Haziran 1998 · s. 216 · 6 dakikalık okuma
VÜCÛD-4
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Allah-kâinat
ve insan meseleleri, Kur’ani disiplinler açısından gayet vazıh olmasına rağmen,
kadimden beri bir kısım cahillerle, bir kısım maksatlılar, böyle çarpık
yaklaşımlarla, hem de tevhid adına, bir yandan âlemi isbat ve Allah yerine
ikame etmeye çalışmış, diğer yandan da kah ulûhiyet hakikatini tahrif, kah
O’nun sıfatlarını inkar ve kah Onu, her şeye sirayet eden bir ulûhiyet-i sariye
şeklinde mütalaa ederek ta’tile sapmış ve ittihattan,hulûlden dem
vurmuşlardır.. dem vurmuş ve “
sözü, ‘‘
manasına
gelmektedir, diyerek tahrifin en sevimsizini irtikap etmişlerdir.
Kanaatimce bu konuda yapılması gerekli olan tek şey, varlığı nefy ve inkara dayanan vahdet-i vücudu, bir hal, bir zevk işi olarak kabullenip, istiğrak, hale mağlubiyet, duyulup hissedilen şeyleri ifadede kelime yetersizliği, beyan darlığı diyerek onları mazur görmek; “Bütün âlem Allah’tır ve O’nun vücüdu bir vücüd-u ammdır” mülahazasıyla vahdet-i mevcüd şeklindeki bir mülahazayı ise, felsefi düşüncenin bir uzantısı kabul ederek böyle bir anlayışa karşı koyarak Müslümanların zihinlerini sıyanet etmektir. Bu itibarla, çerçevesi korunamadığı takdirde, her zaman vahdet-i vücûdda bir kısım yanlış anlamalar söz konusu olabilir. İlm-i ledünne mazhariyetle eşya ve hadiselerin gerçek kıymet-i harbiyelerini görüp, hissettikten sonra onlardan yüz çevirerek Hazreti Şahid-i Ezeli’ye yönelmeyi, işaretlerden ve işaretçilerden istiğna-i mukayyetle Hazreti Vücüd”un nurlarına müstağrak olmayı ve böyle bir istiğrakla nefis ve benlik cihetiyle eriyip gitmeyi hatarsız tevhid saymamıza mukabil; felsefi ve nazari bir kısım mülahazalarla, bütün eşyaya uluhiyet isnadını bir şirk, bir haddini bilmemezlik ve esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, ilim, kudret ve irade gibi evsaf-ı celilesiyle her şeyi kuşatmış Hazreti Hakk’ı -haşa- ta’til etme sayıyor ve imanımızın gereği ürperiyoruz.
Evet, nefsi, benliği dahil her şeyi Hazreti Vücüd” adına fani gören ve bekasını Hakk bekasında bilen ve “heme ezost” diyen bir fena fillah” ve “beka billah” eri nerede?. Bütün eşya ile beraber kendini de uluhiyetin mahall-i hulülu veya O’nunla ittihad etmiş bir parçası gibi gören bencil, mağrur, hal ve zevkten habersiz bir mütefelsif nerede?. Birinciler, Hakk’ın varlığı karşısında kendilerini deryada damla, güneşte zerre, eşya içinde hiç ender hiç kabul etmelerine karşılık, ikinciler, damlayı ayn-ı derya görmekte, zerreyi güneş kabul etmekte ve bütün kâinatları O’nun bir tezahürü saymaktadırlar. Birinciler temkin düşünceli, mehabet eksenli ve hak hedeflidirler. İkinciler laubali, gayrı ciddi, hedefsiz ve gayesizdirler. Mizanü’l-İrfan sahibi birincileri şöyle resmeder:
“Müntehîler ehl-i temkindir bütün,
Onlar erbab-ı kemaldir büsbütün.
Bunların ahvaline derler vücûd,
Etmez onları işgal bûd u nebûd.(1)
Bu makamda kal ile olmaz beyân,
Hâl ile anlar, olurlar müstebân.
Onlar ermişler fenâ-yı zâta çün,
Geçmiş onlar bu vücûddan büsbütün.
Çün vücûd-u Hak’ta bulmuşlar fenâ,
Vecd ü ahvâlden bütün gelmiş gınâ.
Görmem işler Hak’tan artık bir vücûd,
Kalblerinde bir hüdavendi vedûd.
Nisbet-i abdiyet kalmıştır hemân
Benzemez bu hale hâl-i dîgerân.
Ehl-i nisbet işte bunlardır ahî,
Bundan artık söylemez kâtib dahî.”
Bu mülâhazaya göre bütün mevcudat Vacibü’l-Vücûd’la vardır.. ve Zat-ı İlahi’nin eşya ve hadiselerle alakası da onu var etme, varlığını devam ettirme, gözetme alakasıdır. Bütün bunların teferruatıyla alakalı keyfiyet de bizim için halli müşkül bir meçhuldür. Şimdiye kadar hiç kimse, hatta açıktan açığa O’ndan söz edenler bile, O’nun alaka ve maiyyetinin ne demek olduğunu bilememişlerdir. Onların ve bizim bildiğimiz tek şey, her nesnenin vücûd kaynağı O olduğu gibi, Kayyûm’u da O’dur. O’nsuz hiçbir şey “yok” var” olamaz ve hiçbir mevcud da varlığını devam ettiremez. Bu itibarla da her şey O’ndandır ve her şeyin biricik kaynağı da bütün evsaf-ı kemaliye ve cemaliyesi ile O’dur ve işte, böyle bir yaklaşımda sebep ve kaynak ikiliği yoktur.
Evet
-Cenab-ı
Hak için ikilik söz konusu değildir; O Hazret’i mülahazada benlik, bizlik,
senlik yoktur. Ve bu konuda hulûl ve ittihad da muhaldir. Zira (hakikî)
vahdette ikilik apaçık bir dalâldir.”
İşin aslı zevken ve halen böyle olumlu görünmesine rağmen bazen sekir, bazen de istiğrak neticesinde sağlam bir mahmil bulmada zorlanacağımız pek çok sözün söylenmiş olduğunu da itiraf etmeliyim. İşte onlardan mest ü mahmur birinin vahdet-i mevcûda açık vahdet-i vücûd mülahazaları:

—Cenâb-ı Hak, Ben insana şah damarından daha yakınım” buyurmuştur, Yani derya ve deryada katre birdir. Ey insan sen kendinden uzak kalmışsın; haberdar olabilsen, meşhed de, meşhud da, şahid de, mevla da, mevlî de birdir. Her ne kadar âlem Cenab-ı Hakk’ın esmayı hüsnasının mazharı ise de, bütün esma içinde ism-i azam birdir. (Ey Rabbi) Sen mutlak bir mevcûdsun, diğer şeylere gelince onlar hayalden başka bir şey değildir. Bu itibarla da, Senin yarattığın her şey birdir. Senin herkesi esir edip (büyüleyen) güzelliğin her ne kadar bütün güzellere yoldaş oldu ise de, yine de hakikatte o yekta dilber birdir. Cihanda her fitne (ve baştan çıkarma) O’nun aşkındandır. Öyle ise bilinmelidir ki, bu fitne ve kavganın başı da birdir.” Doğrusu, bu üslubun kendisi de apaçık bir fitnedir. Kimileri böyle bir beyanda bile, dinin ruhuna uygun yorumlar çıkarıp ortaya koyabilirken, kimileri aynı beyanları te’vilde hep monizm gayyalarında dolaşa gelmişlerdir.
Evet, tasavvuf ilmine ait bir kısım ıstılahlar vardır ki, onların hakikatlerini anlamayanlar, anladıklarıyla hiçbir zaman kendilerini hatadan kurtaramamışlardır. Oysaki matematik, geometri, fizik, kimya, tıp gibi fenlerin kendilerine mahsus terminolojileri olduğu gibi, tasavvufun da kendine göre ıstılahları vardır. ve bu ıstılahlar bilinmeden tasavvufu doğru anlamak da mümkün değildir.
Hulasa; vahdet-i vücûd, bir makam değil, bir haldir ve salikin marifet ufku itibarıyla duyup sezdiği, zevk edip yaşadığı bir vahdet bilgisinin unvanıdır. Böyle bir seviyeye ulaşan bu meşrepteki bir salik, hakiki varlığın tek olduğunu, o da Hakkın varlığından ibaret bulunduğunu bir hiss-i batınla duyar.. ve her şeyi, o Mutlak Vücûd’un ziyası karşısında ya bir gölge olarak hisseder veya hayali bir mevcüd sayar. Ne var ki, sofiyeden vahdet-i vücûdçular böyle bir hissi marifeti, nazari ve felsefi olarak değil; yaşayarak ve kalb tecrübeleriyle test ederek vicdanlarının bir buudu haline getirir, sonra da, gerekiyorsa beyan güçleri ölçüsünde onu ifade etmeye çalışırlar. Onların, kesrette vahdet ve vahdette kesretle alakalı ifadeleri, vahdetin esas, kesretin ise hayal olduğu mülahazasıyla hep bu sübjektif ve vicdani duyuşun sesleri ve yorumlarıdırlar. Zaten oturup kalkıp, her şeyde O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerini müşahede eden bir hal ve zevk erinin başka şekilde olması da düşünülemez. Evet onlar, akıl ve hayalin ulaşabildiği ufukların çok ötesinde, o Yüce Varlığın huzurunu duyarak “Sen” der kendilerinden geçer ve “Cemalin nice yüzden görem diyen dilber, şikeste aynalar gibi pare pare gerek” şeklinde hislerini mırıldanarak hep o Mevcud-u Meçhule yönelirler.
Vahdet-i şühûd, her şeyi bir görme halidir ki, İmam-ı Rabbani’yle başlı başına bir ekol haline getirilen bu mülahaza vahdet-i vücûddan sahabi telakkisine daha yakın olmakla beraber, yine de bir sekir ve gaybet hali ve vecd ü istiğrak mealli olması açısından temkin-i etemm ve yakaza-i tamme mesleği kabul edilen sahabi mülahazasıyla tam bir mutabakat içinde olduğu söylenemez Bu meslek erbabı, sekr u istiğrak halinde söyledikleri sözleri, fevkalade bir temkinle muhataplarına sunar ve onların herhangi bir şaşkınlığa düşmelerine de kat’iyen fırsat vermezler.
Vahdet-i mevcüd, batılıların “panteizm” hatta değişik varyasyonları itibarıyla “monizm” de dedikleri felsefi bir ekoldür. Kâinatta her şeyi bir ilah veya onun tezahürü görmeye dayanan böyle bir görüşün, İslam Tasavvufuyla telifi şöyle dursun, Müslümanların geliştirdikleri herhangi bir felsefi cereyanla uzlaştırılması dahi mümkün değildir. Daha evvel de temas edildiği gibi bu düşünceyi paylaşanlar “heme ost -her şey O’dur” diyerek bir ulûhiyet-i sâriye dalaletine düşmelerine karşılık, Sünni mutasavvifin her zaman “heme ezost -her şey O’ndandır” mülahazasıyla kendilerini ifade ede gelmişlerdir.
1)Var-yok