Sızıntı Arşivi

Mayıs 2000 · s. 186 · 6 dakikalık okuma

Yahya Kemal ve Necip Fazıl'ın Şiirlerinde Zaman

Fatih Bağcıoğlu · Yrd. Doç. Dr. · Edebiyat


Türk şiirinde zaman karşısında alınan tavır devirden devire fakat özellikle şairden şaire önemli değişiklikler arz eder. Biz, bu yazımızda yakın devir Türk edebiyatının iki önemli şahsiyetinin, Yahya Kemal ile Necip Fazıl'ın şiirlerinde zaman karşısında takınılan tavrı ortaya koymaya çalışacağız.
Bu iki şairden Yahya Kemal Beyatlı, şiirlerinde zaman karşısında genellikle olumsuz bir tavır sergiler. Fakat bu olumsuzluk, Yahya Kemal'in içinde bulunduğu zamana karşıdır. Onun maziye karşı tavrı ise genel olarak müspettir. Yahya Kemal, çirkin halihazır karşısında, muhteşem bir mazinin güzelliklerine sığınır. Gönlünü onunla avutmaya çalışır. Onun mazisi 1071 Malazgirt zaferiyle başlayan bir mazidir. Yani Yahya Kemal için 1071 Malazgirt zaferi öncesi pek önemli değildir. Kendi ifadesiyle "kablettarih" yani tarih öncesidir ve onu pek ilgilendirmez. O, şiirlerinde bizim Anadolu'da oluşan 900 yıllık mazimizi, Selçuklu ve özellikle de Osmanlı devrini destanlaştırır.

Bir Bayram Namazı'nda, Süleymaniye Camii'nde "Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını" duyar. adeta "senelerden beri rüyada görüp özlediği cedlerinin mağfiret iklimine girmiş gibi" olur. Hayalinde Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den Van'a, Kosova'dan Niğbolu'ya, Varna'dan İstanbul'a, Belgrat'tan Budin, Eğri ve Uyvar'a, adalardan Tunus'a, Cezayir'e ta Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş imparatorluk coğrafyası canlanır. "Hür ufukları kaplamış iki yüz pare gemi" ile heyecanlanır. Bir bir çocukluğunun geçtiği Balkan şehirlerini hatırlar. Rakofça kırlarının hür havasıyla coşar, kalbinde "akıncı cedlerinin ihtirası"nı duyar. Bu 900 yıllık mazi, Yahya Kemal'e göre bir çok özelliği ile çok güzeldir. Mesela musikimiz. Yahya Kemal eski musikimizi, ona hücum edildiği, onun horlandığı bir devirde;
Çok insan anlayamaz eski musıkimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden
mısralarıyla yüceltir. Büyük Itri'yi "bizim öz musıkimizin piri" diye över ve bir deha olarak niteler.

O, içinde yaşadığı zamanı atlayıp geçer, istediği yere, ta İstanbul'u fethettiğimiz günlere gider, o günlerde yaşar:
Çık tayy-ı zaman et, açılır her perde.
Bir devr geçir istediğin her yerde.
Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım,
İstanbul'u fethettiğimiz günlerde.

Kendi Gök Kubbemiz şairi, bu güzel maziyi ve bu mazide kurduğumuz muhteşem medeniyeti anlatırken ve hayalen yaşarken alabildiğine mutludur. Kendi ifadesiyle söyleyecek olursak "gönlü ışıklarla doludur." Fakat Yahya Kemal, maziden halihazır yani içinde yaşadığı devre ve ana geldikçe, zaman karşısında aldığı tavır belirgin bir tarzda değişir ve menfi bir şekil alır. Hayat, kainat ve insan, onun için aniden bütün anlamını yitirir. Şair kendini büyük bir boşlukta hisseder; içkiyle, eğlenceyle, nihilist diyebileceğimiz bir anlayış ve yaklaşımla kendini avutmaya çalışır:
Bilmem nedir enfüsi nedir afaki,
Kimdir fani cihanda kimdir baki.
Dünyayı saran boşluğu hissetmeyelim,
Peymaneyi boş bırakma doldur saki.
diyecek hale gelir. Geçmeyen zaman, onun için en sinsi bir eza gibidir ve bin türlü başka cevri de vardır:


En sinsi bir eza gibidir geçmeyen zaman
Bin türlü başka cevri de vardır ki bi-aman.
diye feryat eder ve sonunda Hayyam felsefesini benimser. Ömer Hayyam'ın rübailerinin Türkçe'ye tercümelerini yapar ve tıpkı Hayyam gibi;
Geçmiş günü dil bağlayarak yad etme
Ferda ki henüz gelmedi feryad etme
Ferda ile atiye sakın kurma temel
Hoşhal geçir ömrünü berbad etme
diyecek noktaya gelir. Fakat ihtiyarlayınca bu rindane yaşayış, bu Hayyam felsefesi, bu nihilist anlayış, bu gününü gün etme, hayattan kam alma yaklaşımı da kendisini tatmin etmez. Onun için hayat ve zaman bütün tılsımını kaybeder. Hiçbir şey, ama hiçbir şey, onu hayata bağlayamaz:

Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım
Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş anlıyorum çıktığım seyahatte.
Cihan ve ben değiliz artık eski halette,
Mısır ve Suriye, pek genç iken, hayalimdi,
O ülkelerde gezerken kayıtsızım şimdi.
Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,
Beş on yıl önce, görür müydü böyle taş yığını?
Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddi,
Demek ki alemin artık göründü serhaddi.
Ne Akdeniz'de şafaklar, ne çölde akşamlar,
Ne görmek istediğim Nil, ne köhne Ehramlar,
Ne Balebek'te Latin devrinin harabeleri,
Ne Biblos'un Adonis'ten kalan sihirli yeri,
Ne portakalları sarkan bu ihtişamlı diyar,
Ne gül, ne lale, ne zambak, ne muz, ne hurma ve nar,
Ne Şam semasını yalelle dolduran şarkı,
Ne Zahle'nin üzümünden çekilmiş eski rakı,
Felekten özlediğim zevki verdiler, heyhat!
diyerek feryat eder.

Necip Fazıl'a gelince o, önce zaman üzerinde felsefi olarak düşünür. Zamanla ilgili bir sürü soru sorar. Zamanın ne olduğunu anlamaya çalışır. Onun için zaman, anlaşılması çok güç bir şeydir. Şair onu, kah bir sese, kah zifiri karanlığa benzetir. Zaman sanki bir hırsız gibidir, çok iyi bilinmez ve kendini saklar. Ama insanı derinden etkiler. Her yerdedir ve her şeyin içine girer. Ve insanoğlu için ondan kurtulmak mümkün de değildir. Bütün bu fikirlerini "Zaman" adlı şiirinde ilginç bir şekilde dile getirir:

Nedir zaman, nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi, yokuş mu?

Bir sese benziyor:
Arkanız hep zifir!
Bir sese benziyor:
Önünüz tüm kabir!

Belki de bir hırsız
İzi, lekesi var.
Belki de bir hırsız;
O yok, gölgesi var.

Annesi azabın,
Sonsuzluk, şarkısı.
Annesi azabın,
Cinnetin tıpkısı.

İçimde bir nokta;
Dönüyor aleve.
İçimde bir nokta;
Beynimde bir güve.

Akrep ve yelkovan,
Varlığın nabzında. Yokluğun ağzında.

Zamanın çarkları,
Sizi yürütüyor!
Zamanın çarkları,
Beni öğütüyor.

Zaman her yerde ve
Her şeyin içinde,
Zaman her yerde ve
Acemde ve Çin'de.

Kime kaçsam ondan;
Ha yakın, ha ırak?
Kime kaçsam ondan;
Ya sema, ya toprak...

Necip Fazıl için zaman, hayat, kainat ve insanı anlayarak ve bunların Yaratıcısını tanıyarak geçirilen süredir. Bu yüzden o, efendisi Abdülhakim Arvasi'yi tanımadan önceki hayat dilimini kendisi için yok sayar:

Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.

Onun için zaman, hayat, kainat ve insanın manası anlaşıldığı zaman güzeldir. Bu yüzden bir şiirinde, kendisine hayat, kainat ve insanın manasını öğreten zatı gördüğü anı (zamanı) harikulade bulur:

Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.

Zaman zaman, zamanın sonu, her insan gibi Necip Fazıl'ı da korkutur:
Su çekildi, göründü zamanın dibi,
Korkuyorum, bu akşam kıyamet varmış gibi.

Fakat, öte duygusu, ahiret inancı şairi bu korkudan kurtarır. Orada zaman acımasızca işlemeyecek ve hiçbir şey tazeliğinden bir şey kaybetmeyecektir. Şair bununla teselli bulur:

Bir yer var ki, orada sayı üstü endaze,
Ne solmak, ne yıpranmak, her şey ebedi taze...

Ama o, bazen zamanı kokutanlarla da mücadele etmek zorunda kalır. Ona mürteci diyenlere karşı, çok ilginç ve ironik cevaplar verir:

Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana,
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana,
Zaman, korkunç daire, ilk ve son nokta nerde?
Bazı geriden gelen, yüzbin devir ilerde!

Necip Fazıl, bazen de geçen ve geçmeyen zaman üzerinde durur. Zamanın çeşitli durumlarda bulunan, çeşitli ruh halleri içinde yaşayan insanlarda, nasıl farklı bir şekilde idrak edildiğini, trajik, felsefi ve mistik bir şekilde ifade eder:

Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin.
Köpük köpük, duman duman erisin!

Fakat o, en umutsuz denilebilecek zamanlarda bile, umudunu yitirmez. Aksine hem kendisine hem de kendisi gibi düşünen ve inanan binlerce insana gelecek zaman konusunda ümit aşılar. Yarının ve ebedi yarının, solmayan, pörsümeyen sonsuz bir geleceğin onların olduğu müjdesini verir:

Mehmedim, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Kısaca özetleyecek olursak, Yahya Kemal ile Necip Fazıl'ın zaman karşısında aldıkları tavır, birbirinden bir hayli farklıdır. Yahya Kemal için önemli olan mazi ve içinde bulunulan an yani halihazırdır. Ve halihazır oldukça nihilist ve eyyamcı bir bakış açısıyla verilmiştir. Onda gelecek duygusu ise bir hayli zayıftır.

Necip Fazıl'da ise, önemli olan mazi ve gelecektir. O, Yahya Kemal gibi hem muhteşem maziyi yaşar, sever ve yüceltir, hem de geleceğe, yarına büyük bir imanla ve umutla bakar. Çirkin halihazır karşısında umutsuzluğa kapılmaz ve nihilizme kaymaz. Şüphesiz ki Necip Fazıl'ın zaman karşısındaki bu tavrı, Yahya Kemal'in zaman karşısındaki tavrından daha doğru, daha isabetli, daha yapıcı ve hem kendisi hem de milleti için daha faydalıdır.