Şubat 2002 · s. 32 · 7 dakikalık okuma
Vefatının 155. Yılında DEDE EFENDİ ve "Öz Musikimiz"
Ahmet Ertuğrul · Dr. · Biyografi

Ey saruban zimamı çek semt-i kur-i yare
Virane dilde zira yer kalmadı karare
Ey saruban-ı müşfik sen olmadın mı aşık
Aheste revlik etme rahmeyleyip bu zare
Sarı Abdullah Efendi
Milletlerin birlik ve bütünlüğünü oluşturan temel kültür değerlerinden biri de musikidir. Bir milletin iç dünyasını saf ve açık olarak yansıtma özelliğine sahip bir anlatım formu olan musiki, milletin ulaştığı zevki, estetiği ve olgunluğu da temsil eder. Milli şairimiz Yahya Kemal, “Itri” şiirinde:
O deha öyle toplamış ki bizi
Yedi yüz yıl süren hikayemizi
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan
mısralarıyla musikinin “millet olma şuuru” üzerindeki etkisini dile getirmiştir. Şaire göre musiki bütün bir tarihimizin, zaferlerimizin ve şevkimizin ifadesidir:
Musikide bir taraftan din,
Bir taraftan bütün hayat akmış;
Her taraftan, Boğaz, o şehrayin,
Mavi Tunca’yla gür Fırat akmış.
Nice seslerle, gök ve yerlerimiz,
Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz,
Bize benzer o kainat akmış.
Bizi biz yapan ve beraberliğimizin, ortak zevk ve heyecanlarımızın terennümü olan musikimiz, bir yönüyle medeniyetimizin de sesidir. Taşın bir kaneviçe gibi işlenmesi, bir moloz yığınından çıkan bir minber süsü ve sözlükte cansız duran kelimelerden ortaya çıkan ahenkli bir şiir gibi, musiki de eşyaya ve tabiata hükmetmedeki ustalığın bir neticesi olarak karşımıza çıkar.
Benliğimizi oluşturan ve üzerinde yaşadığımız coğrafyayı yurt, vatan haline getiren bu kültürel değerleri bilmek, öğrenmek ve yeni terkiplerle geliştirmek esas görevlerimiz arasında olmalıdır. Büyük ustaları tanımak, bu milletin dili, kültürü, mimarisi, musikisi ve irfanı üzerinde kafa yormuş, ömür çürütmüş gönül erlerini anmak ise herşeyden önce bir vefa ve sadakat duygusunun göstergesidir.
Bundan tam 155 yıl önce, 29 Kasım 1846 tarihinde vefat eden Dede Efendi’yi işte bu duygu ve düşünceler etrafında anmak istiyoruz.
İsmail Dede Efendi, 9 Ocak 1778 tarihinde İstanbul’un Şehzadebaşı semtinde doğmuştur. Onu musikişinaslar genellikle; “Dede Efendi” veya sadece “Dede” isimleriyle anmışlardır. Dede, XV. yüzyıl bestekarı ve nazariyatçısı Abdülkadir Meraği ve XVII. yüzyıl bestekarı Mustafa Itri Efendi’den sonraki en büyük sanatçıdır. Ayrıca bu klasik geleneğin de son temsilcisidir. Dede Efendi, Kurban Bayramı'nın birinci günü doğduğu için kendisine “İsmail” adı verilmiştir. Babası Rumelili bir Türk olan Süleyman Ağa, önce Şehzadebaşı’ndaki Acemoğlu hamamını satın almış ve işletmiştir. Daha sonra da burayı satarak Altımermer’de, Kurusebil mahallesindeki Çavuş Hamamı’nı satın almıştır. Ailenin hamam işletmesiyle uğraşması sebebiyle Dede, “hamamizade” ünvanıyla anılmıştır.
Dede’nin kabiliyeti ve musikiye meyli daha ilk tahsil yıllarında ortaya çıkmıştır. Ali Paşa Camii yakınındaki Çamaşırcı Sıbyan Mektebi’ne devam ettiği yıllarda, sesinin güzelliğinden dolayı “ilahicibaşı” olmuştur. Henüz çocuk yaşta iken bestekar Uncuzade Mehmed Emin Efendi’nin dikkatini çekmiş ve onun evinde meşke başlamıştır. Üstadının desteğiyle Başmuhasebe kaleminde katip muavinliğiyle ilk devlet görevine başlayan Dede, yedi yıl kadar bu görevde kalmıştır. Bu sırada Yenikapı Mevlevihanesi’ne de devam etmiş ve postnişin Ali Nutki Dede’nin derslerini takip etmiştir. 1798’de memuriyetten ayrılan Dede 1797 yılında 1001 günlük çileye girmiş ve artık bu çevrede musiki hayatını devam ettirmiştir. Musikişinas Ali Nutki Dede ile onun kardeşi Abdülbaki Dede’den musiki bilgisi konusunda istifade eden İsmail Dede, ney üflemesini de yine bu yıllarda öğrenmiştir. Onun henüz çilehanede iken bestelediği; “Zülfündedir benim bahtuı siyahım” buselik şarkısının ünü, III. Selim’e kadar gitmiştir. Padişah çok beğendiği bu şarkının bestekarını saraya davet etmiş ve böylece Dede Efendi, saraya intisap etmiştir. 1800 yılında çilesini tamamlayan Derviş İsmail, artık “Dede” ünvanını almış ve bundan sonra da saray fasıllarına hanende olarak katılarak “Murakıbuı Şehriyari” görevine tayin edilmiştir.
Dede Efendi’nin eserlerinde, sanatçının hüzünlü anlarını ve kederlerini bulmak mümkündür. Şeyhi Ali Nutki Dede’yi ve ardından üç yaşındaki oğlunu kaybeden İsmail Dede, “Bir gonceufemin yaresi vardır ciğerimde” güfteli Bayati murabbaını bu acıyla bestelemiştir. Bundan üç yıl sonra annesini ve ardından ikinci oğlu Mustafa’yı kaybeden Dede Efendi, sosyal çalkantılar ve Kabakçı Mustafa isyanının da etkisiyle inzivaya çekilmiş ve yeni eserlerle meşgul olmuştur. Dede’nin Saba ayin’i ve Neva ayin’i şaheserleri bu dönemin eserleridir. Padişahın isteği üzerine Suruı Hümayun’u ve ardından asıl isteği olan ünlü Saba Buselik ayinini besteler.
Dede Efendi sarayda “Musahib” ve “Müezzinbaşılık” görevlerinde de bulunmuştur. III. Selim’den sonra da saraydaki görevlerine devam eden İsmail Dede Efendi’nin saray hayatı, kısa aralıklarla I. Abdülmecid dönemine kadar sürmüştür. Ancak İstanbul’daki ve hususen saraydaki hızlı ve baş döndürücü değişime ayak uyduramayan İsmail Dede Efendi, Hacc'a gitmeye karar vererek buradan ayrılmıştır. Bu dönem Türk musikisi gelenekten koparak hızla Batı müziğinin tesirine girmiştir. Esasen Dede’nin İstanbul’dan ayrılmak istemesinin ardında, bu “zevksizlik” ve “yabancı taklitçiliği” anlayışına tepki göstermesi yatmaktadır. Nitekim Dede’nin Hacc'a gitmeden önce, “artık bu oyunun tadı kalmadı” dediği rivayet edilmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Dede’nin bu sözünü şöyle yorumlamaktadır : “Artık bu oyunun tadı kalmadı. Bu, sade efendisini kendisine layık görmeyen saray adamının sözü değildir. Daha ziyade bir alemin tükendiğini, bir zevkin, bir anlayışın, bir yaşama tarzının sona erdiğini ilandır. İkinci Mahmud devrinin musiki zevkini idare eden, eğlence modalarını o kadar zevkle ve cömertçe tanzim eden, cemiyetteki sınıf zevklerini birleştiren adam birdenbire alafrangalaşan devri ve Saray’ı kendisine yabancı bulur.” (Yaşadığım Gibi, s. 350)
Dede Efendi’nin İstanbul’dan ayrılmasında ve artık “kültürel soğumanın” başladığını ima etmesinde, zorakilikler de etkili olmuştur. Özellikle sanatçının biraz modernizm etkisi taşıyan “Karuı Nev” ve “Yine Bir Gülnihal” gibi besteleri, bir mecburiyet hali sergilemektedir. Ne yazık ki Dede Efendi’yi pek çok kimse bu eserleriyle tanıyor. “Yine Bir Gülnihal”, Dede’nin III. Selim’in yeniliklerini daha da ileriye götüren II. Mahmud’un, Saray Bandosu (Mızıkaui Hümayun) hocası İtalyan bestecilerden öğrendiği Batı temposunun etkilerini taşımaktadır. Bu eser, güzel olmakla birlikte, sanatçının asıl karakterini ve tarzını yansıtmamaktadır. Kim bilir, Dede Efendi belki de yozlaşan ve gitgide bütün bir toplumu önüne katarak kendisine benzeten bir “başkalaşma”dan kaçmıştı.
Klasik Türk Musikisi'nin son büyük temsilcisi İsmail Dede Efendi, 29 Kasım 1846 tarihinde koleraya tutulmuş ve Mina’da vefat etmiştir. Takvimler Kurban Bayramı'nın birinci gününü, yani sanatçının doğum gününü göstermektedir. Dede Efendi, Peygamber Efendimiz (sas)'in muhterem ve mualla zevceleri Hz. Hatice’nin ayak ucuna gömülmüştür.
Beşyüzden fazla beste yapma başarısını gösteren Dede’nin günümüze ancak üçyüze yakın bestesi ulaşabilmiştir. Dede, ArabanuKürdi, HicazuBuselik, SabauBuselik, Nevueser, Sultaniuyegah makamlarını icat etmiş ve onları ilk kez kullanmıştır. Hammamizade İsmail Dede’nin fazla sayıda olmamakla beraber Türkçe ve Farsça şiirleri de bulunmaktadır. Dede’nin en önemli eseri, günümüzde de mevlevihanelerdeki sema törenlerinde okunan ünlü Hüzzam Mevlevi Ayini’dir. 1833 yılında tamamlanan bu eser, Mevlana’yı anma haftalarında ve konserlerde sık sık okunmaktadır. Türk musikisinde önemli ilklere imza atan Dede Efendi, Tanpınar’ın deyimiyle, “bir inkırazı, çöküşü, muhteşem bir zafer yapan deha”dır. O, Osmanlı Devleti’nin hemen her alanda çökmeye ve dağılmaya yüz tuttuğu bir devirde, topyekun değişme ve yenileşme anlayışına karşı, hiç olmazsa bir cephede karşı koyarak direnmeye çalışmıştır. Ancak yine de Dede’nin bazı eserlerinde Batı müziğinin etkilerine rastlanır. O’nun, tabii insan sesine verdiği önem, dini musiki ile lirik musikiyi biribirinden ayırt etmeden aynı seviyede oluşturması, eserlerinde makam geçişlerini ustalıkla gerçekleştirmesi ve milli motiflere, halk sanatına daima açık olması sanatçılığının başlıca yönleridir. Dede tekke çevresinde yetişmiş bir derviş olmakla birlikte, saray tarafından da itibar gösterilen bir sanatçıdır. Bir yandan Mevlevi musikisi, diğer yandan sarayın kapısını sonuna kadar açtığı Batı musikisi, Dede’nin hayatını doldurur. Gerek Rumelili bir aileden gelmiş olması gerekse halk zevkini yakından bilmesi, onun sanatının bütününü etkileyen milli bir anlayışı ortaya çıkarmıştır. Ayinden köçekçeye kadar pekçok eser ortaya koymuş olan İsmail Dede Efendi, geleneksel kalıplar içerisinde ferdi bir sese ulaşabilmiş nadir sanatçılardandır.
Onun son bestesi, Kabe’yi tavaf sırasında büyük bir duygu seline kapılarak ubelki hep içinden söylediğiu güftesi Yunus Emre’ye ait olan o meşhur ilahi’dir:
Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk’a giderler
Gönül Kabe’sini tavaf ederler
Muhammed’in kusu çalınır bunda
Ol sultanın demi sürülür bunda
Sözlerimize büyük şairimiz Yahya Kemal’in “İsmail Dede’nin Kainatı” adlı gazeliyle son verelim :
İsmail Dede’nin Kainatı
Mesnevi şevkını eflake çıkarmış nayız
Haşredek hemunefesui Hazretui Mevlanayız
Sine surahubeusurah kanat vecdinden
Teşneui zevkui ezel lebubeulebui sahbayız
Şebui lahutda manzumeui ecram gibi
Lafzuı bişnev’le doğan debdebeui manayız
Meyi peymaneubeupeymane döken sakiden
Yine peymane diler neşveui serutaupayız
Şemsui Tebriz hevasıyle sema’ üzre Kemal
Dahilui daireui bal ü perui Monlayız
Dede İsmail Efendi’yi bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyoruz.
KAYNAKLAR
- Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah y. utarihsizu, İstanbul.
- Beşir Ayvazoğlu, Geçmişi Yeniden Kurmak, “Dede Efendi’nin Hayatı”, Kubbealtı Y., İst. 1987, s. 140u147.
- Çinuçen Tanrıkorur, Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler, Ötüken Y., İst., 1998, s.309.
- Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. V, Dergah y. İst. 1982.
- Yahya Kemal, Eski Şiirin Rüzgarıyle, 2. bs. İst. 1974, s.93.
- Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, 6.bs., İst., 1983, s.17u19.
- Yılmaz Öztuna, Türk Musikisi Ansiklopedisi, c.I, Ast. 1969.