Sızıntı Arşivi

Mayıs 2000 · s. 182 · 8 dakikalık okuma

İnsan-ı Kamil - 2

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


İnsan-ı Kamil - 2


İnsan-ı kamil, Zat-ı Hak adına bir mücella ayna ve başkaları hesabına da, çevresinde peyklerin dönüp durduğu bir Kutup Yıldızıdır. O, kendi etrafında döndüğü aynı anda, bir yandan sürekli olarak kendi yörüngesinde O'na merbutiyetini soluklayarak pervaz ederken, diğer yandan da -Yol bulmada Allah size ne emareler ne emareler vaz' etti.. ve o yıldızla da onlar, dosdoğru yollarını bulurlar" (Nahl, 16/16) işaretiyle, aleme yolunu, yönünü gösterir ve hep bir işaretçi gibi hareket eder. Aslında o, her zaman bir mihrap, bir kapı, bir köprü vazifesi görür; doğruya yönelmeyi sağlar, doğruyu görmeye menfezler açar ve insanları, kendi dünyalarının darlığından sonsuzluk ikliminin genişliğine ulaştırır. İnsanlar, onun atmosferine girince üns esintileri duymaya başlar; o kapının önüne varınca öteden çağrılarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zat-ı Ehad ü Samed'le, en kamil manada bir abd-Mabud münasebeti ufkuna yükselirler. Bu ufuk, külliyet planında ve vahidiyet çizgisi itibarıyla istiva-i arş televvünlü, cüz'iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açısından da latife-i Rabbaniye buudludur. Bu ufkun yolcularının en önemli yol azıkları ve bir manada zad u rahileleri ise, kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulması, başkalarının, ahvalimize muttali olamayacağı kutlu vakitler sayılan gecelerin o sihirli dünyasında da, secdelerle pusuya yatıp tecelli avlamaktır. İbrahim Hakkı:

Dil beyt-i Hüda'dır, anı pak eyle sivadan,
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde.

diyerek, yol alma adına gecelerin o serin ve ufku açık iklimini salıklar bizlere. Kenz-i Mahfi'ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alakalı şu hoş söz de Mevlana'ya ait:

-Eğer sen O Eşsiz Padişah'ı istiyorsan ve eğer O'nun yolunda sefere çıkmış isen, bu yolculukta uyumamak gerekir. İyi ve bahtiyar kimseler, Allah'ın sevgi ve merhamet gölgesinde uyurlar. Kardeşim, sakın başka yerde uyuma!" Uyuma ve insanı engin düşüncelere, lahuti mülahazalara çeken geceleri, ya kıyam edebi, ya rüku tazimi, ya secde mahviyeti ya da evrad u ezkar tazarruu ile geçir.

Bazı mutasavvifine göre, her şeyin bir açık olan yanı vardır ki; ona zahir denir; bütünüyle bu alem, işte o zahirdir. Bir de kapalı yanı vardır ki, ona da batın denir; o da manevi, uhrevi ve bütün metafizik dünyalardan ibarettir. Bunlardan başka bir de, bu iki cepheyi cami ve alem ile esma arasında, zuhurun butundan, butunun da zuhurdan ayrılma noktasında berzahi bir alem vardır ki, o da insan-ı kamil alemidir. Hakk'ın kendi zatına ilmi, bil-asale kendisine aynadır. Zat-ı Hak da, tasavvurlarımızı aşkın bir mana ile o aynada müteayyindir. İnsan-ı kamilin ilmi de, bit-tebeiye ve zılliyet planında kendi aynasıdır. O da, bu ilim aynasında müteayyindir. Ne var ki, onun bütün sermayesi mevhibedir ve vahid-i kıyasi zaviyesinden Hazreti Zat'ta bulunan şeylere birer delil ve birer emare mesabesindedir..

Evet, insanın zatı, Zat-ı Hak'a, sıfatları da sıfat-ı Sübhaniye'ye dayandığı gibi, bunlardaki izafilik ve sınırlılık ya da zılliyet ve cüz'iyet de tamamen, Cenab-ı Hakk'ın evsafındaki hakikiliğe, namütenahiliğe, asliyet ve külliyete delalet etmektedir veya delalet etmek içindir.

Zat-ı Hak'la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kamil mertebesine ulaşan müstaid bir müntehi, aynı zamanda hilafet-i tamme mertebesine de yükselmiş sayılır. Bunun üstünde ise, vücub-imkan arası bir nokta diyebileceğimiz "ev edna" payesi vardır. Ve o payenin de, gelmiş-gelecek bütün insan-ı kamiller arasında bir tek mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet'in tecelli-i etemmine mazhar bulunan Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (sallallahu aleyhi ve sellem)'dır. O'nun bu ölçüde "aksa'l-meratib"i ihraz buyurması, yüksek ahlakı; davranışlarındaki istikameti; Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği; dünyevi-uhrevi konulardaki dengesi; ilahi ve kevni hakikatlerin esrarına nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lütfedilmiş peşin bir teveccüh-ü Rahmanidir. Bu itibarla da, O'nun dışındaki bütün kamillerin kemalatı O'na nispeten izafi, tali ve O'na tebeiyete bağlıdır. Evet, sema-i risaletin ayları ve güneşleri sayılan başımızın tacı bütün o büyük insanların nur ve ziyası, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın içinde bulunmadığı zaman itibarıyladır. Busayri:

diyerek, O Zat'ın, güneşin üstünlüğünü haiz olduğunu, diğerlerinin ise, O'na nispetle peykler mesabesinde bulunduğunu ve O'nun olmadığı dönemlerde çevrelerine nurlar saçıp etraflarını aydınlattıklarını söyler ki, yerinde bir tesbittir.

Her şeyden evvel, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelü't-tehaya), varlığın hem çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebde'den müntehaya hemen her faslında sürekli O'nunla münasebet içinde olmuş ve O'na bağlı gelişmiştir. Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usaresi ve ruhudur. İsterseniz, O'na (aleyhi salavatullahi ve selamuhu) varlık bulamacının en temel unsuru da diyebilirsiniz. "Hilkat-i alemden maksad-ı a'la / Dünyaya gelmiş ol mihr-i mualla.."

Evet, Cenab-ı Hakk'ın esmasının bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i vücudun ayinedarlığından arz ve semanın içtinab etmeleri, taayyünlerinin bunu aksettirmeye tam müsait olmayışındandı. İnsanın taayyünü ise, bil-kuvve bunu aksettirecek donanımda idi. İşte, insanoğlu, böyle önemli bir gayeyi gerçekleştirmek için vücud-u harici ile şereflendirildi. İnsanların bazıları itibarıyla, böyle önemli bir ayinedarlık vazifesini tam temsil edememeden ötürü bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel cehalet ve zulme düşmeme de, yine böyle bir ayinedarlığa terettüp eden duyarlılık, sorumluluk ve temsilden geçiyordu. Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açığını vahy-i semaviyle harekete geçireceği vicdan mekanizmasıyla kapatacak ve kaybetme alanını kazanma pazarı haline getirecektir. İnsanların bir bölümü itibarıyla da bu, böyle oldu. İşte

-Biz, emaneti (teşrii açıdan değil, tekvini zaviyeden) göklere, yere, dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan korktular. (Mahiyet ve donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı. Doğrusu (pek çoğu itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden), çok zalim ve çok cahil bir duruma düştü." (Ahzab, 33/72) ayeti, bu umumi serencamenin esrarlı bir tercümanıdır. Arz, sema ve bütün eşyanın hakikat-ı uzmayı görme, gösterme ve aksettirmede zaruri birer eleman olan kalb, irade, şuur, his ve bunların "latifeler" unvanıyla diğer fakülteleri bulunmadığından, o yüce hakikat adına ne tam temessül kabiliyetleri, ne de temsil aktiviteleri vardır; zira, taayyünleri fevkalade dardır. Dolayısıyla da, ayna olacakları şeyi mahiyet-i insaniye ölçüsünde zengince ifade edebilmeleri mümkün değildir. Ancak insandı ki, tekvini donanımı teşrii emirlerin temsiliyle derinleştirerek bu misyonu edaya yeterli olduğunu ortaya koyuyordu.. ve bu misyonu ortaya koyabilenler de, zulümden ve cehaletten kurtuluyordu.

Evet her insanın bu vazifeyi yerine getirmediği veya getiremediği gerçekti ama; yaratılış gayesinin şuurunda olan ve insan-ı kamil olma yolunda teşrii dairede rehabiliteden rehabiliteye koşan bir kısım müstesna fertler de bulunacaktı. Ki bunlar, istidatlarını inkişaf ettirme ve bil-kuvve kemallerini bil-fiile çevirme istikametinde her zaman insanoğlunun yaratılmasına gaye teşkil eden "iman-ı billah", "marifetullah", "muhabbetullah", "aşk u şevk", "cezb u incizab", "zevk-i ruhani".. gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasını örecek ve bu ilahi maksadı gerçekleştireceklerdi. İşte, dünya ve ukba alemlerinin birleşik noktasına taht kurmuş bu gönül sultanları, mahiyetleri mahiyet-i beşeriyeyi aşkın, canları Can'ın nefahatıyla dipdiri, ufukları üns esintileriyle üfül üfül hep kemal yolunda kemal soluklamada ve berzahi vücudlarıyla her an yeni bir çerçeveye oturmaktadırlar. Mevlana, her zamanki o sehhar ifadesiyle, kemal semasının bu üveyklerini şöyle resmeder:

-Hak yolunun erleri, bu candan başka bir can ile diridirler. Onun havasından kanat çırpıp uçan kuşların ayrı bir yuvası vardır. Beyhude bu gözle bakma, onları göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde başka bir alemdedirler."

Allah, ef'al ve esmasıyla malumdur; esmanın tecelli alanı da, varlık ve hadiselerdir. İnsan ise, varlığın hem nüvesi, hem de meyvesidir. İnsan-ı kamile gelince o, her şeyin özü, usaresi ve ruhudur. Öyle ise, mebde' itibarıyla varlığı mülahazaya almadan, insanı düşünmeden, insan-ı kamil ufkuna yönelmeden, Allah'ı kamil manada bilmek de mümkün değildir. Zira insan-ı kamil, Zat, sıfat, esma ve ef'al dairesiyle alakalı cami bir lisandır.. ve vücud mertebesinin en son halkasını teşkil etmesi açısından, bütün vücud mertebelerinin enmuzeci mahiyetindedir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenab-ı Hak, kendi azamet ve celaline uygun şekilde ancak insan-ı kamille bilinir. Onunla görülür, onunla işitilir ve onunla duyulur. Diğer taraftan, insan-ı kamil de, her şeyi O'nunla görür, O'nunla bilir, O'nunla tutar ve O'na bağlayarak münasebete geçer. Ne var ki, bu görmelerin, duymaların, işitmelerin, işlemelerin, başlamaların ve münasebette bulunmaların asliyet planında bir tek mümessil ve kahramanı vardır; o da, Hakikat-ı Muhammediye (sallallahu aleyhi ve sellem)'dir. Zira O'nun hakikati, bütün hakikatlerin camii bulunan vahidiyet hakikatine dayanmaktadır. "Allah" ism-i zatı, O'nun -mürebbisi manasına- Rabb-i hassıdır. Ve bu ism-i şerif, bil-mutabaka, bil-iltizam ve bid-delale bütün esma-i hüsna ve sıfat-ı Sübhaniye'yi de tazammun ettiğinden, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelü-t tehaya)'ın, hem esma-i İlahiye'ye, hem sıfat-ı Sübhaniye'ye, hem de şuunat-ı Zatiye'ye mücella bir ayna olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bu itibarla da, "Mir'at-ı Muhammediye'den Allah görünür daim" sözü mübalağa değil, vakıa tam muvafıktır. Diğer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip olamadıklarından -
- onların mir'atiyetleri de izafidir. (Cum'a, 62/4)

Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i şerifin ya da sıfat-ı Sübhaniye'nin mazhar u meclası ise de, her isimden nasibi aynı ölçüde değildir. "Herkesin kabiliyetine vabestedir asar-ı feyzi" fehvasınca, sema-i risalet ve velayetin ayları, güneşleri sayılan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa olsunlar, yine de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler. Bunlar, kendi arş-ı kemalatları itibarıyla müntehi, Hazreti Ekmel-i Kümmelin (Kamiller Kamili)'e nispetle mütevassıt ve mübtedidirler; vazife ve misyon açısından değil, mir'atiyet ve meclaiyet açısından mübtedidirler. arifler, iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanide derece derece birbirlerinden farklı oldukları gibi, esma-i ilahiyenin mütefavit derecedeki tecellilerine mazhariyet açısından da insan-ı kamil mertebeleri hep farklı farklı olagelmiştir. Evliya, asfiya, ebrar, mukarrebinin, dinin yoruma açık yanlarıyla alakalı, yani füruatta ortaya koydukları teviller, tefsirler de, o kamil insanlara dair böyle bir farklılığın tezahürüdür.

Enbiya ve mürselin arasındaki farklılığa gelince,
-Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık" (Bakara, 2/252) mazmununca, ilahi takdire bağlı olmak üzere, yine esma-i ilahiyenin farklı dalga boyundaki tecellilerinden kaynaklanmaktadır. Hz. adem'in mazhar olduğu icmali "ilim", Hz. İbrahim ve İsmail'deki "ilim"le beraber "hilm", Hz. Mesih'deki "kudret", başkalarına nispeten ileri seviyededir ve bu yüce kametlerin hususiyeti gibidir. Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam (aleyhi ekmelü's-salati ve etemmü't-teslimat)'da ise, bütün enbiya ve mürselinde icmal edilen esma ve sıfat-ı Sübhaniye'nin tafsili bir şekilde ve a'zam derecede tecellisi söz konusudur.

Herkes kendi çerçevesinde kamildir ve kemali de onun istidat ve marifet gayretiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı)'tir. Evet, bütün kamil insanlarda beyan ve burhanın yanında irfan da önemli bir derinlik ve zenginliği teşkil etmektedir. Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddi bir eksiklik sayılır. Kur'an ve Sünnet temel yörünge; mantık ve akılla istidlal, beyana bağlı bu konunun bir burhan ayağı; irfan ise, böyle bir istikametin semeresidir.

Son söz: "Savm u salat u hac ile zahid işin biter sanma / İnsan-ı kamil olmaya lazım olan irfan imiş." (Niyazi)