Sızıntı Arşivi

Mart 2003 · s. 78 · 8 dakikalık okuma

Vicdan -1-

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Vicdan -1-
İnsanın özü, kendini duyuş ve bilişi de diyebileceğimiz vicdan; insan ruhunun, iyiyi kötüden tefrik edebilen irade, kalbin ayrı bir derinliğinin unvanı sayılan latife-i rabbaniye (fuad), şuur varidatıyla zihin ve ihsas televvünlü his halitasından oluşan bir mekanizmadır; insanın, hem kendini hem de bütün varlığı, varlığın Allah'la münasebetini duyan, sezen, yorumlayan ve rükünlerinin canlılığı ölçüsünde imana, marifete, muhabbete, aşk u iştiyaka menfezler oluşturan melekuti bir mekanizma. Farklı metafizik derinlikleri haiz olan bu sistemde her zaman bilkuvve (potansiyel olarak), iradenin sesini-soluğunu, "latife-i rabbaniye"nin sezi ve müşahedelerini, zihnin şuur menbalı bilgi ve müktesebatını, hissin ihtisas dalga boylu sübjektif mevhibelerini ve ihsas televvünlü marifet çağlayanlarını duyup sezmek mümkündür.
Vicdan, aynı zamanda kendi acz u fakr ve ihtiyaçlarının farkında olması ve bunları karşılayacak bir güç ve kuvvete dayanma lüzumunu duyması açısından da Zat-ı Uluhiyet'e iman, teslim ve tevekkül ile sığınıp marifet, muhabbet, aşk u şevkle mukabelede bulunma konumunda zişuur bir müşahid ve yorumcudur. İlim ve marifet adına bütün eşya ve hadiselerin o talakatli hitap ve beyanlarını görüp, duyup taakkul, tefekkür, tezekkür, tahattur, tahlil ve terkibe tabi tutması yanında, kendi iç dinamik ve rükünleriyle, sessiz fakat olabildiğine derin, herkes tarafından rahatça sezilemeyen ama bir hayli engin öyle aşkın bir ifade gücüne sahiptir ki, onu iyi dinleyip değerlendirebilen biri bazen artık başka hiçbir şeye ihtiyaç hissetmeyebilir.

Hemen belirtmeliyim ki, böyle bir mülahaza ile biz, ne rasyonel düşünceyi tamamen gereksiz görme, ne pozitif telakkileri hafife alma ne de telahuk-u efkara bağlı müktesebatı reddetme düşüncesindeyiz. Aksine biz bu mülahaza ile, kıymet-i harbiyesi ölçüsünde aklın semerelerini, tecrübenin ürünlerini, müşahede ve zahiri ihsasların neticelerini değerlendirmeye almanın yanında, yaşanarak duyulan ve sezgi yoluyla kendini hissettiren ve bir bakıma da aracısız hasıl olan ayrı bir bilgi ve marifet kaynağının var olduğunu vurgulamak istiyoruz.

İşte bu kaynak, hakikati keşif ve tespitte herhangi bir vasıtaya ihtiyaç duymadan, yaşayıp duyarak çok defa insanı doğru bilgi ve marifete ulaştıran vicdandır. Böyle bir bilgi ve marifet her zaman objektif görülmese de, kalbi ve ruhi hayat ufkuna açık olanlar için en az esbab-ı ilimle elde edilen müktesebat kadar önem arz ettiği söylenebilir. Bu arada hemen ifade etmeliyim ki, bu çerçevede vicdanı, ilim ve marifet kaynağı kabul edenlerin sayısı hiç de az değildir.

Bu mülahazayı paylaşanlara göre, vicdan yolu bir manada, bizlere hakikatin harita ve şemasını sunma yerine doğrudan doğruya bizi onunla buluşturup tanıştırdığından daha ehemmiyetli ve daha sağlamdır. Eşya ve hadiseleri müşahede, mütalaa, tevil, tefsir, tahlil, terkip bize hakikatı uzaktan temaşa ve onun etrafında dolaşma imkanını verse de, onunla yüz yüze gelmemizi ve onu "hakikat-i nefsü'l-emriye"sine uygun bir iç müşahede ile tanımamızı sağlayamaz. Oysa ki vicdan, onu vasıtasız olarak bizzat duyar, değerlendirir ve bir hükme bağlar. Bu itibarla da insan birinci şıkta, değişik obje ve nesneleri ilim ufku, afaki müşahede ve özel bakış açısına göre yorumlama durumunda kalır; dolayısıyla da elde ettiği malumat, ulaştığı hakikat izafilikten öte bir şey ifade etmez. İkinci şıkta ise, her şeyi vicdanın enginliğiyle "hakikat-i nefsü'l-emriye"sine uygun kavrar ve ona göre bir hükme varır. Bu sayede o, her şeye esas kabul edilen maddeyi aşar; lamekani bir hal alır ve iç dünyasının safvet ve vüs'ati ölçüsünde salt hakikatle rahatlıkla tanışabilir.

Bediüzzaman, değişik eserlerinde farklı bir vicdan resmi ortaya koyar ve ona önemli misyonlar yükler: Ona göre vicdan, tekvini ve fıtri kanunlar türünden zişuur bir fıtrat ve sistemdir. Çekirdeklerdeki neşv ü nema kanunu, sperm ve yumurtadaki tekvini esaslar, bazı sıvılardaki donup genişleme tabiatı... gibi ilahi meşietten gelen irade yörüngeli, latife-i rabbaniye ufuklu, zihin/şuur derinlikli, ihsas ve ihtisas buudlu bir fıtrat-ı zişuur; erkanının canlılığı ölçüsünde de, ilim ve marifet adına mutlaka doğru gören, doğru değerlendiren, doğru konuşan önemli bir lisandır. Öyle ki bazen akıl; nazar, tefekkür ve tedebbürde gaflet edip ihmal gösterse de o, kendi tabiat ve rükünlerinin diliyle her zaman Allah'ı ilan eder; O'nu görüp sezdiğinin ihtisaslarıyla soluklanır; O'nu duyar, O'nu düşünür ve özündeki istinat ve istimdat hallerinin lisanıyla, tıpkı günebakan çiçekler gibi hem kendi hayat ve revnakdarlığı adına hem de Yaratıcısını ilan hesabına sürekli O'nu takip eder ve basiret gözünü asla O'ndan ayırmaz. Hads (vasıtasız sezgi) her zaman onu teyakkuza çağırır; hadsin bir üstü diyeceğimiz ilham devamlı onun ufkunu aydınlatır; yoğunlaşmış marifet sayılan arzu hep O'nu gösterir; alev alev kendini hissettiren iştiyak ve magmalar gibi sürekli köpürüp duran ilahi aşk mütemadiyen onu, Hazreti Maruf'u rasat ufkuna davet eder ve avans türü televvünlerle ona beden ve cismaniyet üstü hayatın en büyülü yanlarını fısıldar.

Şimdi, isterseniz, bu sırlı mekanizma ve fıtrat-ı muazzamanın rükünleri sayılan latife-i rabbaniye, irade, zihin -buna bütün buudlarını birden nazara alarak şuur da diyebiliriz- ve his.. gibi latifelere kuş bakışı bir göz atalım.

Aslında bu rükünlerden her birinin bir zahir bir de batın yanı, bir mülk bir de melekut çehresi, bir fizik bir de metafizik derinliği vardır. Latife-i rabbaniyenin, zahir yönü, mülk ciheti, fiziki yanı sayılan, bizim sine dediğimiz "sadır" onun, batıni ve melekuti derinliklerine, ceberuti televvünlerine bir mahfaza ve mananın maddedeki resmi mahiyetindedir. Bu mahfaza içinde kalb; gönül dünyasının dışa bakan ve içi rasat etme konumunda bulunan değişik tecelli dalga boyundaki feyizlere bir "beyt-i lahut", "fuad" da diyeceğimiz latife-i rabbaniye ise, bilkuvve (potansiyel olarak) ilahi isim ve sıfatların mücella bir aynası, alem-i ceberutun -inkişafı ölçüsünde- bir müşahid-i hassı, iman nuru ve iz'an ziyasının mahall-i tecellisi, kamer-i irfanın matla'ı, keşf ü ilhamın ahizesi ve ilahi varidatın da mahzeni ve nakilesidir. Böyle bir konum ve misyonu itibarıyla onun "şağaf" dediğimiz derinliği, her zaman iştiyak ateşiyle alev alev yanan, adeta bir fırın ve ocak gibidir ki, çevresinde sürekli aşk u vuslat çatırtıları duyulur. "Sır" ise, o ihata edilmez fevkaniliğiyle her zaman latife-i rabbaniyenin omuzlarında, ona dayalı, daire-i uluhiyete müteveccih lahuti bir dürbün veya mücella bir aynadır ki, her zaman nüzul unvanıyla bir kasr-ı tecelli kabul edilegelmiştir; masiva kirlerinden pak olduğu sürece her dem misafiri bulunan bir kasr-ı tecelli.. evet, böyle bir tecellinin vuku ve temadisi için şuur, idrak ve ihsas ufkunun cismaniyete ait isten-pastan pak olması şarttır. Nabi merhum ne hoş söyler:

"ayine-i idrakini pak eyle sivadan,
Sultan mı gelir hane-i na-pake, hicab et!"

Aynı mülahaza ve mütalaayı, zamanın alem-i melekuta daha açık bir faslı sayılan gecelere bağlayarak İbrahim Hakkı Hazretleri ise, sesini yükseltip temcid veriyor gibi:

"Dil "beyt-i Huda"dır anı pak eyle sivadan
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde..."
der ve gönüllere teyakkuz çekerek onları gece koylarında halvete çağırır.

"Hafa" ve "ahfa" latifeleri ise, mahiyet farklılıklarıyla beraber, hakikati nakabil-i idrak bir ufka müteveccih, teveccühlerinde mütelaşi, üstler üstü sır yumağı birer menba-ı hayret, kalak ve heymandırlar.. ve müstakil tahlil isterler. Tecelli-i has manasında nüzulün ilk şereflendirdiği mecali, hafa ve ahfa şahikaları; ikinci derecedeki mir'at, sır ufku; üçüncü mevhibe aynası ise latife-i rabbaniye otağıdır.

Latife-i rabbaniye, gözde gözbebeği, beyinde görme merkezi, hanede kabul salonu, çekirdekte öz, lambada fitil ve Arz'da Kabe mahiyetindedir. İman, nurunu o latife ufkundan neşreder.. huşu, takva, muhabbet, rıza, yakin, tevekkül, temkin, teyakkuz, havf u reca... gibi marifet yolunun esasları hep onun yamaçlarında boy atar, gelişir. O, öyle bir sırr-ı ehadiyettir ki, ışığı iradenin el açışı, hissin sezişi ve şuurun ona karşı duruş ve teveccühünden akıp gelmektedir. Bu teveccüh kesildiğinde ziya görünmez olur, ışık söner ve latife de latife-i rabbaniye olmadan çıkar. Bu latife-i rabbaniye, hikmet-i vücudu sayılan teveccühünü iman, iz'an, amel-i salih ve marifetle devam ettirebildiği takdirde her zaman semavi bir çerağ gibi par par yanar ve Hazreti Sıfat'ın bir rasat sistemi veya rasıdı haline gelir. O, bütün şuur, ihsas ve idraklerimizin önemli bir temyiz elemanı, marifetin madeni, ruhun da can ocağı ve ışık kaynağıdır. Ona, bu manada lamekani de diyebiliriz; bu lamekani latife, ilim ve marifetin mihenk merkezi, ihsas ve idraklerimizin en hayati mahzeni, küfür ve dalaletle öldürülmediği veya cankeş edilme-diği sürece de her zaman Cenab-ı Hakk'ın nazargahı ve tecelli otağıdır.

İnsan, bu latife gözleri ile (basiret) her şeyi olduğu gibi dupduru görür; doğru yo-rumlar ve yorumlarından da yanıltmayan sonuçlar çıkarır. Onun vesayetinde insan mükaşefe ve müşahede ufuklarına açılır, onunla sır ufkunun tabanını deler, hafa ve ahfa şahikalarını tahayyül etmeye başlar. Aksine bu latife, günah ve masiyetlerle kirlenir, küfür ve dalaletlere açık hale gelirse, o zaman da " - Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar)" mazmununca, bütün ufukları kararır; temyiz kabiliyetini kaybeder; beyazı siyah, siyahı beyaz görmeye başlar; başlar ve "" fehvasınca Allah da ona mühür basar ve bir daha da kendine gelmesi, fıtri safvetini elde etmesi çok zor olur. Hatta bazen bütün bütün imkansızlaşır. Böyle bir mühürlenme ve damgalanmanın kesbi insandan, halk'ı da Allah'tandır. Bu hususu, insanın gaflet ve bir kısım fenalıklara alışması sonucu bir deformasyon şeklinde de yorumlayabiliriz. İman, amel-i salih işlene işlene insan tabiatının bir derinliği haline gelip sübut mührüyle şereflendirildiği gibi, her biri küfrün ayrı bir kapısı sayılan günahlar da tevbe, inabe ve evbe ile giderilmediği takdirde, insanın üst üste ve iç içe kaymalar yaşaması kaçınılmaz olur. Bu itibarla, böyle bir "hatm"de kat'iyen cebir söz konusu değildir; zira arzu, intihab, ihtiyar insana, mükellefe; böyle bir temayüle halk'la cevap vermek de -isterse vermeyebilir- Cenab-ı Hakk'a aittir. Bu tür bir sebeple onun sonucu arasında tenasüb-ü illiyet prensibine göre tam bir münasebet görünmese de şart-ı adi planında münasebet vardır diyebiliriz.

Latife-i rabbaniye kendi çapında bir ayna, levh-i mahfuz da kendi azametine göre ayrı bir ayna. Levh-i mahfuz, onda tecelli eden şeylerle mahiyetinde değişikliğe uğramaz; hep layetebeddel bir kitap olarak devam eder. Latife-i rabbaniye ise, farklı arızalarla her zaman renk, şekil ve desen değiştirebilir ve bunun farkında olan ruhlar kim bilir günde kaç defa " - Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma..." der ve o en ulu dergaha müracaat üstüne müracaatta bulunurlar.

Konumuna göre sağlam bir duruşta olduğu sürece bu latife, sıfat-ı sübhaniye ufkunun iyi bir mütalaacısı, ilahi teveccühlerin mücella bir aynası, marifet, muhabbet, aşk u şevk ve cezb ü incizabın da en önemli muharrikidir. İnsan onun gözleriyle öteleri temaşa edebilir, onun kulaklarıyla çoklara müyesser olmayan harfsiz-kelimesiz hutbeler dinleyebilir ve onunla en kutsal tecellilerin mihmandarı olabilir.. elverir ki fıtrat-ı asliyesini koruyup onu iman, marifet ve muhabbetle tezyin edebilsin. İsterseniz şimdilik bu latife-i rabbaniye konusunu Hanifi'nin şu hoş sözleriyle noktalayıp iradeye geçelim:

"Aşk için saf eyle gel sufi derun-u kalbi kim,
Zeyneder kaşanesin elbette mihman isteyen."

(Devam Edecek)