Sızıntı Arşivi

Ekim 2000 · s. 441 · 12 dakikalık okuma

Veli ve Evliyaullah - 1

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Veli ve Evliyaullah


Veli; malik, sahip, muin, sadık, nasır manalarına gelip, hak dostu, hak eri; dostluk hisleriyle Allah'a yönelen ve O'nun tarafından dostluk muamelesi gören ermiş insan demektir. Böyle bir mazhariyete ermişliğe de velilik anlamında "velayet" ve bu konudaki en üst payeye de "kutbiyet" denir.
Kamil manada velayet, kulun, nefis ve cismaniyet itibarıyla fena bulması, marifetullah, muhabbetullah, Hak müşahedesi ve esrar-ı uluhiyetin inkişafıyla "kurb" ufkuna ulaşıp yeni bir vücud-u cavidani kazanmasından ibarettir. Mağriplerin ayn-ı meşrık olduğu, hazanın bahara dönüştüğü, fenanın beka haline geldiği böyle bir zirveye ulaşmış hak eri nazarında, artık her şey O'nunla başlar, O'nunla biter; O'nunla doğar, O'nunla batar ve O'nun ziya-yı vücuduyla varlığa erer. Böyle bir müşahid, her şeyi O'na bağlaması ölçüsünde bütün varlığı daha bir farklı ve değişik duyar ve görüp hissettiği her nesnenin, gönlünde "kenzen" bilinen hakikatler hakikatine bağlı cereyan ettiğini daha bir engince müşahede eder; eder ve doğup batan sabahların-akşamların çehresinde, sürekli bize göz kırpıp duran pırıl pırıl göklerin derinliklerinde, her zaman bir başka türlü tüllenen mevsimlerin rengarenk güzelliklerinde, engin denizlerin mehib duruşlarında, ırmakların derin bir vuslat iştiyakıyla deryalara doğru çağıldayıp durmalarında, kuşların-kuşçukların çığlıklarında, koyunların-kuzuların meleyişlerinde kemmiyet ve keyfiyet üstü bir sezi ile hep O'ndan gelen ışıklarla irkilir, O'ndan gelip gönlüne boşalan manalarla ürperir. Derken müşahede ufkunda bütün suretler ve şekiller silinip gider de; o kendini, sadece O'nu görüyor, O'nu duyuyor, O'nu hissediyor gibi bir tefekkür ve zevk zemzemesi içinde bulur.

Böyle bir gönül erinde şevk, bütünüyle iştiyaka dönüşür; cezb, incizab halini alır; gaflet her türüyle zeval bulur ve her yanda nur-u Hak ayan olur. Akıl kalble el ele tutuşur ve varlık baştan başa okunan bir kitap rengine bürünür. İnsanı aldatan bütün yalancı mumlar bir bir söner ve her yana adeta semadan yıldızlar iner. Dünyeviliğiyle dünya fena bulur ve ötelere ait bir desenle yeniden kurulur. Zulmetler ard arda yırtılır ve bu yırtıklardan etrafa ışıklar fışkırır. Her varlık hak erine can olur, yoldaş olur.. ve gönül tek bir noktada aradığını hemen her şeyde bulur; bulur ve bütün vahşi yalnızlıklardan kurtulur. İşte böyle ruhani bir miraçla "üns billah"a ermiş bir saliki, Cenab-ı Hak göz açıp kapayıncaya kadar olsun nefsiyle baş başa bırakmaz; bırakmaz ve o artık, bütün benliğiyle "lillah", "livechillah" ufkuna müteveccih, Allah da sonsuz inayet ve riayetiyle onu koruyup kollamaktadır. Ne keder, ne tasa, her yanda üfül üfül vefa, onun gönlünde de köpük köpük uhrevi bir safa, her taraf bağ-ı cennet, o da bir firdevslik olarak: " - İyi biliniz ki evliyaullah için hiçbir korku yoktur; onlar asla tasa da yaşamazlar" (Yunus, 10/62) hısn-ı hasini içinde nefsani karanlıklardan uzak, rahmani nurlarla kuşatılmış ve -Hakk'a karşı mehafet ve mehabet hisleri mahfuz- sürekli öteden bişaret mesajları almakta ve bunlara tayyibatla mukabelede bulunmaktadır.

"Veliyyullah" veya "evliyaullah" dendiğinde, bundan "adaullah"ın karşılığı kabul edilen bütün mü'minler anlaşılsa da -ki aslında, Kur'an ve sünnette evliyaullah sözcüğüyle anlatılan da budur- tasavvufta veli tabirine yüklenen daha başka manalar da vardır. Sofilere göre veli, riyazet veya daha değişik mücahede yollarıyla, beden ve cismaniyetini aşıp, kalb ve ruhun hayat mertebesine, dolayısıyla da Hak yakınlığına ulaşan, derken şahsı adına fena bulup yeni bir mana ile bekaya eren Allah'ın hususi iltifat, ihsan ve teveccühlerine mazhar hak eri demektir. Böyle bir hak dostu, bu paye ile bulacağı her şeyi bulmuş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir ki artık o, fani ve zail şeyleri kendi çerçeveleriyle hiç mi hiç düşünmez. "Mal-menal varsın başkalarının olsun, bana Allah yeter" der ve masivaya karşı "min vechin" hep kapalı yaşar. Zannediyorum Nabi merhum da

Evliya male tenezzül mü eder?
Sıklet-i nasa tahammül mü eder?

şeklindeki sözleriyle bu hususu hatırlatmak istemişti. Zaten bir veli, Hakk'a tahsis-i nazarda ısrarlı olması, Hakk'ın da sürekli ona ihsan ve iltifatta bulunması itibarıyla, artık onun ağyara teveccühü asla söz konusu değildir.

Evliyaullah, hemen hepsi de birer kalb ve ruh insanı olmalarına rağmen meşrepleri, mezakları, mizaçları, mazhariyetleri, vazife ve misyonları itibarıyla ebrar, mukarrabin, ebdal, evtad, nüceba, nükeba, imam, gavs ve kutup gibi farklı ad ve unvanlarla yad edilirler. Ne var ki, nam ve nişanları ne olursa olsun, istidatlarıyla "mebsuten mütenasip" hemen hepsinin müşterek vasıfları; sıdk, emanet, ihlas, takva, vera, zühd, rıza, muhabbet, hilm ü silm, tevazu, mahviyet, tevbe, inabe, evbe, haşyet, mehafet.. gibi hususlardır. Ve bunlar, içlerindeki bir kısım meczuplar istisna edilecek olursa, hemen hepsi de bu esaslar çerçevesinde hareket etmektedirler.

Ebrar:
Ebrar; iyiler, hayra kilitlenmiş kimseler, riyazet ve ahlaki istikametle Hakk'a ermeye çalışan birr u takva erleri.. ve özleri-sözleri doğru, hayatlarını kılı kırk yararcasına yaşayan Hakk'ın sadık kulları demektir.

Ebrarın bir kısmı Hakk'a bağlılık, vefa ve O'nunla gönülden münasebet içinde bulunmanın yanında, sadece kendileriyle meşguldürler; her hamle ve hareketleri Allah rızası çizgisindedir ama, bu hamle ve hareketler şahsi kemalat yörüngelidir. Bunlar, ağları gerilmiş hemen her zaman, manevi füyuzat avlama peşindedirler; peşindedirler ve bazen kendilerinden de halktan da o kadar uzaklaşırlar ki, vahdet denizinin gaybi varidat dalgaları arasında istiğraktan dehşete, dehşetten hayrete sürekli gel-gitler yaşarlar da, görenler onları meczup sanır ve alaya alır. Ne var ki, Hak'la münasebetlerinin derinliği ne olursa olsun, bu çizgideki ebrar, zihinlerde hasıl ettikleri bulanıklıktan ötürü mukteda bih (uyulup örnek alınacak kimse) olamazlar.

Ebrarın diğer kesimi ise, her zaman Mişkat-ı Nübüvvetin ziyası altında hareket ettiklerinden, hep dengeli davranır, her hamle ve hareketlerini vahy-i semavi, kalb ve aklın vesayetinde planlar ve seslendirirler. Şer'i meseleleri doğru anlar ve iltibaslara meydan vermeyecek şekilde yorumlarlar. Eşyanın perdeönü ve perdearkasıyla alakalı mülahazalarında hep muvazeneyi korur, vecd u istiğrak halleriyle alakalı zuhurat ve ihsaslarını "usulü'd-din" prensipleriyle tashih eder ve istinbatlarını çevrelerine öyle sunarlar. Her zaman dünyayı, enbiyanın kriterleriyle değerlendirir, kalben ona karşı tavırlarını belli etmenin yanında, Hak güzelliklerinin meşheri, ilahi isimlerin tecelligahı ve ahiretin de tarlası olması itibarıyla da ona gereken ihtimamı göstermede kusur etmezler. Bunu yaparken de, bütün gayretleriyle Hak hoşnutluğu ve ebedi saadet arkasında dur-durak bilmeden sürekli koşarlar; koşar ve ömürlerinin saat, dakika ve saniyelerini, yedi-yetmiş-yedi yüz veren başaklara çevirerek hep peygamberane bir azim içinde bulunurlar. Her zaman, gözlerini kendi üzerlerinde hissettikleri kitlelere karşı birr ü takva örnekleri sergilerler. Her görüldükleri yerde birer işaretçi gibi O'nu hatırlatır, herkesi O'na yönlendirir ve O'nu gösterirler. Hasılı bunlar;

İşleri birr ü takva, düşleri birr ü takva,
Her zaman Hakk'a uyar ve halkı gözetirler.

Mukarrabin:
Mukarrabin; Allah'a yakınlıklarıyla ebrar-üstü kurb kahramanlarının unvanıdır. Bu ali unvan, peygamberler ve meleklerin önde gelenleri için de söz konusudur. Hakk'a yakınlık hususiyetiyle serfiraz bu talihliler, Hak yolunun mahir üstadları; hakikat meydanının "müşarun bi'l-benan" arslanları; yolculuklarını zirvelerde sürdüren üveyikler; seyr-i ruhaninin en önemli faslını bitirerek ikamete azmetmiş müsafirler; ulaştıkları ufkun varidatı adına görüp hissettikleri hakikatler sayesinde, faniyat u zailata "min vechin" gözlerini kapamış haremgah-ı ilahi mahremleri; heva ve heves çerilerini aşk u iştiyak ordularıyla hezimete uğratmış gönül süvarileri; beden ve cismaniyetlerini kalb ve ruhlarının terkisine bağlamış marifet erleri; fena çöllerini aşıp beka billah bahçelerine ulaşmış huzur sultanları; Hakk'ı yine Hak'la görme ufkuna ermiş müşahede ve mükaşefe kahramanları; Allah sevgisini tabiatlarının en belirgin rengi haline getirmiş aşıklar ve Allah tarafından sevildiklerini hissetmenin zevkiyle mest u mahmur maşuklar; " -O, onları sever, onlar da O'nu severler" iltifatının tam mazharı öyle yiğitlerdir ki, biz hepimiz, mevcudatın gerçek rengini onların irfan merceğiyle görür ve duyarız; eşyanın melekut yönünü de yine onların, varlığın çehresine saçtıkları nurlar ile müşahede ederiz.

Mukarrabinin sayılarıyla alakalı ehlullah arasında bazı rivayetler var ise de -ki bu rivayetlerden birinde bunlar kutubdan sonra üç yüz "ahyar", kırk "ebdal", dört "evtad" ve iki "imam"dan.. diğer bir rivayette ise, kutubdan sonra dört bin kişilik bir veliler ordusundan ibaret gösterilmiştir -bu rakamların hiçbirinde ittifak söz konusu değildir-. Adetleri ne olursa olsun, bu kurb kahramanlarının hemen hepsi de Hakk'ın en mükerrem ibadıdır ve meleklerle aynı ledünnilik ve aynı derinliği paylaşmaktadırlar.

Bazı sofilere göre, hemen her zaman var oldukları kabul edilen (dört bin) hak eri arasında şöyle bir silsile-i meratip söz konusudur: Bunlardan üç yüzü, hayra kilitlenmiş manasına "ahyar", kırkı manevi hayatı idarede izzet ve azametin perdedarı "ebdal" veya "büdela" yedisi salih amel ve ihlası tabiatlarının birer derinliği haline getirmeye muvaffak olmuş "ebrar".. farklı diğer bir tasnife göre ise: bunlardan bir kat daha Hakk'a yakın ve değişik ihsanlarla, iltifatlarla serfiraz, ama sayıları belli olmayan "mukarrabin" ki, bazıları bu unvana bağlı olarak, demir direkler ve sütunlar manasına gelen dört "evtad"ı, Hak katının soyluları ve seçkinleri anlamında olan "nüceba"yı; halkın umurunu görüp gözetenler diyebileceğimiz "nükeba"yı ve bütün bunların üstünde gavs ve kutbu zikrederler. Bazıları bunların hepsine birden "ricalü'l-gayb" der çıkarlar işin içinden.

Ebdal:
Ebdal; "bedil"in cem'i olup temiz, safderun, derviş adam manalarına gelen ve evliyaullahdan halkın işlerine nezaret etmeye mezun, ilahi icraatın perdedarları ve alkışçıları hakkında kullanılan bir tabirdir. Osmanlılarından evvel bu kelimeyi İranlılar, kalender, ışık insan, sofi yerinde kullanmışlardı. Sonra Babailiğe bağlı bir tarikatın adı oldu. Osmanlılar döneminde ise, fütursuzlukları ve pervasızlıkları itibarıyla bir kısım fütüvvet erleri bu ad ve bu unvanla anıldı. Tekye ve zaviyelerde ise ebdal sözcüğü, hep "ricalullah"ın unvanı olarak yad edilegeldi.

Biz, dilimizde, ebdalı "abdal" şeklinde kullandığımız gibi, bazen ahmak manasına "aptal" dediğimiz de olur. Tıpkı büdelaya bön ve ebleh manalarında "budala" dememiz gibi. Bazen de abdal şeklinde yanlış telaffuz ettiğimiz bu kelimenin sonuna bir "-lar" ilavesiyle "abdallar" deyiveririz.

Sofiyeye göre ebdal, velayet mertebesini ihraz ettiği halde, çok defa görünüp bilinmeden hayır işlerinde koşan hak erleri demektir.. ve bunlar, birbirinden farklı iki grup teşkil etmektedirler:

Birinci grup itibarıyla ebdal, bütün kötü hasletlerden sıyrılmış, mesavi-i ahlakını mehasin-i ahlaka çevirebilmiş ve her türlü şekavete karşı duran süeda zümresinin müdavimi olmuş hak erlerine,

İkinci grup itibarıyla da, üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi "evliyaullah"dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselere denir. Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, payeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir. Ebdaldan biri vefat edince ondan boşalan yer, hemen alt tabakadan biri ile doldurulur. Bunlardan herhangi biri, bir hizmet münasebetiyle yerinden ayrılmak istediğinde, ya dublesiyle ayrılır ve kendi olduğu yerde kalır veya kendi gider dublesini bedil olarak orada bırakır. Parapsikolojide, insanın perispirisi veya dublesiyle alakalı benzer şeyler nakledildiğini hatırlamakta yarar var... Konumuzun dışında olduğu için biz şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz.

Bazıları, evtad, iki imam ve kutbu bunlardan tamamen ayrı ve bir üst tabaka kabul ettiklerinden, ebdala hal ehli, ikincilere de makam sahibi nazarıyla bakmaktadırlar. Birincileri "seyr ilallah" yolcuları olarak görmekte, ikincileri de "seyr fillah", "seyr anillah" müntehileri farz etmektedirler.

Ebdalı yedi kabul edenlerin bir diğer mütalaaları da şöyledir:

Bu yedi zattan her biri ayrı bir iklimde ikametle, oradaki ilahi icraata nezaret eder; faaliyet-i Sübhaniye'yi alkışlar ve şuursuz varlıkların şuurdarane hareket ve aktivitelerinin şuurlu bir temsilcisi olarak Cenab-ı Hakk'a tayyibatla mukabelede bulunurlar. Sofilere göre, bu yedi zatın aynı zamanda belli birer makamı ve o makamlara göre de birer unvanları vardır: Birinci bedil, Hz. İbrahim Aleyhisselam'ın kalbinin aksi ve izdüşümü mahiyetindedir; unvanı da "Abdu'l-hayy"dır. İkincisi, Musa Aleyhisselam'ın kalbi hususiyetlerini haizdir, namı da "Abdu'l-alim"dir. Üçüncüsü, Harun Aleyhisselam'ın kalbine ayna durumundadır, hususi ismi de "Abdu'l-mürid"dir. Dördüncüsü İdris Aleyhisselam'ın kalbi özelliğini aksettirir ve "Abdu'l-kadir" namıyla anılır. Beşincisi, Yusuf Aleyhisselam'ın kalbiyle mürtebittir ve "Abdu'l-kahir" unvanıyla meşhurdur. Altıncısı, İsa Aleyhisselam'ın kalbi muhtevasına bağlıdır, o da bu mazhariyetiyle alakalı "Abdu's-semi" unvanıyla yad edilmektedir. Yedincisi, adem Aleyhisselam'ın kalbi üzerinedir; "Abdu'l-basir" namıyla bilinmektedir. Bu tespitlerin hiçbiri, ayat-ı Kur'aniye veya sünnetle müeyyed olmayıp, ehl-i keşfin müşahedesiyle sabit ve yoruma açık hususlardandır; bu itibarla da, herkesin kabul etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Ancak, vazife, konum, mazhariyet ve unvan ne olursa olsun, ehlullah silsilesinde bulunanların hemen hepsi "arif-i billah", Hak tarafından müeyyed ve musaffa kalbleri, müzekka nefisleriyle de her zaman ilahi esrara açık kimselerdir.

Ebdal unvanı altında ricalullahın yer ve vazifeleriyle alakalı diğer bir tevcih de şöyledir:

Bunların üç yüzü adem nebinin kalbi, kırkı Hazreti Musa'nın kalbi, yedisi Hz. İbrahim'in kalbi, beşi Cibril-i Emin'in sinesi, üçü Mikail Aleyhisselam'ın sinesi, biri, birincisi ve velayet-i kübra temsilcisi olanı da Hz. Ruh-u Seyyidi'l-Enam'ın kalbi üzerinedir ve O'nun aynasıdır. Bunlardan en sonuncusu vefat edince, üsttekilerden biriyle; onlardan biri ölünce de daha yukarıdan bir başkasıyla meydana gelen boşluklar doldurulur ve mevcut adet yeniden tamamlanmış olur.

Ebdalın sayılarıyla alakalı rivayetler farklı farklı olduğu gibi, ikamet ettikleri yerler ve yad edildikleri adlar, unvanlar da oldukça birbirinden farklıdır. Ricalullah arasında böyle bir sınıfın mevcudiyetiyle alakalı, yirmi kadar hadis vardır ve özet olarak bu hadislerde, onların şu mazhariyet ve mümeyyiz vasıfları anlatılmaktadır: Ebdalın yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Hak yağmur yağdırır.. düşmanlarına karşı mü'minlere yardım eder.. ve onlardan belaları def ü ref eyler. Ebdal, yerküre için manevi bir cazibe merkezi gibidir, Allah esbab-ı manevi planında onlarla arzı yörüngesinde durdurur.. Cenab-ı Hak onların hürmetine başkalarını da rızıklandırır..

Ebdal, kendilerine haksızlık yapanları affeder, kötülük edenlere iyilikte bulunur.. sehavet ve semahatle hep Cennet yolunda yürür. Kalb selameti onların baş şiarıdır ve onlar her zaman Müslümanlara hayırhahlıkta bulunurlar. Dünyaya karşı asla hırs göstermezler.. ve düşmanlarıyla bile niza ve cidale girmezler. Konuşurken, her zaman mübalağadan uzak durur ve itidali temsil ederler. Bid'atlerden kaçınır, ibadetlerinde de ifrat ve tefrite düşmezler. Seviyeleri ne olursa olsun asla kendilerini beğenmezler. Kazaya rıza, haramlara karşı tavizsiz davranma ve Cenab-ı Hakk'a karşı da fevkalade bir gayret ve saygı içinde bulunma.. ve ne olursa olsun kimseyi lanetlememe ebdalın en önemli hususiyetleri olarak zikredilmektedir.

İbn Teymiye ve İbn Kayyim gibi hadisçiler, ebdalla alakalı hadislerin bütününü mevzu görerek reddetmişlerdir. İmam-ı Suyuti, konuyla alakalı rivayetler birbirini takviye ettiğinden, bu hadislerin manevi tevatür derecesine yükselebileceği mülahazasıyla mevzuya farklı bakmıştır. Hafız Sehavi ise, kendince orta bir yol takip ederek, konuyla alakalı rivayetlerin hemen hepsinin zayıf olduğunu söylemiş ve mülahaza dairesini açık bırakmıştır. Konu bu kadar karmaşıklaşınca, herhalde bize de "Her şeyin doğrusunu Allah bilir." deyip sükut etmek düşecektir...

Ebdal kelimesine yakın diğer bir tabir de "büdela" sözcüğüdür. Türkçede galat olarak "ebdal"ı "aptal"şeklinde kullandığımız gibi "büdela"yı da "budala" yaptığımıza daha önce işaret etmiştik..

Bedel'in çoğulu olan "büdela", sofiler arasında ricalullahtan yedi önemli kimsenin müşterek unvan-ı mahsusu olarak bilinmektedir. Bunlar, yerinde tayy-ı mekan eder ve yerinde de nuraniyet sırrıyla bir anda farklı bölgelerde bulunabilirler. Bu intikal ve bulunuşlar dublelerin ve misali vücudların aksi mi, yoksa, bizzat vücudun "tayy-ı mekan" etmesi mi?. konu net değildir. Aslında, bazen büdela, kendileri bile böyle esrarlı bir intikalin farkına varamayabilirler. Fütühat-ı Mekkiyye sahibi büdelayı yediler diye kaydeder ve yaklaşık olarak şu mütalaada bulunur: büdela, yedi ayrı iklimde Cenab-ı Hakk'ın icraatının nezaretçileridirler. Bunlar, Cenab-ı Hakk'ın şuunat-ı Sübhaniyesini temaşa eder ve insan ufku itibarıyla hem o icraata perdedar görünürler hem de alkışlarlar. Bunların hepsi üveysiyyü'l-meşrebdir; dolayısıyla da herhangi bir pirin daire-i irşadına girmeleri söz konusu değildir. (Devam Edecek)