Sızıntı Arşivi

Nisan 2003 · s. 130 · 13 dakikalık okuma

Vicdan -2-

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Vicdan -2-
Usulüddin Açısından İrade
Lügat manası itibarıyla dileme, isteme, ihtiyar etme, mütesavi iki şeyden birini tercihte bulunma anlamlarına gelen bu kelime etrafında önemli dört ayrı cereyan oluşmuştur:
1. İradeyi bütün bütün yok sayarak, insanları da tıpkı cansızlar gibi şuursuz, iradesiz ve muhtar değil de muztar kabul edenlerin görüşü diyeceğimiz "cebr-i mutlak" cereyanı;
2. İnsanlarda nisbi bir kudret ve irade farzetmekle beraber, bu sıfatların kat'iyen müessir olmadığını, sadece herhangi bir işe temayül gösterildiğinde bir kudret ve istitaat (istitaat maa'l-fiil) hasıl olduğunu iddia edenlerin mütalaası sayılan "cebr-i mutavassıt" akımı;
3. İnsanı, mutlak manada kendi iradesi ve kendi ihtiyarıyla hareket ediyor gören ve "kul fiilinin halıkıdır" diyen, dolayısıyla da ef'al-i beşeriyenin Allah tarafından kullara havale edilmiş olduğunu söyleyen "mutlak tefviz" hareketi;
4. Cebr-i mutlaka da, tefviz-i mutlaka da "hayır" deyip; insanın kasib -ki " - Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da onun aleyhinedir." bunu açık-seçik ifade eder- Cenab-ı Hakk'ın da Halık olduğunu söyleyen Matüridi medresesi.

Evet, insanda cüz-i ihtiyari unvanıyla, bir kesb, bir meyil veya o meyilde bir tasarruf söz konusudur ki, Cenab-ı Hak, yaratacağı şeyleri, şart-ı adi planında -O, buna da mecbur değildir- hep böyle bir kesb, meyil veya ondaki tasarrufa göre yaratmaktadır diyen, tefviz-i mutavassıt erbabı kabul edilen Matüridiler..

Matüridiler'e göre, maddi-manevi bütün mahiyetimiz gibi, kudret ve iradelerimiz de mahluktur. Ancak iki türlü kudret olduğu gibi iki nevi de irade vardır:
1. İrade-i külliye
2. İrade-i cüz'iye

İrade-i külliye bilkuvve (potansiyel) bir dileme, isteme ve seçme kabiliyetidir ki, bizimle beraber yaratılmış -şahıstan şahısa küçük bir kısım farklılıklar mahfuz- hiçbir hareket ve aktivitenin söz konusu olmadığı durumlarda bile, mahiyetimizde hep mündemiç ve vicdan mekanizmasının da harekete hazır bir rükn-ü samiti sayılır. Böyle bilkuvve bir iradenin hususi ve muayyen bir işe sarfedilmesine gelince ona "irade-i cüz'iye" denir ki, biz, böyle belli bir iş, belli bir hareket istikametinde ortaya konan isteme, dileme, tercihte bulunmaya "cüz'i irade" dediğimiz gibi onu "kasıt", "azim", "ihtiyar" sözcükleriyle ifade ettiğimiz de olur.

Herhangi bir iş ve eserin meydana gelmesinde esas kabul edilen "illet-i tamme" ise, insanın, şu veya bu istikamette ortaya koyduğu azm u kastın yanında, ilahi kudret ve meşietin taallukuna bir unvan olagelmiştir. Ona irade-i külliye veya irade-i cüz'iye demek doğru değildir. O, künhü nakabil-i idrak bir irade ve kudret-i asliyedir ki, külli irade mahlukiyetiyle, cüz'i irade de itibari vücuduyla o kudretin sadece birer tecellisinden ibarettir.

Dünden bugüne bazı kimseler, irade-i cüz'iyelerini, o namütenahi kudret ve irade gibi müessir tasavvur ettiklerinden kendilerini her şeye kadir ve her istediklerini yapabilecek ölçüde muhtar sanarak şirke kapı araladı ve bir hayli insanın da dalalete sürüklenmesine sebebiyet verdiler. Oysaki, bugüne kadar nice devasa kametler, nice kabına sığmayan cebbarlar, nice firavunlar, nice nemrutlar bir bir geldikleri gibi bir bir gittiler; arkalarında, tarihin küflü sayfalarına emanet kirli birkaç satır ve hafızalarda da mülevves birer hatıra bırakarak geldikleri gibi gittiler. Buna mukabil tarih nice cılız gibi görülen ses ve soluklara şahit olmuştur ki, bunlar iradelerini Allah'ın özel lütuflarıyla derinleştirip güçlendirmeleri sayesinde, her zaman sinelerimizde birer yad-ı cemil olarak yaşamakta ve hala bugünkü hülyalarımıza, yarınki rüyalarımıza can olup kan olup akmaktadırlar.

Bütün bunlardan anlaşılan şudur; var olmanın da, özel bir mahiyete mazhar bulunmanın da sırlı anahtarı, evvel ve ahir hep o Kudreti Sonsuz'un elinde olmuştur ve olacaktır. O Namütenahi Kudret bazılarının zannettiği gibi kainatları yaratıp sonra da belli kanun ve nizamlara emanet eden bir kudret-i atıla değil; O, ilklerden ilk, parça-bütün her şeyi yaratan evvellerden evvel bir ezeli ve canlı-cansız her nesneyi kendi kayyumiyetiyle devam ettiren/devam ettirecek olan, ahirlerden ahir bir " - Dilediği her şeyi yapıp yaratan" ebedidir. Bu müstakim düşünceyi kavrayamayanlar, biraz da her şeyi varlığın dış yüzü itibarıyla ve tekvini emirlerdeki şartlı determinizmaya göre değerlendirdiklerinden, acz u ihtiyaç psikolojisiyle itidali koruyamayıp yer yer cebre düştükleri gibi, şartların elverdiği, istek ve dileklerinin karşılık bulduğu, dolayısıyla da bütün bütün küstahlaştıkları dönemlerde de mutlak tefvize saplanarak "ben ben" demeye başlamışlardır. Oysaki insanoğlu, beden ile ruhun, kalb ile aklın, kabiliyet ile inayetin, esbaba riayetle "Müsebbibu'l-esbab"a itikadın, irade ile mecburiyetin birleşik noktasında bütün yaratılmışlardan farklı bir camiiyeti haiz, bir fail-i münfail, bir muhtar-ı muztar, bir sahib-i akl u kalb, bir merhamete muhtaç ve merhamet edilen, bir teveccühte bulunduğunda tenevvür eden, çok buudlu garip bir varlıktır ve hiçbir vasfı ve hususiyeti itibarıyla da mutlak ve müteal değildir. Bu itibarla ıztırara saplananlar, farkına varsınlar varmasınlar, Allah'a zulüm ve cevr isnad etmiş olurlar. Hep ihtiyardan dem vuranlar da sonuçta insanı ilahlaştırmış sayılırlar. "Sırat-ı Müstakim" erbabı ise ne mutlak cebr iddiasında bulunmuş ne de bilakayd u şart mutlak ihtiyardan dem vurmuşlardır; aksine onlar, insanoğlunun acz u fakrını, ihtiyaç ve ıztırarını Kudreti Sonsuz'un bir şahid-i sadıkı görmüş, arzu ve iradelerini de Allah meşietinin rahmet televvünlü bir ihsanı bilmişlerdir. Evet onlar, kendi darlıkları içinde mücessem birer ıztırar ve ihtiyaç timsali, Hakk'ın engin rahmeti sayesinde de birer mukayyed muhtardırlar. Bütün inayet ve lütufların Allah'tan olduğuna inanır, vesilelik planında bunlara mazhariyeti de ihtiyaç, arzu, istek ve temayüllerine bağlayarak sebeple sonuç arasında bir münasebet bulunsun-bulunmasın esbaba riayette kusur etmemeye çalışır ve tercihlerine göre muamele göreceklerini de asla hatırlarından çıkarmazlar.

Evet işte biz her zaman bu çizgiyi korumaya çalışır ve "ef'al-i ihtiyariye" dediğimiz şeyleri, irade-i cüz'iye açısından kendimize nisbet ederek "yedik, içtik, uyuduk, oturduk, kalktık.." demede beis görmeyiz ve bu tür işlerin en yakın sebebi olmamız itibarıyla da bu kabil ifadeleri mahzursuz sayarız. Bununla beraber, bu fiilerin hakiki sebebi biz olmadığımıza, bizim de diğer sebeplerin de birer perde bulunduğuna yürekten inanır ve "Madde atıl, sebepler şuursuz, bizler talib u kasib, Allah ise biricik Halık'tır." deriz. Aksine, irade-i cüz'iyelerini her şey sayanlar ve taleplerini de bilakayd u şart var olmanın mutlak sebebi görenler, her zaman itikadi bir inhiraf içinde bulunmalarının yanında çok defa, isteyip talep ettikleri şeylerin gerçekleşmediğini gördüklerinde akidelerinin aksine gidip kopkoyu bir cebre gömülmüş ve ye'se yuvarlanmışlardır. Vakıa, Cenab-ı Hak'ın "Cebbar" ve "Kahhar" ism-i şerifleri, her zaman istediğini ram etmeyi, dilediğine dilediğini yaptırmayı hatırlatmaktadır; ama, böyle bir mülahazadan O'nun, kulların cüz'i irade ve ihtiyarlarını nazar-ı itibara almadığı manası kat'iyen çıkarılamaz; O, Cebbar u Kahhar olduğu gibi "Rahman u Rahim" ve "Adil u Hakim"dir de.

İrade denince hal ehli ondan, sıdk, ihlas, vefa, Hak rızası ve i'la-yı din... gibi hususlarla alakalı temayül, niyet, azim ve kararlılığı anlamış ve onu hemen her zaman uhrevi değer hükümlerine bağlı mütalaa edegelmişlerdir. İradeden dem vurup sürekli eğri-büğrü yaşama; yaptığı, yapacağı şeyleri bir karşılığa bağlama; hak etsin-etmesin ömrünü beklenti içinde geçirme; duygu, düşünce ve projelerini riya ile, süm'a ile kirletme, hatta şirkle karartma, iradeye karşı en büyük saygısızlık ve Sahib-i iradeye karşı da bir küstahlık sayılmıştır.

Ariflerin mebde-i hareketlerinde burhana bağlı yürümeleri, her hallerinde beyanı takip etmeleri ve irfana ulaşma cehdini göstermeleri iradenin ilk hamleleri sayılır. Temayüllerini inkıtasız bu istikamette devam ettirebilene "mürid" denir. Böyle bir gayretin devam ve temadisi neticesinde halis vicdanlara nazar-ı Hak ayan olur; ve bu kez de mürid murada inkılab eder. Yani bu ölçüde Hakk'ı arayanı gök ehli aramaya durur ve o kimse de artık Hakk'ın matmah-ı nazarı olur.

İrade, bir temayül, bir cehd, bir gayret, bir azim ve kararlılık olduğu gibi, sonunda şereflendirileceği cezb u incizabla da Hakk'a vuslatın en önemli vesilelerinden biridir. Cenab-ı Hakk'ın iradeye yüklediği değer sayesinde insan, azm ü cehdi ve sabr u ikdamıyla dünyada uhreviler gibi yaşar; maddi-manevi hazlarını terk ederek kalben tam bir tarik-i masiva haline gelerek adeta aşkınlığa ulaşır. İnsan, bir kere dileğini tam ve yerinde tutmaya dursun -aslında o, bunu hakkıyla başarabilir- Hak da murad buyurursa, ruh ilk adımda sıyrılır gafletten ve ulaşır "tebah" ufkuna; serer seccadesini tevbe, inabe, evbe zeminine; durur takva ve vera' soluklamaya, sıdk u ihlasla nefes alıp vermeye; muhasebe ve murakabeyle mırıldanmaya ve derken yürür tevekkül, teslim ve tefviz zirvelerine...

Bu manada, ehl-i irade ehl-i tefviz demektir. Mürid iradesini evvela mürşidin iradesinde ifna eder, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın iradesiyle bir "ba'sü ba'del mevt"e ulaşır.. ve tam o ufkun şualarıyla ayrı bir fena-yı mukayyed zevkiyle "gaşy" içindeyken, ilahi irade ve meşietin şiddet-i zuhuruyla hali ve zevki bir fena-yı mutlak içinde kendini bulur. Buna "fena fi'l-irade" diyeceksek, bundan sonra kendini bir farklılık içinde duyuşuna da "beka bi'l-irade" diyebiliriz. Böyle bir salikin nazarında kelamcıların "hakaik-i mümkine" dedikleri her şey adem rengine bürünür ve müşahede ufkunda "Hakikatü'l-Hakaik"ten başka bir şey kalmaz. "Allah'ım, kendi istek ve dileklerimden teberride bulunarak Senin irade, meşiet ve rızanı talep ediyorum!" sözleri her zaman bu ufkun taliplerinin vird-i zebanı olagelmiştir.

İradeyle alakalı bu mazhariyetler, cehd ü gayrete, sadakat ve ihlasa Allah'ın birer lütfudur.. ve zannediyorum yolun başındakilerin bunları duyması da imkansızdır. İrade hak yolcusunun ilk soluğu ve Hazreti Murad'a götüren yolun da ilk menzilidir. Salik bu menzilde ilm u burhan arası gider gelir; ikinci kademde burhan u irfan temaşasıyla gözüne, gönlüne ziya saçılır; üçüncü adımda kalbin, sıfat-ı sübhaniye ufkunu müşahedesiyle ürpertiler yaşar; bir hamle daha yapabilirse sır dürbününü uluhiyet ufkuna tevcih eder ve donanımının müsaadesi ölçüsünde hayret ve kalaklar yaşamaya durur.

Bazıları da salikin iradesini azm u gayreti açısından şöyle bir cehd ü himmet vetiresi içinde mütalaa etmişlerdir: İlk defa kalb iradi olarak sadakat ve ihlasla Hazreti Matlub'a teveccüh eder; derken cezb u incizabla, iradenin maruz kaldığı/kalacağı usürler yerlerini yüsürlere bırakır. Mevsimi gelip de, yakınlık meltemleri ruhu okşamaya başlayınca, onun bütün benliğini dayanılmaz bir aşk u iştiyak hissi kuşatır; kuşatır da temayüller mukavemetsuz birer düşkünlüğe dönüşür.. ve artık salik, her nefes alışverişinde "Ciğerim kebab oldu / Derdime derman yok mu?" der inler. Dahası iradesinin hakkını tam eda etmiş böyle bir babayiğit an olur, aşkı da unutur ve adeta hep bir gaşy yaşamaya başlar. Öyle ki Leyla'nın yanında iken dahi Leyla rüyaları görür ve Leyla hasretiyle sızlanır. Aslına bakılırsa, tatmayan bilmez.. duymayan anlamaz.. tadanlar söylemez.. söyleseler de çok kimse inanmaz.

Zihin
Zihin, anlama, bilme, belleme melekesi ve şuur aktivitesinin bir havzı, bir kütüphanesi ve adeta batıni bir laboratuvardır. Şuuraltı-şuurüstü müktesebat zihin disketine akar, hafızaya dökülür, işlenir, sonra da tedayi kodlarına bağlanarak dışa vurmaya hazır bir hal alır ve aktif beklemeye geçer.

Zihin konusunda şuur en önemli bir elemandır. O başka şeyleri duyup değerlendirdiği gibi kendisinin de farkındadır; aynı zamanda basit ihtisaslarının yanında, mürekkep ve oldukça komplike ihsaslara da açık bir donanımı haizdir. Şuuru, insani duyguların, ihsasların ve ihtisasların merkezi şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Ayrıca onu, kendi muhtevasının (zihni müktesebat) farkında olması ve akılla irtibatlı bulunması itibarıyla, zahir-batın bütün his alemine açık bir latife olarak yorumlayanlar da az değildir.

İslam ulemasının bir kısmı şuuru, zühulün zıddı görerek, henüz his halinde bulunup akıl ve hafızaya tamamen malolmamış, idrakin ilk basamağı, zahiri bilme ile bir şeyin ilk duyulma mertebesi ve zihnin de ilk tecellisi diye yorumlamışlardır. Buna göre biz şuura, ruhun manaya ilk ulaşma köprüsü de diyebiliriz. Bunu şöyle bir vetireyle açmak mümkündür: Ruh, bir şeyin "mahiyet-i nefsü'l-emriyesi"ne muttali olmuş ise, o bir "tasavvur", ilk tesir ve teessür faslı geçtikten sonra, müracaat edildiğinde o bilgiler değerlendirilebilecek şekilde korunmaya alınmışsa o bir "hıfz" ve daha sonra bu müktesebat değerlendirilmek üzere ele alınabiliyorsa o da bir "tezekkür" ve "tahattur" olarak yad edilegelmiştir.

Şuur, bir manada bilmenin ilk ve en zayıf mertebesidir. Zihinde tam istikrar sağlayacağı ana kadar da onun tam değerlendirilmesi söz konusu değildir. O, ağaca nisbeten bir çekirdek, canlıya nisbeten bir sperm keyfiyetinde, zayıf mahiyetli, fakat istikrara açık, vicdan içinde önemli bir rükün ve dayanaktır. Şuur bir yanıyla, zahiri hasselerle harici ihsaslara dayanır ve zihni bu yolla besler. Buna karşılık bir de, nefsin kendinin şuurunda olması hususu vardır ki buna da hiss-i batın derler ve zihinleşen vicdanın rüknü de işte onun bu yanıdır. Tam zihinleşip hafızada karar kılmış böyle bir şuura, tezekkür, tahattur, tedebbür ve tefekkür taalluk eder ki, bu artık basit ve ibtidai kabul ettiğimiz tek buudlu şuur değil, tahlil ü terkibe müsait değişik eb'adı haiz tam bir şuurdur. Terkib ü tahlile giren böyle bir şuur, hafızada birer zihni surete bürünür ve aklın kullanmasına müsait hale gelir ki, asıl ilim de işte bu merhaleyi müteakip ortaya çıkar. Akıl, her zaman şuurun çakmasıyla devreye girer ve zihne akan bilgilerin taakkul ve tedebbürüyle ruhi duruma göre kuvve-i müfekkireyi tetikler; böylece tasavvur, taakkul, tefekkür sistemleri bir bir harekete geçer ve şuurdan zihin laboratuvarlarına, bu laboratuvarlardaki tahlil ve terkip imbiklerine yerleşik bilgiler akmaya başlar; derken latife-i rabbaniyenin rengine, iradenin desenine göre yeni yeni komprimeler ortaya çıkar.

Zihin, her zaman şuur kanallarıyla beslenir; elde ettiği bilgileri arşivler veya disketler, değişik kuvvelerin değerlendirmesine hazır hale getirir; ne var ki şuurun da kendine göre önemli bir bilgi kaynağı vardır; işte bu kaynak da histir.

His
Kendi dışındaki nesneleri duyma ve sezme hali diyeceğimiz his, hiss-i zahir ve hiss-i batın olmak üzere ikiye ayrılır:

1- Kuvve-i basıra (görme duyusu), kuvve-i lamise (dokunma duyusu), kuvve-i samia (işitme duyusu), kuvve-i şamme (koklama duyusu), kuvve-i zaika (tatma duyusu) gibi zahiri kuvvelerin yanında, hayaliye, iradiye, musavvire, mutasarrife, müdrike, müfekkire, vahime, zakire.. gibi bir kısım batıni latifeler de vardır ki, bunların hemen hepsi vicdanın diğer rükünleriyle koordinasyon içindedirler ve her latife kendini alakadar eden hususlara kendi boyasını çalar, -hayatiyetini devam ettiriyorsa- onları kendi ufkuna yönlendirir ve yaratılış gayelerine göre bir hedefe bağlar.

Zahiri duyu organları veya batıni latifelerle duyulup zevkedilen şeylerin sebeplerine şayet harici bir kıymet atfedilebiliyorsa bu bir ihsastır ve objektif olarak şuurun ilmi kıymeti de işte onun bu yönü itibarıyladır. Aksine, bilinmedik bir saikle (hiss-i saika) ihtiyarsız herhangi bir cihete yöneliyor veya sebepleri sezilmedik bir şevk duygusuyla (hiss-i şaika) keyiflenip neşeleniyorsak, bu da bir ihsas-ı batın veya daha doğru ifadesiyle bir ihtisastır; sübjektiftir ve kıymet-i ilmiyesi de ona göredir.

Evet, hissin temelinde, sevindirici bir hadisenin zuhuru, bedenin soğukta üşüyüp titremesi, sıcakta terlemesi, karanlıkta bir ışığın çakması, gelip kulaklarımıza bir sesin çarpması... gibi büyük-küçük herhangi bir sebep varsa o bir ihsastır ve herkesçe anlaşılıp kavranan asıl şuur da işte budur.

Ne var ki, böyle bir şuurla ancak mahsus olan nesneler duyulup, görülüp kavranabilse de, mavera-yı tabiat, fizikötesi bütün gayb alemleri böyle bir ihsas dairesinin dışında kalır ve ayrı bir ihsas isterler. Hazreti Musa'nın mahsusat ufku itibarıyla " - Görün bana bakayım Sana!" talebine " - Asla göremezsin." şeklinde cevap verilmesine mukabil, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın -Miraç'ta böyle bir rü'yeti kabul edenlerce- mir'at-ı ruhuna göre onun müşahedeyle şereflendirilmesi, fena-yı hissiyat ufku sayılan "Kabe kavseyni ev edna" mertebesini ihrazı veya ruhu gibi beden-i misalilerinin de ötelere ait hususiyetiyle mücella bir ayna olması itibarıyladır ki, bir hak dostu:

Ya Rasulallah yüzün oldu Senin mir'at-ı Hak,
Zahir oldu suretinde sırr-ı pak-i Zat-ı Hak;
Mushaf-ı esrar-ı Mevla'dır vücudun serteser;
Suretin suresi içre var durur ayat-ı Hak.
diyerek bunu ifade etmeye çalışmıştır.

Hasılı, zahir-batın her hissin bir ihsas bir de ihtisas yanı vardır. Hissin, ilmi ve objektif olması onun ihsas yanı itibarıyladır. Aksine ihtisas yönü ise sübjektiftir; şahıstan şahsa, halden hale her zaman bir farklılık arz edebilir.

Sofiler, his konusunda şöyle bir tasnif üzerinde duragelmişlerdir:
1. Mübtedilerin alem-i mülk ve melekutla münasebetleri hissiyat iledir; onlar daha ötesini asla idrak edemezler.
2. Mutavassıt bir sınıf sayılan havassın hem mülkle hem de melekutla alakaları melekat-ı ruhiye ve akliye iledir.. ve bunlar her zaman ufuk ötesini de müşahedeye namzet sayılırlar.
3. Ömürlerini kalb ve ruhun zirvelerinde sürdüren haslar üstü haslara gelince, bunların Hak'la irtibatları özel bir mevhibe ve teveccüh eseri olarak latife-i rabbaniye ve sır rasathanesiyledir. Hiss-i zahirin hicab teşkil ettiği kimseler " " ile mahcub u mukayyettirler; hiss-i batınıyla kanatlanmış ervah-ı neyyire ashabı ise "" bişaretiyle mübeşşerdirler.

Şimdi isterseniz bu önemli konuyu da yine Bediüzzaman'ın veciz bir mütalaasıyla hulasa edip noktalayalım:

İyiyi kötüden ayırt edip iyilikten lezzet ve inşirah duyan, kötülüklerden de muzdarip ve mükedder olan vicdan dediğimiz fıtrat-ı zişuurun, latife-i rabbaniye, irade, zihin ve his gibi dört ana unsuru vardır ki, bunlar aynı zamanda ruhun da hasseleri sayılırlar. Değişik vazife ve fonksiyonlarının yanında bunlardan her birerlerinin bir de gayetü'l-gayatı vardır: İradenin ibadetullah, zihnin marifetullah, hissin muhabbetullah, latife-i rabbaniyenin de müşahedetullahtır.. ve takva denilen ibadet-i kamile de işte bu dört hususu tazammun etmektedir ki, Şer'-i Şerif bunları hem tenmiye, hem tehzib hem de gayetü'l-gayata sevketmektedir.