Sızıntı Arşivi

Eylül 1990 · s. 366 · 4 dakikalık okuma

Varlığın Sırlı Ahengi

Cemal Doğan · Edebiyat

Hakikate ermek için: “Ve Rabbine rağbet et” (O’nun rızasını, O’nun sevgisini kazanmaya çalış, yalnız O’nu arzu et, yalnız O’ndan um) (İNŞİRAH-8)

Hakikat, insanın en bü­yük ve değişmez tek ihti­yacıdır. İnsanlık var olduk­ça hakikati aramak hiç bit­meyecektir. Hakikate varan yolda, Hak ölçüler olma­dan elde edilen bütün varış­lar hayâldir.

Var olmanın sırrını ya­kalayabilen insan ancak ha­kikatle kucaklaşır, ötelerin sırlı dünyasına girer ve rağbeti “Rabbine” olur.

Var olmanın zevkli sır­rını yakalayamayan talih­sizler ise, hayatları boyunca kendi kendilerini kemirip dururlar.

Bâtıl düşünce yapısı içinde hakikatin sırlı ve zevk­li dünyasına muttali olama­yan, düştükleri ruh psiko­zu ile acınacak hale gelmiş bu tiplere çokça raslamak mümkündür. Şüpheci, ka­ramsar ve bariz bir ateist olan J.P. Sartre’de bu acına­cak hal, “İnsanın, durumu trajik ve anlamsız” demek suretiyle safsataya dönüşür. Bu hal Stoa felsefesinin hocası sayılan Zenon gibi­lerde ise “Karnı doyan bir insanın sofradan kalkmaya nasıl hakkı varsa ve kalkarsa aynı şekilde bu hayattan da kendini çekebilir” şek­linde tezahür eder ve varlı­ğın zevkli sırrını yakalaya­madığından intihar ederek hayatına son verir.” Pozitif felsefenin kurucusu, büyük ve dahi filozof diye nesil­lere yutturulan ve bugünkü maddecilerin, materyalistle­rin hocası A. Comte ise, Allah’ı inkâr ettiği halde, ibadet etme duygusunu tat­min için hasta bir kadına tapar. Bu ruh sefaleti içinde çok sevdiği hasta kadın Clotilde’nin masası Önünde diz çökmüş, ona İbadet ederken ölür. Varlığın kendine has zevkli ve sırlı neşvesini tada­mayan Nietzsche gibiler ise, yakalandıkları cinnet kıska­cında “İnsanlar zâlim olun” “Zayıfları öldürmeli, güçlü­ler rahat etsin” gibi sadistçe düşüncelerle hayatını sürdü­rüp, sonunda başkalarının yardımına muhtaç hale dü­şen tipik delilerdir. Hippili­ğin mucidi sayılan Epikür’den “öldükten sonra diril­meye inanmaktansa istiridye olarak kalmayı tercih ede­rim” diyen muhakemeden yoksun G.Berkeley’e, “ölüm korkusunu yenmek için iki yol vardır, intihar ve de­lilik” diyen A.Schopenhauer’den, insanlığı şehvet gayyasına yuvarlayıp orada boğan Freud’a kadar, varlığın zevkli sırrını yakalama­yan ve insanlığa kapkaranlık bir dünya hediye eden daha bir sürü batılı bâtıl düşünce adamları ya da tipik deliler mevcuttur. Bu câhil ve mu­hakeme yoksulu insanlar, yaşadıkları hayatın sırrına eremediklerinden arkaların­dan giden milyonlarca İnsanı de kendileri gibi ruh sefa­leti, mizaç inhirafı içinde bırakmışlardır. Mizaç inhira­fının verdiği ruh sefaletin­den gelen bu kriterlerle bazı septistler “Var olmanın doğurduğu sıkıntıdan” bahsetseler bile, “Varlık” ken­dine has zevkli neşvesiyle inançlı insanların gönülle­rinde taht kurmasını bildi. Varlığın sırrına biraz olsun muttali olan Filozof Marcel “İnançla var olur insan” der; ne kadar doğru... Ne yandan bakarsak bakalım “var olmak” ateş ve barut yığınları altında savaşan in­sanda bile aşk derecesinde­dir. Var olmanın gerçek sırrını bize öğreten Ga­ye İnsanının (sav) dilinden öğrendiğimiz Kudsi hadis, varlığın sırrını açıklama yö­nünden ne kadar manidar­dır. “Bilinmez bir hazine idim, bilinmeyi murat ettim ve âlemleri yarattım”. Var olmanın sırrı “Vahdet”tedir. O’nsun oluş, olmayı­şın tâ kendisidir. Bütün mesele “hikmete müstenid konmuş” perdelerin arkasını görebilmektir. Bunu ancak “İrfan emaneti”ni en iyi kullanıp “Marifetullah” ufkunu yakalayabilenler başarmışlardır. El­bette ki, “herşeyi maddeyle değerlendiren materyalistler; ekonomi olmazsa hayat ol­maz diyen Kapitalistler; İnanmaktansa hay­van olarak kalmayı yeğleyen Ateistler bu ufka ulaşmayı başarmayacaklardır.

Varlığı, varlığın sırrına muttali olan Mevlâna İkbâl gibi tarif etmek gerekir, “Öl­mek, yaşamak İtibari şeylerdir. Ölmeyen diri, Hakk’dır, Hakk ile yaşamak mutlak hayattır”... Varlık, “Kışta gelmişin beyanı içinde ise”“Hayat, Hakk’a şahidlik yapmanın diğer adı”dır, diye mânâsını bulur.

Varlığın gerçek çehresini anlamanın verdiği zevkle kendinden geçen Sâdi İse; “eteğini düşmanın kanına bulaştıracağına, insanlığın etrafında pervane gibi dolaştır” demek suretiyle yaratılanın nasıl Yaradan hesabına sevilebileceğinin yolunu gösterir. Dâhhak ise, varlık yolunun ölümsüzlük yolu olduğunu ifade ederken der ki;”İnsan, ancak insanlık ufkunda var olduğunu düşü­nerek yaşadığı hayatta—yaşadım—diyebi­lir. Ve varlığını yaşadığı nispettedir ki, kabiliyetleri gelişecek ve ötelerin ötesin­de, sermedi manzaralardan haz duymaktan dolayı ölümsüzlüğe erecektir.”

Ebedi varlığa ermek ne hoş, binbir badire de olsa yaşamak ne kadar zevkli... Varlıktan şikâyet etmek... Aman Allah’ım, bu ne çılgınlık, ne affedilmez bir kabahat, ne korkunç bir cinnet... Var olmanın sırrı­nı yakalayabilenlerdir ki; bütün hayatları boyunca “Rağbetlerini Rablerine” yönelt­mişlerdir. Ne mutlu o kimselere ki, bütün rağbetlerin akla, felsefeye ve bilmem daha nice içinden çıkılmaz ekollere olduğu dö­nemde “Rağbetini Rabbine” yapanlara...

Ve ey perde arkasında gizlenen hakikat­ler... Korkun.. O perdeleri aralayıp var olu­şun sırrını yakaladıktan sonra, O’nu insanlı­ğa sunacak ışık ordusu “KUDSİ’ler geliyor...

FENA ve BEKA

Yerleşse kalbe Kur’ânî bakış

Anlam kazanır gözde her nakış

Bir kitap harfi olur her varlık

Her yanda Allah görülür artık

Gönle doğunca rahmani niyyet

Her iş özünde bulur nurâniyyet

Şu fâni nefse mâlik değiliz

Yektir Allah zâtına cahiliz

Ölüm kesin ölüm bil ki haktır

Ebedi bir âlem doğacaktır.

Hakk’ı bulmaya ölçüdür benlik

Kârlıyız onu Allah’a verdik.

Zan dolu vehim dolu şu “ene”

Hüvel Hakk hüvel Baki desene.

M. Garib.