Sızıntı Arşivi

Aralık 2003 · s. 546 · 8 dakikalık okuma

Varidat ve Mevhibe

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Varidat ve Mevhibe
Bağış, ihsan, hak vergisi ve ekstra ilahi lütuflar manasına gelen mevhibe; kalbe gelen, içe doğan ve insanın gönlüne tulu eden varid -biz bunu daha ziyade çoğul olarak "varidat" şeklinde kullanırız- tasavvufçulara göre, yoldakilere Cenab-ı Hakk'ın özel bir teveccühü, bir iltifatı, bir atiyyesi ve bazı ahvalde hususi bir tenvir ve irşadıdır ki, buna, hak yolcularının her şeyi doğru görüp doğru değerlendirmeleri için zaman zaman onların iç dünyalarında tecelli eden "envar-ı sıfat" veya "envar-ı esma" demek de mümkündür.
Başta peygamberan-ı izam, sonra bütün evliya, asfiya hatta bir kısım küçük veliler dahi yerinde bu kabil varidata mazhar olabilirler. Ne var ki, enbiya-i izama varid olan bu tür varidatın, ilham olsun, vahy-i gayr-i metlüv olsun, Allah'tan geldiği kat'idir; nefis ve şeytanın karışması, karıştırması da asla söz konusu değildir; bu itibarla da, bağlayıcıdır ve hüccettir. Nebilerin dışındakilere gelince onlar, böyle bir teminatı haiz olmadıklarından ilham, mevhibe ve varidatlarının muteber sayılması, Kitap ve Sünnet mizanlarıyla tartılıp test edilmelerine bağlanmıştır. Ayrıca, bu kabil mevhibe ve varidlerin ilzam edici ve bağlayıcı bir yanı da yoktur.
Lügat itibarıyla mevhibe ve varidat arasında, yukarıda da işaret edildiği gibi açık bir fark bulunmasına rağmen, sofiye bunları çok defa aynı anlamda kullanmış ve her ikisiyle de, içe doğan ve kalbe gelen ilham esintilerini kastetmişlerdir. Gerçi, bazen bu kelimelerle insan derununda beliren sevinç-hüzün, inşirah-inkisar ve kabz u bast hislerinin kastedildiği de olmuştur; ama, çoğunluğun görüşü, onların yukarıdaki yorumlar çerçevesinde, teemmülsüz ve insan iradesine iktiran etmeyen ilahi esintiler anlamına geldiği istikametindedir. Evet, mevhibe de, varidat da, göz ve kulakların tavassutu söz konusu olmadan, Hakk'ın mükerrem kullarının kalbine atılan öyle bir ilahi armağan ve Hak teveccühüdür ki, hiçbir zaman onu akıl, mantık ve muhakeme ile kavramak mümkün değildir.
Böyle bir tecelli bazen kulun teveccühünün önüne geçer; bazen de ciddi bir im'an-ı nazar ve kararlı bir konsantrasyonu takip eder; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusudur. Ancak bir kudsi hadiste, şart-ı adi planında kulun cehdi önde gösterilerek " - Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım." buyurulmaktadır ki, bu da Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaktadır. "Müridden gayret, mürşidden nefes." sözü farklı bir dairede buna iyi bir örnek; "Virdin inkıtaı, varidin kesilmesine sebeptir." beyanı ise Hak'la münasebetlerimizde kulak ardı edemeyeceğimiz ciddi bir tenbihtir. Evet, yağmur duası rahmetin gelmesine vesile olduğu gibi vird ü zikir de baran-ı varidatın en önemli sebeplerinden sayılmıştır; evet, "Çocuk ağlamazsa meme vermezler." kabilinden, insan da ah u enin etmezse gök kapıları ona açılmaz. İnsanların Hakk'a teveccühlerinde herhangi bir beklentiye girmemeleri, O'na karşı saygılarının gereği ve amelde muhlis olmanın da iktizasıdır. Ancak, Cenab-ı Hak, iltifat ve teveccühlerini şöyle veya böyle kullarının kendisine yönelmesine bağlamışsa, o zaman bütün mevhibe ve varidlerin sihirli anahtarı da işte böyle bir teveccüh olsa gerek..
Allah'tan gelen bütün mevhibe ve varidler hep ekstra lütuf dalga boyludur; ama, "Herkesin istidadına vabestedir asar-ı feyzi / Ebr-i nisandan sadef dürdane, ef'i semm kapar." (Anonim) fehvasınca Kelam sıfat-ı sübhaniyesinden gelen varidler de, ister mütemadi esintiler şeklinde olsun, ister tecelli-i berki suretinde, şahısların donanım farklılığına, ihlas ve samimiyet derinliklerine göre değişik şekilde zuhur ederler.
Varidat ve mevhibe bazen hiç beklenmedik bir anda ansızın kalbe geliverir. İfade edeceğini ifade eder ve sonra da zail olur. Bazen de salikin, üzerinde durduğu, sürekli meşgul olduğu herhangi bir hususla alakalı, değişik sinyal ve emareler eşliğinde belirir. İster öyle-ister böyle, Şer'-i şerife muvafık her varid, bir maide-i semaviye, bir ilahi armağan, bir irşaddır ve mutlaka temkinle değerlendirilmeli ve hafife de alınmamalıdır.
Aslında, Allah, kullarını iyi-kötü, güzel-çirkin, tatlı-acı, sevinç-keder, inkıbaz-inşirah... gibi konularda önceden bir kısım varidlerle haberdar eder, belli bir üslupla onları teyakkuza çağırır; konum ve sorumluluklarına göre onlara bazen şahısları adına, bazen de çevreleri hesabına sinyaller verir, gönüllerini uyarır; kazasına karşı atasına sığınma yollarını gösterir ve anlayanları atasıyla mükafatlandırarak onların şükran hislerini şahlandırır; dahası bazen böylelerine ferdi ve içtimai problemlerinin çözümüyle alakalı alternatif formüller ilham ederek içinde bulundukları sıkıntılardan sıyrılma yollarını gösterir, basiretli kullarını "cebr-i lütfi" selamet sahillerine sevk eder. Bazen de mükerrem ibadına bu kabil sürpriz varidatıyla huzurunu duyurur ve her zaman onları görüp gözettiği ihsasında bulunur.
Ne var ki, bazen, yoldakilerin gönlüne bu tür ilham esintilerinin yanında değişik şeytani ve nefsani varidlerin (ilkaat-ı şeytaniye) zuhur ettiği de olur ki, henüz akı-karayı birbirinden tefrik edemeyen veya sapı-samanı birbirine karıştıran mübtediler için bu durum çok tehlikelidir. Böyleleri çok defa plastize bir kısım şeytani nefesleri rahmani soluklar sanabilirler.
Hakiki insan olmayı harikuladeliklerde gören, herkesten farklı ve faik görünme gibi lüksleri bulunan çocuk-meşrep kimseler ekseriya bu kabil şeylere açık olduklarından, hatta bazıları itibarıyla hırslı bir beklenti içinde bulunduklarından, şeytan, böylelerine bir-iki doğruya yakın ilkaatı birer yem olarak kullanmak suretiyle, yüzlerce batılı hak gösterebilir ve ömür boyu böylelerini değişik yalanları arkasından koşturabilir. Bu konuda aldanmamanın biricik yolu, Sahib-i risaletin vesayeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan, keramet ve zevk-i ruhani dahi olsa Hakk'a kullukta fevkalade beklentilere girmemekten geçer.
Bazıları, ilahi varid ve meleki mevhibeleri, -vah- yin bidayetinde Efendimiz'de görüldüğü gibi- beraberinde bir üşüme ve titreme halinin hasıl olacağı ve onu da ruhani bir haz ve itminanın takip edeceği; aksine şeytani varidlerin de, her zaman bir şaşkınlık, bir telaş ve bir aşağılık hissiyle sonuçlanacağı şeklinde, bunları bir kısım emarelere bağlamış iseler de, bunun her zaman böyle cereyan edeceğini söylemek çok zordur. Bu itibarla da bize, Allah'la münasebetlerimizi hiçbir zaman bu kabil mazhariyetlere bağlamamak, kulluğumuza mukabil O'na karşı alacaklılar gibi davranmamak, aksine derin bir ubudiyet şuuruyla hemen her zaman verecekliler gibi hareket etmek; hayatımızı Kitap-Sünnet çerçevesinde sürdürmeyi O'nun bize en büyük mevhibe ve varidi saymak ve fevkaladeden zuhurat yerine, Hak rızasını esas almak düşer.
Aslında, esma ve sıfat-ı sübhaniyeden esip gelen her varid, bizde vefa ve samimiyet duygusunu pekiştirmeye matuf özel bir iltifat, bir teveccüh ve bir tenbih manasınadır. Böyle bir iltifat ve teveccühle hak yolcusu bütün bütün O'na yönelir, sadece O'nu diler ve O'nun hoşnutluğunu arar ki, bir manada ilahi mevhibe ve varidlerin yaptığı da/yapacağı da işte budur: Her varid, beklenmedik bir anda sürprizler yaparak kalbe vürud eder. Faniyat u zailata karşı adeta ism-i Kahhar tecellisi gösterir; bütün masivaullahı siler, süpürür, götürür. Bu esnada ruh bazen sekr yaşasa da, çok defa kendini bir inşirah ve itminan içinde hisseder. Kulluk arzusuyla daha bir şahlanır; derken bu türden varidat çağlayanlarıyla ubudiyet tavırları arasında salih daireler oluşur ve hak yolcusu mevhibe sağanaklarıyla adeta sırılsıklam hale gelir.
Varidatın bu türden vürudu yanında bir de "envar-ı sıfat" tecellisi şeklinde zuhuru vardır ki, yer yer salikin kalbiyle beraber kalıbını da nurlandırır ve bu münevver yolcuyu beşeri darlıklardan çıkararak meleki enginliklere ulaştırır; "La havle ve la kuvvete illa billah" kenziyle onu, aczi içinde bir muktedir, fakrına rağmen de bir gani kılarak Hakk'ı gösteren bir mir'at-ı mücella haline getirir. Böyle bir varidatı başka varidler takip eder; Allah onun ilim ve idrak ufkunu genişleterek ibadet ü taat azmini biler.. masiyetlere karşı sarsılmaz bir mukavemet bahşeder.. bela ve musibetlerin hem mahiyet hem de akıbetlerini göstererek dayanma gücünü artırır.. ruhundaki aceleciliğine karşı, her neticenin bir vakt-i merhunu olduğunu ilhamla da iradesi üzerinde yoğunlaşmasını sağlar.. ve bütün faniyat u zailatın gerçek mahiyetlerini irae etmek suretiyle gönlünü tamamen bakiyat u salihata yönlendirir. İşte böyle bir salik, Hakk'ın cemalini müşahede arzusunda dahi olsa, buraya gelirken O'nun emir ve iradesiyle geldiği gibi, buradan giderken de, burada ikamet ettiği sürece de "bilakaydüşart" O'na teslim olur; hüküm ve kazasını rıza ile karşılar ve hayatının hemen her saniyesini, her salisesini içine doğan o envar-ı sıfatla hep pürnur yaşar: Aydınlanmış aklıyla alem-i mülk ve alem-i şehadeti doğru okur, doğru yorumlar ve sürekli O'na yürür; tasaffi etmiş kalbiyle alem-i melekutu temaşa eder, ruhanilerle atbaşı haline gelir; sır ufkuyla bütün eşyanın verasına yönelir, esrar-ı uluhiyeti avlamaya çalışır ve meleklerin "hay-hu"yunu duyar gibi olur.
Böyle bir "münevverü'l-kalb ve'l-akl", Allah'la münasebetlerindeki tamamiyetin yanında, karşısına çıkan değişik problemleri de -biiznillah- rahatlıkla çözer; atmosferine girenlerin ruhlarına kolaylıkla nüfuz eder ve her zaman çevresindekilerin gönüllerini marifet ve muhabbetle coşturabilir...
İşte bu kabil bir envar-ı sıfat ve şuun sayesindedir ki, o atmosferin üveykleri sayılan ariflerin kalbi birer marifet çağlayanına dönüşür; muhiblerin ruhlarından feyiz ve bereket fışkırır, muhakkikin-i hükema, esrar-ı ilahiyenin tercümanı haline gelir; hüşyar gönüllere mükaşefe, müşahede ufukları açılır ve esma-i ilahiyenin arkasındaki hakaik ayan-beyan ortaya çıkar.
Bazıları, bu envar-ı varideyi, ziya-i nübüvvetin müstaid ruhlarda tuluu ve şuruku gibi görmüş; bütün mevhibeleri o menba-ı nur'a müteveccih bulunmaya bağlamış, ellerinden geldiğince hep ona karşı teveccüh-ü tam içinde bulunmuş ve herhangi bir haylulete meydan vermemeye çalışmışlardır. Onların sema-i risaletin Güneşi'ne karşı, bizim gibi düz insanların da o Şems'e nisbeten kamer mesabesindeki evliya ve asfiyaya karşı hassas, açık, saygılı ve önyargısız bulunmamız gerekir ki, o envar-ı varideye mazhar olabilelim.
Büyük ölçüde nübüvvet varidatı sayılan bu envardan daha güçlü, daha nafiz bir nur yoktur. Hatem-i divan-ı nübüvvetin ziyasına gelince o, bütün envar-ı nübüvvetin biricik kaynağı ve hepsinin önünde, hepsinden de akdemdir. O, Hak nazarında ve misyonu itibarıyla bir dürr-ü yekta olduğu gibi, kemalatıyla da bir ferd-i feriddir. Zatıyla hilkat ağacının nüvesi O, misyonuyla varlığın ille-i gaiyesi O, Allah nezdindeki yeriyle makam-ı mahbubiyetin sahibi O ve hullet/hıllet mertebesinin sultanı da O'dur. O'dur cemaliyle karanlıkları yırtan biricik ziya.. O'dur kemaliyle "kab-ı kavseyni ev edna" ufkunun üveyki. O'nun irşadıyla gözler açılmış ve ak-kara birbirinden seçilmiş; O'nun mesajlarıyla varlığın perde arkası sırları ayan olmuş; O'nun bişaretleriyle insanlığın hafakanları dinmiş ve gönülleri oturaklaşmıştır.
Biz, hepimiz Hakk'ı kendine has münezzehiyeti ve mübecceliyetiyle O'nun sayesinde tanıdık; O'nun sayesinde Yaratan'ı sevmeyi ve dostluğuna koşmayı öğrendik. Biz ne hakiki muhabbeti bilir, ne de gerçek hulleti anlardık; O'nun neşrettiği nurlar sayesindedir ki, sevip sevilmenin, dost olup dostça davranmanın ne demek olduğunu anladık...