Sızıntı Arşivi

Aralık 1988 · s. 451 · 2 dakikalık okuma

Yaşamak

Muammer Gökçin · Edebiyat

Yaşamak… Varlıkla yüz yüze gelip diz dize konuşmak... Yaşamak… Varlığın sezilmesi, sezginin müşahhasa dönüşüp müşahede edilmesi. Yaşamak aslında, hilkatin tül perdesinden bir siyah leke veya kar üzerinde bir ayak izinden ibarettir Yani yaşamak, benliğin hudutlarını çizip o hudutlar da bir uç beyi veya bir süvari çevikliği içerisinde at koşturmaktan veya zaman zaman, kükremiş bu atı dizginlemekten ibarettir. Yahya Kemal, yaşamanın alameti olan ulvi ruhu şöyle terennüm eder yiğitlerimizin kulaklarına:

“Lakin kalacak doğduğumuz toprağa, bizden,

Şimşek gibi bir hatıra, nal seslerimizden.”

Yaşamak... Hayatı hatıralarla süslemek, yepyeni hatıraların tekevvününde aktif rol oynamak, gelecek nesillerin tarih kitabını yaşamak... Yaşamak... Ufuklardan doğmakta olan güneşi çekip onunla kendi öz ülkesinin toprağını aydınlatmak. Yaşamak... Bir acib muammayı, müteşabih bir sırrı, muğlâk bir bilmeceyi kendi öz yaratılış toprağıyla karıştırıp ve yine kendi öz benliğinden içine bir tohum atıp çilekeş bir bahçıvan olma sevdasıyla yanıp tutuşmak... Yaşamak... Gönül verdiği mukaddeslerden mukaddes idealizm-felsefesinde, bütün hazanlara rağmen inada tutulup boşlukla, ruhuna Elest bezminde tevdi edilen emanet-i kübra için bir dava sahnesi açıp orada hayırla yâd edilecek ölmez bir eser vücuda getirmek, en azından kendine verilmiş olan hayat rolünü en iyi şekilde oynamaya çalışmak. Veya kozmopolit bir hayat statüsündeki mum ışığıyla aydınlatılmaya çalışılan düşünce platformunda, kalem oynatıp şimşekler oluşturmak ve zamanla medd-ü cezirlerle beraber kompleks yeni yeni dalgalanmalar meydana getirmek. Bunların hepsi yaşamaktır.

Yaşamak; kahramanlık peşinde koşmak değil, rastgele muvazene unsuru küffarı yere çalıp mezarına balballar diktirip ölüleriyle övünmek hiç değildir. Yaşamak; pörsümüş ruhlara hayat aşılayan mesih, müzmin hastalara şifa dağıtan lokman, liyakatli vicdanlara ab-ı hayat içiren Hızır olma hasletidir. Bu şerefli hasletin mimarları ister evvel zamanda gelsin, isterse ahir zamanda, onlar için birdir. Onlar, nesiller ve asırlar boyu dillerde bir ism-i meçhul, gönüllerde bir cism-i meçhul, hatıralarda bir nam-ı mücerret, ama herşeyin verasında bir yâd-ı cemil bırakıp giderler.

‘‘Denir bir gün gelir de saye-i feyz-i hamiyyette,

Kemal’in seng-i kabri kalmadıysa namı kalmıştır.”

Yaşamak, çok yaşamak değil, az zamanda çok yaşamaktır. Yani hayatı; bir ömre sığmayan, aklı idrakten mecalsiz bırakan eserlerle süslemek. Yaşamak; yaşadığının farkında olmak, yaşadığını hissettirmekten ziyade fark ettirmektir. Eser vermek... İnsan, eser verdiği müddetçe yaşar. İnsan eserleriyle yaşar. Dünyada en fazla eser veren Hazret-i Muhammed Aleyhisselam’dır. Hem de altmış üç yaşın yirmi üç sene gibi kısa bir zaman diliminde. Elbette en fazla yaşayan ve yaşayacak olan da O’dur. Odur ki, her işimizde O’nu hatırlar “salât sana, selam sana ey beka müjdecisi” diye dua, hürmet ve ihtiramda bulunuruz. Aslında O, yaşadığını idrak edenler için gönüllerde, kalplerde, bütün bir hayatın içinde dipdiridir, yaşıyordur, ebetlere kadar ve ebetlerde yaşayacaktır. Zaten O’nun nuru şu kâinattan çıkıvermiş olsa halimiz nice olur? O âlemlere rahmettir. Hayat O’nun için yaratılmış, yaratılanlar O’nunla yaşarlar, bütün varlıklarıyla O’na medyundurlar.

“Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

Medyun Orta cemiyeti, medyun O’na ferdi.

Medyundur O masuma bütün bir beşeriyet…

Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşyet.’’

(M. Akif)

Hülasa; yaşamak, inandığını yaşamaktır, yaşadığına inanmaktır. Yaşayanlara bin muştu ve bin selam.

Muammer Gökçin