Sızıntı Arşivi

Aralık 1991 · s. 502 · 4 dakikalık okuma

Yakin

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Yakîn, şekten, şüpheden kurtulmak; doğru, sağlam ve kesinlerden kesin bir bilgiye, hem de herhangi bir tereddüt ve kuşkuya düşmeyecek şekilde ulaşmak, bütünleşmek demektir. Yerinde îkân, istîkân ve teyakkun da diyeceğimiz yakîn, ma'rifet yolcusunun ruhanî seyahatında erip zevkettiği ma'nevî bir makamdır; aynı zamanda, derece, mertebe, terakki ve inkişâfa açık varlıklar için söz konusudur. İçinde derece ve mertebelerin bulunmadığı, onun için inkişâf ve terakkînin bahis mevzu olmadığı ilm-i ilâhî için yakîn kat'iyyen söz konusu değildir. Bir kere ilâhî isimler tevkîfîdir.. ve gaybın lisân-ı fasihi Hz. Şâri' tarafından -tabii kendisine verilen varidat ölçüsünde- nelerden ibaret olduğu bildirilmiştir ama, bunlar arasında, yakîne kaynaklık yapabilecek "mûkin" diye bir isme rastlanmamaktadır. Saniyen yakîn, şek, şüphe, tereddüt şanından olan nesneler hakkında kullanılır; Zât-ı ulûhiyyet ise bunlardan münezzeh ve müberrâdır.

Hakikat ehlince yakîn; îmân esaslarını ve bilhassa, îmânın kutb-u a'zâmını, aksine ihtimal vermeyecek şekilde bilmek, kabullenmek, duyup hissetmek ve onun insan benliğiyle bütünleştiği irfan ufkuna ulaşmak demektir. Onu, îmânda delîl ve burhanları aşarak, "latîfe-i rabbâniye" yoluyla gaybları müşahede, eşyanın perde arkasını murakabe ve sırları muhafaza şeklinde de tarif etmişlerdir. Ona, bütün bilgi kaynaklarını, bütün müşahede ve murakabe yollarını kullanarak varılan noktalar ötesi nokta -ki, o nokta bir yönüyle intiha, diğer yönüyle de ibtidâ sayılır- demek, zannederim daha uygun olur. O noktaya ulaşan hakikat eri, şık sık sonsuza yelken açar.. kalben mi'raca, ruhen " : ne göz kaydı ne de haddi aştı" ufkuna ulaşır.. pâr pâr yanan ilâhî tecellîler kehkeşânları arasında seyahat eder ve "âyetü'l-kübrâ"yı heceleyecek lisân, görüp duyacak sem' u basarla taltif edilir. Yani sonsuzluk yolcusu kâinat kitabını tekrar ber tekrar mütâlâa, eşyayı tekrar ber tekrar hallaç etmesi neticesinde, büyük-küçük her varlık üzerinde, Allah'a mahsus taklid kabul etmez sikke ve tuğraların ifâde ettikleri ma'nâları.. âfâkta ve enfüste müşahedesine takdim edilen ibret levhalarını seyr ede ede ulaşılmaz perde arkası sırların inkişâfına.. hayatını vahyin tılsımlı ve aydınlık ikliminde sürdüre sürdüre insanî güçle aşılamayan ve ihata edilemeyen "kenz-i mahfi''nin tenezzül dalga boyuyla kalbte tecellisine.. ve bu kaynaklardan süzülüp gelen ışık dalgaları mahiyetindeki vâridâtı göz, kulak ve diğer latifelere hem de hiç kırmadan, değiştirmeden aksettiren vicdan menşurunun iş'âr ve işaretlerine aşina olması, duyup hissetmesi, zevkedip tatmasıdır ki, ancak, çok hususî ma'nâda Allah'a yakın olanların lütuflandırılacakları bir keyfiyettir.

Yakînin en azı bile, kalbi nurlarla dolduracak, tereddüt sis ve dumanlarını silip süpürecek ve insanın iç dünyâsında, sevinç, itmi'nân ve revh u reyhân esintileri meydana getirecek kadar güçlüdür. Hz. Zünnûn'un da dediği gibi; yakîn, kalbi ebediyet arzusu ve sonsuzluk emeliyle coşturur. Bu yüksek duygu ise, insanda zühd düşüncesini uyarır ve geliştirir.. zühd yamaçları hikmete açık düşünce kuşaklarıdır.. zühdle kanatlanıp hikmete ulaşan ruh, benliğine âkıbet mülâhazasını perçinler ve hâkim kılar.. ukbâ mülahazasıyla oturup kalkanlar ise, halk içinde olsalar dahi hep Hakk'la beraberdirler.

Yakînin başlangıcı, perde aralanması berzâhı, iki adım ötesi mükâşefe-kalbin ilâhî tecellîlerle doygunluğa ulaşıp, şüphe, tereddüt ve bütün kuşkulara kapanması ki; bu noktaya ulaşanlardan bazıları: "Perde açılsa yakînim ziyâdeleşmez" demişlerdir-eşyânın hakikâtinin renkler ve keyfiyetler üstü tüllendiği bu iklîmden iki soluk sonra da müşâhede -gözle görülmemişler, kulakla işitilmemişler ve insan tasavvurlarını aşan mevhibeler âleminde seyahat- ufkudur.

Yakîn mebde i'tibâriyle kesbî, müntehâ ve netice itibariyle de bedîhî, lutfî -kesbî sözüyle, ehl-i sünnet imamlarının: eğilim ve eğilimdeki tasarruf dedikleri cüz-î irâde ve onun taallukunu kastediyorum- ve mutlaka ma'rifet vizelidir. Ma'rifet; bakış zaviyesi, isabetli nazar, dupduru niyet ve sâlikin delillerle buluşup tanışmasına, Allah ihsanının iktiran etmesiyle meydana gelir, billurlaşır, benliğin bütün derinliklerini aydınlatır.. derken dört bir yandan inşan ruhuna ışıklar yağmaya başlar.. varlığın her ufkunda peşipeşine şafaklar sökün eder.. meşrıkların yanında mağribler de ağarır ve istidadına göre her fert, kendini ışıklarla muhat bir nokta gibi görür ruhunun derinliklerinde, kesret dağdağasının silinip gittiğini müşahede eder ve her şeyin bir vahdet zemzemesi içinde zevke inkılab ettiğini duyar ve yaşar...

Evet yakîn, başlangıcı i'tibâriyle, biraz tozlu-dumanlı,dolayısıyla da huzursuzluk esintilerine açık geçer; neticesi i'tibâriyle ise, tasavvurlar üstü bir huzurla iç içedir. Mebde ve müntehâdaki bu farklılığı göremeyenler, yakînde hatarât, huzurda tavattun ve emniyet varolduğu iltibasına düşmüşlerdir.Oysaki mes'ele tamamen bir mebde ve muntehâ mes'elesi.. hatarât ise " " fehvasınca herkes için bahis mevzu.. tavattun ve emniyete gelince onlar, Allah'ın yakîn seralarında yetiştirdiği inayet turfandalarıdır.

Bir kısım Kur'ân âyetlerinde işaret buyurulduğu gibi, yakîn, tasavvuf erbabınca üç bölüm içinde mütalaa edilmiştir:

1- İlme'l yakîn ki: Apaçık delîl ve burhanların aydınlık dünyâsında, o delîl ve burhanlar vesâyasmda hedeflenilen hususlarla alâkalı en sağlam inanç ve en kesin izana ulaşma keyfiyeti..

2- Ayne'l yakîn ki: Keşif, müşahede ve duyup hissetmenin, ruha kazandırdığı engin ve tarifler üstü marifete ulaşabilme hâli..

3- Hakka'l-yakîn ki: Perdesiz, hâilsiz; aynı zamanda kemmiyetsiz, keyfiyetsiz ve tasavvurları aşan sırlı bir maiyyeti ihraz mazhariyetidir.. bazıları bu mazhariyeti, kulun, benlik, enâniyet ve nefis cihetiyle fena bulup Zât-ı Hakk'la kâim olması şeklinde de yorumlamışlardır.

Bu üç hususu, avamca şöyle bir misâl ile anlatmak da mümkündür: Bir insanın ölmeden ölümü bilmesi "ilme'l yakîn", gözünden perdenin kaldırılıp canını almaya gelen melekleri görmesi, sekerât öncesi bir kısım metafizik hâdiselere şahit olması "ayne'l yakîn", ölümün kendine has keyfiyetini tadıp duyması da "hakka’l yakîn"dir. Buna göre bir insanın, ilmî istidlal yoluyla herhangi bir mevzuda elde ettiği kesin bilgiye ilme'l yakîn, gözüyle, kulağıyla ve diğer salim duygularıyla ulaştığı ma'rifete ayne'l yakîn, istidlal ve müşâhade üstü ve doğrudan doğruya onun vicdanına gelen, vicdanından fışkıran ve bütün zâhir-bâtın duygularının ufkunu saran irfana da hakka’l yakîn denir.

Yakînin, husûsiyle de hakka'l yakînin, hakâik-i mücerredeye tatbîkine gelince, yukarıdaki mülâhazalarda da işaret edildiği gibi, o, tamamen hâlî, zevkî bir mes'eledir.. ve bundan öte fazla bir şey söylemek de bizim boyumuzu aşar.