yoğun bir tutkuyla 'hayat'a tutunan bireyci anlayışların dünyasında savaş var.
Ancak, savaşa çalışanlar ve güçlüler yine de 'barışçı' görüntüler veriyor; büyük yatırımlarla bu imajı besliyorlar. Savaşı ve şiddeti kaçınılmaz görenler pozitivist düşünce ve seküler paradigmalar iken, bu düşünce ve paradigmalara yaslanan bugünün güçlüleri, bir başka medeniye! ve kültürü 'savaşçı' ilan ediyorlar. Oysa 'Aydınlanma Çağı'nın hemen öncesinde, 'insanlar niçin savaşırlar?'sorusuna verilen cevap, 'insan insanın kurdudur' anlayışında ifadesini bulmuştu. Savaşın köklerini 'bencil insan' tabiatında gören Thomas Hobbes'a göre barış, ancak despotik Leviathan ile mümkün olabilirdi; barışın bedeli özgürlük olacaktı.
Alev Alatlı, Orda Kimse Var mı? roman serisinin ilki olan Viva La Muerte (Yaşasın Ölüm!)'de, 'Avrupa-Amerikan medeniyetinin öteki adı ölü seviciliğidir, faşizmdir' diyor ve bu medeniyetlerin bilinçaltlarına, kendilerini oluşturan kaynaklara dikkat çekiyor. Batı medeniyetinin filozofîsi ve kaynakları da, insanın zavallı, gayesiz ve de bir 'hiç' olduğunu söylüyor. Bu 'hiç' insan kaçınılmaz olarak, 'hayatını saran iktidarsızlık ve hiçlik duygusunun dayanılmazlığından, ancak kuramadığı hayatın yokedilmesi prosesinde yer alarak kurtulmaya çalışıyor. 'İslamiyet'te ise, âlem; korku, yasak, günah sebebiyle değil, aşk sebebiyle oluşmuş. İnsan lânetlenmiş değil, tersine, Allah meleklerine, 'yeryüzünde kendime bir vekil yaratacağım' diye seslenmiş ve insanı özgür iradesine emanet etmiş. İslamiyet'in İnsanın özgür ve bağımsız olduğunu teslim etmiş olması çok önemli! Bu anlayış, insana duyulan güven, onu maddî ve manevî dayatmalara, Büyük Makine'ye karşı durmak üzere yüreklendirir. Dünyanın ve kendisinin sahibi olduğunu; dünyadan, diğer yaratıklardan ve kendisinden sorumlu olduğunu söyler. (...) Seni. senden başka kınayacak kimse olmasa da, yaptığın kötülüğün hiçbir tanığı olmasa da, sürdürmen gereken hayırhah tutum! Bu inancın îmâ ettiği dünyevî tavır çok önemlidir, çünkü, sadizm veya onu izleyen nekrofiliya (ölü seviciliği) Büyük Makinenin insanın elini kolunu bağladığı, kendi adına düşünmez hale getirdiği ortamlarda yeşerir. Megamachine, üretenle üretileni ayrıştırdığı için insanoğlu günlük mesaisinin sonucunu kavrayamadığı bir kördö-ğüşünün içine itilir; çocuk mamasını da, kimyasal silahı da aynı tavırla üretir! Napalm üretmeyi reddeden bir işçi sınıfı Sovyetler Birliği'nde bile yeşerememiştir. Hiroşima'ya atom bombası fırlatan uçağın pilotu, yaptığı işin sonuçlarını algılayamaz! Karmaşık bir makineyle başedebiliyor olmasının heyecanı içinde İnce Mehmet'in iz sürücüsü gibidir.'' (Alatlı, s. 134-135)
Varlığa, yaratılışa ve insana mânâ yükleyen; savaşı değil barışı işaretleyen; hayatı yaşanılır kılan; nefsin kötü duygularını terbiye eden İslâm'ın 'bir savaş dini', İslâmî kaygıları hayatlarının merkezine oturtan müminlerin de, 'savaşçı' olarak görüldüğü bir anlayışta yanlışlık vardır. Buna itiraz ediyoruz. Burada, Fransız profesör Eva de Vitray-Meyerovitc'le yapılan uzun bir sohbetten oluşan ve bu yanlışı düzelten bir çalışma olan İslam'ın Güleryüzü kitabından bahsetmek istiyoruz:
Rachel ve Jean-Pierre Cartier, iki batılı araştırmacı gazetecidir. Çalışmalarını daha çok dinlerin kalbi uyaran, tamir eden, ışıklandıran yönleri üzerine yoğunlaştırmışlar. Bu mânâda Hristiyanlığın, Uzak Doğu dinlerinin, İslam'ın.. mistisizmini vurgularlar. Komünizmin bir günah keçisi olma gücünü yitirmesiyle birlikte üretilen kurmaca bir İslâm'ın korkuluk olarak ilan edildiği Batı'da. bu iki Fransız gazetecinin çalışmaları dikkat çeker. En yakın dostlarından şu tenkidleri duyarlar:' Hakikaten sizler çok safsınız. Son iki kitabınızda, İslâm'ı hoşgörü dini ve katıksız sûfi dini gibi takdim eden insanları konuşturdunuz. Açın gözünüzü artık. Gerçek İslâm, sizin görmek istemediğiniz İslâm, mollaların veya Saddam Hüseyinlerin İslâm'ıdır. Kin dinidir, Mukaddes Savaş dinidir o. Bizi yiyip parçalamalarına müsaade etmezsek, bizimle savaşmak gerekliğini savunan sürekli bir tehdittir islâm.' Bu iki gazeteci, Prof, Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch'in; Muhammed İkbal'i ve onun vasıtasıyla da Mevlâna'yı keşfetmesi, arkasından da Müslümanlığı seçmesini getiren hayat hikayesine ayırdıkları İslâm'ın Güleryüzü isimli kitaplarının girişinde yukarıdaki görüşleri aktardıktan sonra şunu derler: 'Mevlâna'nın, Hallac'ın ve Muhyiddin İbn Arabi'nin harika şiirlerini okudukça gönülleri tutuşan bizler de, çok iyi biliyorduk ki, yobazların savundukları İslâm, hakikî İslâm olamazdı. (...) Hristiyan olan ve kendi geleneğimizden memnun bulunan bizler için, bu fevkalâde hanımefendinin (Prof Eva de Vitray-Meyerovitch) yanında, sevdiğimiz bu İslâm'la, sûfilerin İslâm'ı, şefkat ve merhametin İslâm'ı ile karşılaşmak bir saadet oldu.'
Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch kimdir? Fransız aristokrasisi içinde doğmuş, Anglikan bir büyük anne tarafından Katolik mezhebinde yetiştirilmiş ve bir Yahudi'ye eş olan bu hanımefendi, seçkin tabakaya mensup çocukların okuduğu okullarda eğitim görmüş. O bir profesör; bir çok ülkenin pek çok üniversitelerinde dersler, konferanslar vermiş. Fransa'nın dünya çapında en saygın bilim ve araştırma kurumu olan İlmî Araştırmalar Millî Merkezi'nde yönetici ve uzman olarak çalışmış. Yüzyılımız'ın en ünlü bilim ve fikir adamlarını yakından tanımış, kendileriyle ortak çalışmalar yapmış. İkbal'i, islâm'da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası'ndan okumuş. Bu kitabı okurken, İkbalin Üstad'ım dediği Mevlâna Celaleddin Rûmî'yi keşfetmiş. Mevlâna'yı keşfettikten sonra müslüman olmuş. İkbal'i, Mevlâna'yı, İslâm'ın güleryüzünü Batı'ya tanıtabilmek için klâsik Farsça'yı, Arapça'yı öğrenmiş; bundan sonraki hayatını buna adamış.
İşte kendi ifadeleriyle Prof Eva de Vitray-Meye-rovitch: 'Çevremi kuşatan gelenekçilikten ıstırap duyuyordum ve sıkıntılarımı rahiplerime anlatacak olsam, bana hepsi de aynı şekilde şüphelerden uzak durmamı öğütlüyor ve bu şüpheleri benden gidermesi için Rabbime dua etmem gerektiğini söylüyorlardı. 18 yaşıma gelip de felsefe okumaya başlayınca, duyduğum bu huzursuzluk dayanılmaz bir hal aldı. Bu şartlarda gidip kudas âyini yapmak bana nâhoş görünürdü. Onun için hepsinden vazgeçmeyi tercih ettim. İlişkimi kökünden kestim.' Mistikleri okuyarak ve Hind felsefesini öğrenerek inanç boşluğunu doldurmaya çalışır ancak başarılı olamaz. 'Mutlak'ın susuzluğunu çekiyordum ve hayli huzursuzdum. Benim hâlim, daha ziyade, geceleyin kendisini duyacak birini arayan bir geminin attığı imdat işaretini andırıyordu.' İmdat işaretinin cevabı, Bilimsel Araştırmalar Millî Merkezi'ndeyken gelir. Esaslı dostlarından biri olan İslamabad Üniversitesi rektörünün yıllar sonraki ziyaretiyle kendisi için yeni bir dönem başlar: Uzun zaman konuştuk. Yanımdan ayrılırken, bana küçük bir kitap uzattı ve şöyle dedi: Sizin dinî meselelere her zaman ilgi duyduğunuzu biliyorum. Şu kitabı bir okuyun; bu, bizim büyük üstâdımız İkbal'in önemli bir eseridir.' Bir süre sonra sadece göz atmak niyetiyle okumaya başladığı bu kitabı çok sever, sorularının cevap bulduğunu görür. Bu kitabı o kadar sever ki hemen tercümesine girişir: 'Müslüman olmuştum, hem de hiçbir şeyi inkâr etmeden. Ne Tevrat'ı inkâr ediyordum, ne de İncil'i. Sadece beni her zaman rahatsız etmiş olan hususları, konsillerin kararlarını, Allah'ın şu gibi veya bu gibi olduğuna karar vermek için Roma 'da toplanmış o beylerin dogmalarını bir tarafa bırakıyordum. 'Müslüman olduktan sonra İkbalin, Mevlâna'ntn arkasına düşer, izlerini takip eder; bu iki önemli insanın yaşadığı coğrafyaları tanır: 'Benim için İslam'ı keşfetmek, kaybedilenleri yeniden bulmak, ayrı düştüklerime tekrar kavuşmak gibi bir şey oldu. Benim kendimi evimde hissettiğim yegâne ülke, meselâ Paris değildir; ben Paris'te hayran hayran dolaşan bir turist gibiyim. Kendimi gerçekten evimde hissettiğim tek ülke. Türkiye'dir; Türkiye'ye ayak basınca, evine tekrar kavuşan bir kedi gibiyimdir.'
'Mevlâna'nın mesajının oldukça âcil ve oldukça evrensel olduğunu düşündüğüm için hayatımı ona vakfettim' diyen Prof Eva de Vitray-Meyerovitch'le yapılan uzun bir röportaj olan İslâm'ın Güleryüzü kitabı bazı sorular geliştirmiyor değil. Son zamanlarda hoşgörü ve diyaloga çokça vurgunun yapıldığı, Ortadoğu merkezli İslâmî görüntülere alternatif olarak 'Türk veya Anadolu Müslümanlığı' gibi kavramların tartışıldığı ülkemizde, İslâm'ın Güleryüzü ismi, yabancı gelmiyor. Kitap, bu tezlere destek bir çalışmadır demiyoruz, ancak zihinlerde bazı sorular geliştiriyor: Meselâ İslâm'ın bir başka yüzü de mi var; varsa diğer yüzü nedir? Yazarların kitabın giriş kısmında söylediklerinden alıntıladığımız cümlelerinden, İslâm'ın güleryüzünün dışındaki diğer yüzünün, İran ve Ortadoğu merkezli İslâmî yorumların olduğunu anlıyoruz. Şu cümlelerde bu çok daha belirgin: 'Müslümanlar ile ilk karşılaştığımızda son derece kaygılıydık. İmam Humeyni'nin akıl almaz sözleri henüz kulaklarımızda çınlıyordu. Derken şimdi karşımızda Müslüman olmuş siz (Prof. Eva de Vitray-Meyerovitch) varsınız ve siz bize yalnızca evrensellikten ve sevgiden söz ediyorsunuz.'
Kitapta, Mevlâna ve İkbalin anladığı ve yaşadığı İslâm (sûfilerin İslâm'ı-İslâm'ın güleryüzü) ideal İslâm olarak kabul edilirken; hoşgörüsüz, şiddet yanlısı, zorla ihtida ettiren, aşırı derecede katı ilkeci ve kadınları köle mesabesine indiren dinî (!) yorumlar ise İslâm olarak kabul edilmiyor (veya İslâm'ın güleryüzü dışındaki yüzü olarak tanımlanıyor.) Şöyle deniliyor: 'Kemikleşmiş veya gerici olan İslâm'ın kendisi değildir. Kemikleşen veya gerici olan, İslâm'ın izinde gitmeyen sosyolojilerdir.' Prof Eva de Vitray-Meyerovitch burada sosyolojiye; coğrafyanın reel gerçekliğini, hayatın içinde edinilen duruş biçimini, bakış açısını yüklüyor. İslâm'ın güleryüzü dışında bir başka yüzü yoktur demeye getirerek, eğer varsa diyor, bunu o coğrafyanın İslâm'a getirdiği bir yorum olarak değerlendirmek gerekiyor. İslâm'ı yeşil düşman kategorisine sokan ve bunu milletlerarası haber ajanslarının geçtikleri görüntülerle besleyen Batı'nın, sanal bir gerçekliği inşa ettiğinden bahsetmek mümkün. Ancak İslâm'ın maruz kaldığı bir tehlikeyi; kuralcı, şekilci, donmuş hâle gelmiş bir durumunu da görmezlikten gelemeyiz. Burada Halûk Güngör'ün, Burhan Bozgeyikin Meşhur Zalimler kitabından hareketle yazdığı bir yazıya (Çatışmacı Dilin Zihniyeti/Matbuat-Mayıs '98) dikkat çekmek gerekir. Sayın Güngör sözko-nusu yazısında, inançlarımızın özüne ilişkin ciddi bir sapmadan bahsederken şu tespiti yapıyor: İlâhî kaynaklı dinlerin ahlâk, adalet, hak, barış, suhûlet, sükûnet, huzur. vecd, coşku.. gibi 'İyiliğe dair güçlü bir manevi kasırga estirmesi beklenirken, karşımızda bir dolu husûmet, düşmanlık, kin, garaz, öfke, vahşet, yıkım.. gibi 'kötülüğe ait bir hayalet buluyoruz. Basit bir ifadeyle 'Hayy' tecellisi ve hayata ait olma (biyofiliya-hayatseverlik) yerine; hayatı söndürme ve yoketmeye (nekrofiliya-ölüsevici) endekstenmiş bir hastalık bu.'
Modemizme sathî cephe alış, müslümanların zihinlerini modernizmin yöntemlerine bulaştırıyor. Sürekli düşmanlık duygusunu canlı tutmaya çalışan ve sürekli 'kötü ötekiler üreten bir zihni durumdan, İslâm'ın bir din olarak ferdin içinde inşa ettiği 'olumlu'bir 'iyilik, hayr, doğruluk timsali' olduğunu ortaya koyma hâline sıçramak durumundayız. İslâm'ın Güleryüzü kitabı bu anlamda önemli bir çalışma; Allah'ın hayat veren 'Hayy' sıfatının tecellisi İslâm'ın altını bir kere daha çizdiği için..
![]()