Sızıntı Arşivi

Haziran 1988 · s. 178 · 4 dakikalık okuma

Vicdan Ve Ruhun İklimi

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Gerçek hayat, vicdan ve ruh’un öteler esintili duru ikliminde yaşanan hayattır; önü ve sonu itibariyle de asla, elemi, kederi, hasreti yoktur.

Hayatı, bütünüyle cismaniyete bağlayan düşünce; mide, bağırsak ve yemek borusunu insan varlığı üzerinde en hakim unsurlar haline getirmiş ve insanı bedeni hazlarının azat kabul etmez kulu, kölesi yapmıştır.

Yıllar var ki, bu kahredici anlayış içinde insanımızın hem duygu ve düşünceleri, hem de ruhi ve vicdani temayülleri kaynayıp gitmiştir. Cismaniyetin bu öldürücü girdabında fert, sadece, yiyen - hazmeden - ıtrahta bulunan-şehvetini tatmin yollarını araştıran talihsiz bir mahlûk; yuva, bağrında bu çeşit bahtsızları barındıran bir tavla, yığınlar da, sağda-solda munbit mera’lar araştıran sürülerden farksızdır.

Yine; bu melun anlayışa göre, geçmiş-gelecek her şeyiyle birer masal, öteler ve ebed düşüncesi faydasız birer hülya, ruhani zevkler ise, birer garip tesellisinden başka birşey değildir Varsa da - yoksa da hal’i değerlendirip hayattan kam almak ve bedeni zevklerle gününü gün etmek...

Oysaki geçmişten gelen inanç ve azmimiz, geleceğe açık düşünce ve tavrımız, bizlere, yaşamadan daha zevkli, daha güzel şeyler fısıldar. Bizler, gönüllerimizin ihtiyacı olan ve fakat bir türlü erişemediğimiz bütün sevinçleri, saadetleri bu inanç ve bu düşüncede bulur, sonra da her An perde perde ayrı bir vuslata erer gibi oluruz.

Bu aydınlık dünyada geçmişin bağrından ve atalarımızın düşünce ırmağından çağlayıp gelen şeyler, hiçbir zaman ölü birer hatıra ve tarihin sayfaları arasına sıkıştırılmış birer vak’a raporu olmadığı gibi çok eski- terden gelen bu soylu millet ağacının, şanlı bir geleceği bağrında besleyip büyütmesi de katiyen bir hayal değildir. Aksine, şanlı cedlerimizden tevarüs ettiğimiz her şey, onların kalp ve his dünyalarının ayrı ayrı perdeden sesleri ve binbir ibret sayfalarıyla mazinin belagatli bir lisan olması itibariyle, daima, yarınlarımıza ışık tutan birer meşale ve bizlere var olma yollarını gösteren birer rehber vazifesini göreceklerdir.

Bu anlayış sayesindedir ki, hemen hepimiz, ilerde elde edeceğimiz bir aydınlık devir ümidiyle yaşar; hafta onu, hasretini çektiğimiz “yitirilmiş cennet” sayarak rüya ve hülyalarımızda, inançlarımızın kollarıyla yakalamaya çalışır; onun semalarında uçar, onun atmosferine dalışlar yapar, onun havasını teneffüs eder ve bütün bir ömür boyu ondaki yerimizi almak için çırpınır dururuz. Çırpınır dururuz; zira kaderimiz Adem nebi’nin kaderi, cebren iskâna memur edildiğimiz yer eski dünyalara nispeten mahzun serendip, bizler ise, kadrini dün elden kaçırdığımız cennetleri hasretlerle, iştiyaklarla anan, arayan batızedeleriz.

Evet, Adem nebi Cennetteki memnu’ meyveye el uzatınca yurdundan-yuvasından oldu ve kendini sıra sıra sıkıntı ve hasretler içinde buldu. Bizler ise, batının melun ve memnu’ meyvesi sayılan, onun medeniyet anlayışına, çarpıcı fantezilerine ve yalancı vaatlerine aldanarak her şeyimizi yitirdik ve milletlerarası muvazene unsuru olma mevkiinden, devletlerarası gülünçlerden gülünç en acınacak seviyeye düştük.

Dünkü yerimiz, şimdilerdeki hasret ve inkisarlarımız iğindir ki, bugünkü nesiller, en büyük kahramanlıklar içinde en büyük fedakârlıkları, en derin aşk içinde en çaplı hizmetleri, en sağlam tevekkül içinde en mantıki sistemleriyle kaybettikleri zirvelere yeniden tırmanma, rüya ve hülyalarında görüp-duydukları cennetleri elde etme; hislerinin hudutsuzluğu, duygularının sonsuzluğuyla düşünce gergeflerini geçmişin kanaviçesi üzerine ve fakat bugünün renk ve desenlerine göre işleme mecburiyetindedirler. Yoksa daha bir hasret içinde inler dururuz.

Sinelerinde aşk u heyecan, dillerinde ölümsüzlük nağmeleri, gönül gözleri dünü-yarını bir arada müşahedeye uyanmış yolu gözlenen bu yiğitler, hiçbir yana iltifat etmeden, hiçbir şey karşısında dize gelmeden, kaderlerinin yazılarını ilan edecekleri noktalara doğru ilerlerken, dünyaları yerinden oynatacak bir müthiş iman, bir müthiş aşk ve bir müthiş heyecanla yollarına devam etmelidirler ki, arkadan gelen inançlı nesillerin iradelerine kuvvet, ümitlerine fer verip karanlık ruhları da yeis ve hasretler içinde bırakabilsinler.

Büyük ölçüde daha şimdiden, dünyanın dört bir yanında aşkla şevkle gerilmiş mümin nesiller, kendi mübarek dünyalarını ararken, duyup tattıkları, görüp hissettikleri Hakk’ın lütuflarının cazibe ve çarpıcılığı karşısında, ne fanilik ve cismaniyetin aldatıcılığına, ne de her dönemeçte yollarını kesen gulyabanilerin çokluğuna aldırmadan tali’li tırmanışlarına devam etmekte ve zirvelerin hesabıyla dolup taşmaktalar bile.

Her gün biraz daha güçlü, biraz daha azimli, biraz daha iradeli ve soluk soluğa koştukları bu yolda, ruhlarının ebedileştiğini, sonsuzluk düşüncesinin bütün benliklerini sardığını, cismaniyet ve bedenin ağırlıklarından kurtularak melekler gibi birer manevi varlığa inkılâp ettiklerini duyan ve bu yüksek ruh haletinden ayrılmayı asla düşünmeyen bu hasbi ruhlar, gönül verdikleri bu aydınlık yoldan uzaklaşmayı en büyük günah sayacak ve görüp sezdikleri ışıklara, ruhlarını dolduran seslere, daha doğrusu Hakk’ın, gönüllerine saldığı ezeli vaidlere doğru ve geçmiş ömürlerimizi yeniden bize kazandırmak her biri birer hatıra, şuraya buraya dağılmış bir gül devrinin bütün güzelliklerini biraraya getirmek sonra da bizlere bütün zamanları birden yaşatmak için kendilerini Cennet esintilerine kaptırmış gibi, alabildiğine şevkli, alabildiğine neşeli, hiçbir şeye takılıp kalmadan, fevkalade kıvrak, çalımlı ve tıpkı bir zafer yürüyüşüyle hayatın daha bahtı daha intizamlı olduğu iklimlere koşacak ve bizlere, gönüllerimize, hülyalarımıza, emellerimize sığmayan en tatlı devirleri yaşatacaklar.

SIZINTI