Haziran 1998 · s. 219 · 9 dakikalık okuma
Tabiata Bakış Ve Onunla Konuşma
Arif Sarsılmaz · Prof.Dr. · İnceleme

İçinde yaşadığımız, tabiat dediğimiz sanat eseri, böcekten kuşa, balıktan çiçeğe, mikroptan balinaya kadar bütün canlıların ve cansızların birlikte meydana getirdiği bir tablo ise, bu tabloyu ve daha sonra da onu yapanı tanırken soracağımız uygun sorular ve alacağımız cevaplar olmalıdır. Gözümüzle gördüğümüz canlılar içinde akıl ve şuur sahibi tek varlık insan olduğuna göre, insanın kendisi ve diğer varlıklarla diyaloga geçmesi için bu soruları soracak olan kimsenin önce tabiata nasıl bir bakış açısıyla bakması gerektiğini bilmesi gerekmektedir.
Bilim üzerine düşünen ve bilimin kullandığı dil, kavram ve açıklama sistemleri üzerinde kafa yaranlar, teknisyen bilim adamlarından ziyade, filozof bilim adamlarıdır. Bu meselenin önemi ve değeri, din ile bilim arasındaki münasebete ve bağlantıya inanan tefekkür sahibi bilim adamlarınca takdir edilebilirse, insanlık hayrına gerçekçi bilim politikaları üretilebilir ve hayatın problemlerini çözmede bilim bir vasıta olarak kullanılabilir.
Batılı, filozof meşrep bilim adamlarından bazıları, tabiatın insana benzer bir şuuru, aklı ve lisanı olmadığından, tabiata farklı bir lisân ve üslupla yaklaşmamız gerektiğini vurgulamışlardır. Tabiatla kurulacak soru-cevap münasebetinde kullanılacak lisanı belirleyerek, ondaki hikmetlerin manasını değerlendirecek olan hiç şüphesiz ki insandır. Bazı filozoflar ise, tabiatın ve her varlığın bir dili olduğunu ve bu dilin matematik-geometri şeklinde tanımlanabileceğini ifade etmişlerdir. Bazıları ise, tabiatın ve kâinatın bir dili olsa da bu dilin gramer yapısının her türlü diyaloga imkân vermediğini ve ancak belirli sorulara cevap alınabildiğini belirtmişlerdir. Mesela ‘niçin’ sorularına, doğrudan cevap alınamazken, gözlem ve deney araçlarıyla ‘nasıl’ sorusuna cevap alınabilir.
Semavi dinlere inanan ve onun yolunda yürüyen bilim adamları ise, insanın niyet ve bakış açısına göre tabiatın niçin ve kim sorularına da cevap verdiğini, tabiatın bir kitap olarak algılanabileceğini ve kitap benzetmesinden yola çıkılırsa, tabiatın kendini daha kolay deşifre edebileceğini söylemektedirler. Tabiatın bir kitaba benzediği kabul edildiğinde, bu kitabın; dili, yapısı, kuruluşu, açıklaması, manası ve yorumlanması gibi boyutlarının olduğu ortaya çıkmaktadır, Tabiat kitabının tek alfabeli ve tek bölümden ibaret bir eser mi olduğu (mesela matematik ve geometri dilinde yazılmış) yoksa çok alfabeli ve lisanlı ve çok anlatımlı tabakalar halinde iç içe dürülmüş bir kitap mı olduğu konusunda değişik görüşler ortaya atılmıştır. Tabiata mana katan ve onu anlamak için zihninde modeller, teoriler kuran ve bu modeller ışığında tasarladığı ve formüllendirdiği soruları tabiata yönelterek cevaplar toplayan insanoğlu, tabiatın çeşitli yüzlerini ve anlamlarını ortaya çıkarmakta, ondan elde ettiği bazı prensipleri insanlığın saadeti için kullanabilmektedir.
Tabiatla diyaloga
geçmede ve onun şifrelerini çözümlemede değişik bilim dalları tabiata değişik
açılardan sorular yönelterek onun çok tabakalı yapısını ve mekanizmasını
anlamaya çalışmaktadırlar. Bu çerçevede, tabiattaki düzen ve dengeyi de zihninde
ürettiği modeller ve benzetmelerle anlamaya çalışan araştırmacılar, başlangıçta
iki kefeli bir terazi benzetmesinden yola çıkarak tabiattaki dengenin de, basit
ve az sayıda faktöre bağlı olduğuna inanmışlardı. Tabiattaki nizam kavramının
basit, yeknesak olduğuna ve her şeyin Oklid geometrisine göre şekillendiğine
inanılmış, daire, üçgen, kare ve dikdörtgen gibi üç boyutlu yapılarla
resmedilmeye çalışılmıştı. Bugün gelinen noktada ise, dengenin çok yönlü ve çok
kefeli bir terazi modeliyle ortaya çıktığı anlaşılmış, nizam kavramının da basit
olmadığı, kaotik ve kompleks çok tabakalı bir yapı ve süreç içerisinde devam
ettiği gözler önüne serilmiştir. Dolayısıyla artık bilim adamları, kullandıkları
zihin modellerini ve teorilerini basitten komplekse doğru geliştirerek tabiatı
çok fazla indirgemeden ve basitleştirmeden anlamanın yollarını
aramaktadırlar.
Tabiata yöneltilen sorular insan tarafından kurgulandığı için arka planda ister istemez insanın niyetini, bakış açısını ve beklentilerini taşımakta, alınan cevapları değerlendirme ve manalandırma safhasında bunlar devreye sokulmaktadır. Bu açıdan tabiata sorulan soruları, cevaplarının tanımlayıcı, açıklayıcı ve hikmet arayıcı oluşuna göre, üç gruba ayırabiliriz.
“Ne” ve “Nasıl” şeklindeki tanımlayıcı sorulara gözlem ve deneyle tatmin edici cevaplar alınabilirken, hikmet arayıcı anlamında “Niçin” ve “Kim” sorularına, bugün geçerli kabul edilen pozitif bilimin ölçülerinde, tatmin edici cevaplar alınamamaktadır. Ama bu, niçin sorusunun bilimde kullanılmayacağı manasına gelmez. Gözlerimizin niçin iki tane olduğu ve niçin karnımızda değil de başımızda bulunması gerektiği sorusuna cevap arayan bir bilim adamı için bu soru hikmet aramaya yönelik olduğu halde, natüralist ve ateist birisi tarafından bilimin ilgi alanına girmeyen, Allah’ın icraatında eksik aramaya yönelik felsefi bir soru olarak kabul edilir. ‘Arabanın radyatörü niçin çatladı?’ şeklindeki bir soru ise, ilmi bir sorudur. Cevabı da, radyatör, ‘A1,A2 …….An’ ile ‘B1, B2…… Bn’ değişkenlerinin birbirlerine olan karşılıklı tesirleriyle ortaya çıkan bir aksaklıkla çatlamıştır şeklinde verilebilir. Bu, geniş ve yuvarlak bir cevap olduğundan ilmi değildir. Bilimde istenilen cevap bu alternatifler içinde hangisinin geçerli olduğunu bulmaya yönelik olandır. Bu yüzden niçin soruları, potansiyel cevaplar içinden geçerli ve çözüme yönelik gerçek cevabı bulacak şekilde tasarlanmalı ve doğru hedefe yönlendirilmelidir. Tabiata sorulan sorular ile potansiyel cevaplar arasındaki münasebet çok net olmayıp, belirsizdir. Tabiatla diyaloga geçmeye çalışan araştırmacının elinde tabiat kitabında hata aramaya ait bir kılavuz mevcut değildir. Bu yüzden zihninde, dış dünyadan aldığı veriler ve ön birikimler ışığında kurduğu modeller ve hipotezlerle, tabiata soracağı soruları tasarlamak, formüle etmek ve deneme-yanılma yoluyla doğru hedefe yönelmek zorundadır. Ama arabayı tamir edecek olan kişinin elinde bir harita ve muhtemel arızaları bulmaya yarar rehberler mevcuttur. Bu noktadan bilim adamı, ilmi teorileri mutlak doğru olarak değil, cevapları aramada kullandığı bir soru planlayıcısı ve yönlendiricisi olarak görmek zorundadır. Tabiatın belli bir kısımına ait hakikatlerin sırrını çözmeye yönelik teoriler, soruların anlaşılabilir bir şekle dönüştürülmesinde önemli rol oynarlar. Ayrıca cevaplanamaz durumdaki niçin sorularını, potansiyel olarak cevaplanabilir niçin sorularına dönüştürürler. Teoriler, makul ve açıklanabilir, tutarlı düşünme motifleri sunarak doğru ve geçerli cevapların bulunmasını kolaylaştırırlar. Bu açıdan tabiatı anlamaya yönelik olarak geliştirilen hipotezlerin ve teorilerin inşasının ve değişiminin dinamik bir işlem olduğu gözden kaçırılmamalı, hipotez ve teoriler, bilimde statükoculuğu doğuracak şekilde mutlak doğrular olarak ele alınmamalıdır.
HİYERARŞİK YARATILIŞ VE DETERMİNİZM
Tabiatı şenlendiren canlılar dünyasının tanımlanması ve anlaşılması için meraklı insanlar gözlem ve deneylerine dayalı olarak tabiata sorular yöneltmişler ve sorulan sorunun özelliğine bağlı olarak kısmi cevaplar elde etmişlerdir. Biyolojik bilimlerde çalışan bilim adamları bu soruları tabiata yöneltmeden önce bunlar üzerinde düşünmeli ve doğru soruyu doğru hedefe ve doğru vasıtalar kullanarak yöneltmelidir. Çünkü soruların baştan mantıki olarak hazırlanışı kritik öneme sahiptir. Zira canlı sistemler birçok hiyerarşik yapıdan ve alt sistemlerden oluşmaktadır. Canlı sistemlerdeki hiyerarşik düzenlenme, onlardaki yaratılıştan mevcut yapıya ait tabii derecelenmeler ve insanın benzerlikle farklılıklara dayanarak yaptığı gruplamaya dayalı taksonomik kategoriler olmak üzere iki gruba ayrılır. Sistematik sınıflandırma izafi, fakat canlıları incelemeyi kolaylaştırıcı faydalı hiyerarşik bir düzenlemedir. Yaratılıştan mevcut olan bu hiyerarşik yapı, biyolojinin alt dallara ayrılarak hızlı gelişimine yol açmıştır.
Bazı soruların cevapları, organizma-fert seviyesinde saklı iken, bazı soruların cevapları ancak popülasyon veya toplum seviyesinde aranmalıdır. Bu yüzden biyolojide sebep- sonuç münasebetine dayalı açıklamalar oldukça kompleks olup, bunların alt gruplara ayrılarak netleştirilip kesinleştirilmesi gerekmektedir. Biyolojik olaylardaki sebepler (şartlar) önce, gerekli ve yeterli olmak üzere iki alt gruba ayrıldıktan sonra, görünen ve görünmeyen dış ve iç sebebler şeklinde tekrar sınıflandırılmaktadır. Diğer bir açıdan biyolojik sebepleri etkin (tabii) ve nihai (final, metafiziki) sebepler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Bir biyolog,sebep ve sonuç münasebetine dayalı açıklamaya yönelik tabiata yönelteceği sorularının cevabını iki farklı zeminden birini de aramak ve formüle etmek mecburiyetindedir. Bir başka deyişle, ya canlının genetik programının, gelişim sürecinde nasıl deşifre edildiğini ve fonksiyonel bir canlı fert haline gelmesine yol açan sebepleri araştıracak veya canlının çevre şartlarına adaptasyonunun tarihi gelişimini ve değişimine tesir eden sebepleri inceleyecektir.
FERT VE TOPLULUK
Biyolojik açıklamalar, ferdi farklılıklar (varyasyonlar) esas alınarak veya canlının döllenmiş yumurtadan itibaren gelişimini sağlayan mekanizmalar temel alınarak yapılabilir. Her canlı ferdin eşsiz bir yapıya sahip olduğuna inanan ve bu eşsiz yapının aynı türe ait popülasyondaki fertler arasında farklılıklara yol açtığını kabul eden yaklaşıma göre, canlı sistemlerin geleceği hakkında ancak popülasyon seviyesinde bir yaklaşım benimsenir ve ona göre sorular tasarlanıp canlı topluluklarına yöneltilirse, sağlıklı tahminlerde bulunulabilinir. Canlılığa ait olayları fert seviyesinde açıklamaya çalışan araştırmacı daha çok gözlem ve kontrollü deney araçlarını kullanarak canlının hayatını nasıl sürdürdüğünü, anatomi, fizyoloji, biyokimya ve moleküler biyoloji disiplinleri çerçevesinde araştırır. Unutulmamalıdır ki, her canlı, zamana ve mekâna bağımlı olarak hayatını sürdürür. Bir canlının fert ve popülasyon seviyesinde tarihi gelişimini bilmeden onun bugününü ve geleceğini anlayamayız. Çünkü canlı sistemlerin geçmişi belli ölçüde bugünü ve geleceği belirlemektedir. Bu açıdan biyolojik konularda çalışırken iki önemli soruya cevap aranır:
YAPI VE FONKSİYON
Birincisinde, biyolojik yapının fonksiyonla münasebetinin ortaya çıkarılmasına ve bu münasebetin mükemmel bir şekilde planlanışına dikkat çekilir. Mesela; kuşların kanat yapısı ile uçma fonksiyonu veya sivrisineğin kan emerek beslenmesi ile sokucu-emici ağız yapısı arasındaki mükemmel uyum ve özel plan, akla muhakkak surette bir planlayıcı irade ve kudreti getirdiği için ateistik bir inanca sahip olanlar bu şekildeki bir soru- cevap yaklaşımını kabul etmezler.
GENETİK PROGRAM VE ÇEVRE
İkincisi, biyolojik
bir hadisenin başlangıcından ve değişiminden sorumlu sebeplerin
araştırılmasıdır. Canlının tarihi gelişimini fert planında zigottan erişkin
dönemine ve ölümüne kadar inceleyebileceğimiz gibi, ait olduğu tür, popülasyon
ve ekosistem planında da inceleyebiliriz. Her canlının ve ait olduğu sınıfın
tarihi gelişimi olduğu noktasından meseleye yaklaşıldığında, genetik programın
tarihi süreç içindeki değişim sebeplerini anlamak önemli hale gelir. Bu
sebepleri araştırırken çok geniş bir perspektiften yapılan külli (bütüncül)
gözlemler, mukayeseler ve peşin fikirden uzak yorumlarla, jeolojik tabakaların
ve fosil kayıtların doğru olarak okunması değer kazanır. Örnek verecek olursak;
bir göçmen kuşun göçmesinin sebeplerini genetik programına, vücudundaki
fizyolojik değişikliklere ve gün uzunluğu ve çevredeki iklim değişimlerine
bağlayabiliriz. Aynı bölgede yaşayan ama göçmeyen bir başka kuşun göçmemesinin
izahını ise, türün tarihi süreç içinde maruz kaldığı adaptasyon ve seleksiyon
mekanizmalarının varlığını araştırarak ve jeolojik değişikliklerle bağlantılar
kurarak yapabiliriz. İşte biyologlar, yaptıkları iş ve araştırdıkları sebepler
açısından iki alt gruba ayrılırlar. Birinci gruba dahil olan evrimci biyologlar,
bir yandan bugünün canlılarındaki fonksiyonel yapıyı fert planında araştırırken,
diğer yandan da ilgili canlı popülasyonlarının adaptasyon ve seleksiyon
süreçlerinde iş gören, fauna ve florada tarih boyunca ortaya çıkan, artan veya
azalan çeşitliliğin sebeplerini araştırırlar. Biyolojinin aynı zamanda bir tarih
bilimi olduğu, fosil bilimi, gelişim biyolojisi ve zoocoğrafya ile birlikte ele
alındığında canlı toplulukları hakkında bize daha geniş ve doğruya yakın
malumata ulaştırabileceği de hatırdan çıkarılmamalıdır.
BAKIŞ VE YORUM
Biyolojik problemlere yaklaşımda ya atomistik-indirgemeci bir bakış açısı veya bütüncül-hollstik-organizmik bir bakış açısı kullanılmaktadır. Atomistik-indirgemeci yaklaşımda parçalara ve bunların analizine çok önem verilerek bu parçalardan bütünün yeniden inşa edilebileceği ön plana çıkartılır. Holistik-organizmik bakış açısında parçalararası ilişkiler, bağlantılar ve münasebetler daha fazla önem kazanır, kâinatın bütünlüğü içinde canlı sisteme hiyerarşik bir yer verilerek, sisteme bütünüyle bakılır.
Sadece indirgemeci ve analizci bir yaklaşımla parçalar üzerinde aşırı yoğunlaşmak bilim adamında olması gereken felsefi sorgulama özelliğini köreltir ve onu bir laboratuar teknisyeni haline getirir. Neticede materyalist bir anlayışa sahip olan bu tip araştırmacılar çok iyi bir analizci olsalar da insanlığa faydalı büyük keşifler yapamazlar. Tabiata külli (holistik) olarak bakan bilim adamları ise parçaları iyi bildikleri gibi, sistem içindeki bütün fonksiyonlarda bu parçaların tek tek rolü olduğunu da sezebilecek güçlü bir anlayışa sahiptirler. Zaten insanlığa faydalı, büyük keşifler yapanlar da çoğunlukla bu tip filozof-bilim adamı tipindeki araştırmacılardır.
Canlı sistemler kompleks yapılar olduğu için moleküler seviyelerden hücre seviyesine, doku ve organlardan sistemlere, buradan da ekolojik sisteme kadar her seviyede sorulacak sorular ve karşılaşılacak problemler farklıdır. Dolayısıyla bir bilim adamı, hiyerarşik bir sisteme sahip canlılar âleminin hangi seviyesinde çalışacağını önceden iyi bir şekilde belirlemelidir. Bu ise tamamen şahsi tercih, alınan eğitim, zekâ seviyesi, sabır gücü ve sahip olunan imkânlar tarafından belirlenir. Moleküler seviyeden sistemlere kadar her kademenin kendine has araştırma metotları olsa da, tabiat kitabına bakıştaki niyet, bu mükemmel kitabı okurken karşılaşılacak soruları sormadaki düşünce zemini ve manevi dinamikler, doğru cevapları bulmada esas yol gösterici olacaktır.
KAYNAKLAR
1- Mayr, E.(1982):The Growth of Biological Thought. –Harward univ. Press. London.
2- Mayr, E(1988): Toward a New Philosophy of Biology. Harward univ. Press. London.
3- Sintonen, M.(1990); How to Put Ouestions to Nature. Philosophy of Science.