Sızıntı Arşivi

Aralık 2003 · s. 549 · 8 dakikalık okuma

Bir Arada Yaşama Sanatı

S.Aydın · Yrd. Doç. Dr. · Tarih

Tarih boyunca milletler, yurt edindikleri topraklarda var-lıklarını sürdürmüşlerdir. Bu milletlerden bazıları hala yaşamaya devam ederken, bazıları da ömürlerini tamamlamıştır. Tarih boyunca; bu millet ve devletlerden bazıları dönemin siyasi şartları gereği komşuları olan ülkeleri zaptetmiş, o ülkenin milletini de kendi hakimiyeti altına alarak yönetmiştir. Böylece yeryüzünde ırk, renk, dil ve din olarak birbirinden farklı olan milletlerden birinin hakim, diğerinin ise onun hakimiyeti altında yaşadığı bir yönetim şekli ortaya çıkmıştır. Farklı kültür ve inançların, aynı coğrafyada farklı statülerde yaşamaları, insanlık tarihinde derin izler bırakan savaşlara, ölümlere ve eziyetlere sebep olmuştur. Bugün bile dünyanın bazı bölgelerinde aynı problemler yaşanmaktadır.
Yakın tarihe kadar hakimiyeti altında başka millet ve dinlere mensup topluluklar bulunduran devletlerden biri de Osmanlı'dır. Osmanlı, hakimiyeti altındaki millet ve toplulukların insani hak ve hürriyetlerini göz önünde bulundurduğu mükemmel sistemiyle, günümüz devletlerine de örnek teşkil etmiştir. Kuruluşundan itibaren teb'ası arasında başka millet ve dinlerden topluluklar da bulunan Osmanlı'da, Müslüman nüfus ile Müslüman olmayan unsurlar, iç içe ve belli bir düzen içerisinde yaşamışlardır. Osmanlı devletince uygulanmış olan kaynağını İslam hukukundan alan ve farklı dinlerden insanların asırlarca bir arada yaşamalarını sağlayan bu idari düzenin adı: "Osmanlı Millet Sistemi"dir. Millet sistemi; bir bölgenin İslam ülkesine katılmasından sonra, buradaki kitap ehlinin bir ahitname ile, İslam devletinin idaresi altına girmesinden doğan bir teşkilat veya bir hukuki varlıktır.
Osmanlı Millet Sistemi'nin kaynağı İslam hukukudur. Kur'anda insanlar; "inananlar" ve "inanmayanlar" diye iki gruba ayrılır. Bu temel ayrım dışında İslamiyet, insanlar arasında ırk, renk, dil ve ülke esasına dayalı başka bir fark gözetmediği gibi, kendi mensuplarının oluşturduğu bir toplumda, İslam inancını paylaşmayanların inanç hürriyetlerine, can ve mal güvenliğine sahip çıkarak yaşamalarına imkan tanımıştır. Bunun ilk örneği de bizzat Hz. Peygamber tarafından Medine'de bulunan müşrik ve Yahudilerle yapılan "Medine Vesikası" anlaşmasıdır. İslam hukukuna göre bir İslam ülkesinde yaşayan teb'a; ırk, kavim veya cemiyetlerine göre değil, mensubu olduğu inanca göre Müslüman veya gayr-i Müslim olarak birbirinden ayrılırdı. Gayr-i Müslimler de devletin himayesi altındadır, onların hukuk ve mükellefiyetleri 'zimmi' statüsü altında belirlenmiştir. Böylece gayr-i Müslimlerin; can, mal ve namus güvenlikleri garanti altındadır. Buna karşılık; tarımda, "haraç"; can vergisi olarak da "cizye" ödemekle mükelleftirler. Bu sayede onlar dini ve hukuki temele dayalı kültürel kimliklerini muhafaza ederek İslam toplumunun içinde yaşama imkanına kavuşmuşlardır. İdaresi altında farklı din ve milletlerden topluluklar bulunduran Abbasi ve Selçuklular gibi devletlerde de olan bu uygulama, Osmanlı Devleti'ndeki millet sistemiyle en gelişmiş biçimini bularak, "kanunname"lere girmiş ve yazılı bir hukuk haline gelmiştir.
Osmanlı toplumu Müslümanlarla birlikte, diğer semavi dinlerin mensupları olan Hristiyan ve Yahudilerden oluşmaktadır. Osmanlı'daki Hristiyan topluluğun bir kısmı zaten devletin kuruluşundan önce bu topraklarda yaşamaktaydı, diğer bir kısmı ise, yeni fetihlerle veya kendi istekleriyle Osmanlı toplumuna katılmışlardır. Ancak Osmanlı'daki Hristiyanlar mezhep farklılıklarından dolayı "Rum" ve "Ermeni" şeklinde iki ayrı millet olarak isimlendirilmişler, İstanbul'un fethinden sonra yapılan düzenlemelerle iki millet halinde hukuki statüye kavuşmuşlardır. Diğer bir gayr-i Müslim unsur olan Yahudiler de yine bu topraklarda eskiden beri yaşamaktadır. Ayrıca 1492'de Endülüs Emevi Devleti'nin yıkılıp buranın Hristiyanların eline geçmesiyle başlayan zulümden kaçan çok sayıda Yahudi'nin Osmanlı'ya sığınmasıyla, bu sayı daha da artmıştır.



Millet Sistemi sayesinde, Osmanlı coğrafyasında yaşayan gayr-i Müslimler, temel hak ve hürriyetlerine sahip olma ve bunları uygulama imkanı bulmuştur. Bunların en başında vatandaşlık hakkı gelmektedir. Günümüzde milli devletlerde vatandaşlık, kan ve toprak esasına dayanmaktadır. Buna karşılık İslamiyet, insanlar arasında mukadder tesadüflere bağlı olan bu tür farklılıkları bir yana bırakarak, vatandaşlık konusunda irade ve tercihin ortaya konduğu dini aidiyeti esas almıştır. Çünkü insanların mensup oldukları ırk, renk ve cinsiyet kendi iradeleri dahilinde değildir; fakat dinleri kendi tercihleridir. Bu sayede onlar, devlet tarafından Müslümanlarla aynı şekilde muhatap kabul edilmiş ve eşit sayılmışlardır. Bu vatandaşlık, sömürgeci ülkelerin sömürgeleri altında olan halkın vatandaşlığı gibi değildir. Zira sömürge halkı, teb'a olmakla birlikte, sömürgeci devletin kendi vatandaşlarının sahip olduğu siyasi haklardan mahrumdur.
Müslümanlarla zimmet akdi yapan ve vatandaş olan gayr-i Müslimlerin can ve mal güvenliği devletin garantisi altındadır. Zimmi bir kimseyi öldüren veya yaralayan Müslüman, hukukun gerektirdiği cezaya çarptırılır. Yine zimminin malının bir Müslüman tarafından çalınması halinde ona ceza uygulanır.
Gayr-i Müslimlerin sahip olduğu hak ve hürriyetlerden en ilgi çekeni, inanç ve ibadet hürriyetidir. Her şeyden önce, hiçbir gayr-i Müslim, İslamiyet'teki "Dinde zorlama yoktur." gerçeğinin bir gereği olarak Müslüman olmaya zorlanamaz. Herkes dilediği dine inanmakta ve o inancının gereği olan ibadetleri yerine getirmekte serbesttir. Osmanlı hakimiyetine giren gayr-i Müslimler, kiliselerinde ayin ve ibadet edebilirler, dini günlerini kutlayabilirlerdi. Ancak yeni kilise yapılması veya mevcutların tamir edilmesi idari bir tedbir olarak izne tabidir. Hala mevcut olan pek çok kilise ve havra, Osmanlı'nın bu hoşgörüsünün yaşayan şahitleridir. İstanbul'un fethinden sonra, bölgede mevcut semavi dinlere resmiyet kazandıran Osmanlı Devleti, bu manada Orta Çağ ve modern zamanlarda tevhid inancına sahip üç dini tanıyan, alt gruplarıyla birlikte uyumlu bir şekilde yaşamalarını güvence altına alan tek siyasi organizasyondur. Müslüman toplumun bu davranışı karşısında Müslüman olmayanlar da, mesela, oruç ibadetine saygı olarak, Ramazan ayında açıkça bir şey yiyip-içmeyerek, kadirşinaslık göstermişlerdir.
Başka ülkelerden göç eden veya bir başka şehre taşınan gayr-i Müslimler, bazı küçük sınırlamalar dışında Müslümanlarla eşit bir ikamet ve dilediği yere seyahat etme hürriyetine sahiptirler. Bunun yanında çalışma, mülkiyet edinme, ticaret yapma konusunda herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmadıkları gibi, bazı alanlarda çalışmaları teşvik edilmiş hatta öncelik tanınmıştır. Bu serbestlik, Osmanlı ticaret hayatında gayr-i Müslimlerin öne çıkmalarını ve büyük servet yapmalarını sağlamıştır. Müslüman nüfus genellikle tarım ve askerlikle meşgul olduğu için diğer alanlarda Müslüman olmayanların ağırlığı söz konusudur. Ülkedeki el sanatları ve zenaatların çoğu gayr-i Müslimlerin elindedir. Devlete ait kamu görevlerinde de onlara önemli görevler verilmiştir. Vezir, vali gibi yöneticiliklerde veya hakimlikte bulunamamakla beraber, özellikle tabiplik, tercümanlık vb. görevler genellikle onlar tarafından yürütülmekteydi.
Osmanlı idaresinde yaşayan gayr-i Müslimlerin sahip oldukları diğer çok önemli bir hak ve hürriyet de hukuk alanındadır. Gayr-i Müslimler; ceza davaları haricindeki aile, şahıs, miras, borçlar hukuku gibi dini inançlarıyla ilgili konularda kendi mahkemelerine gitme ve kendi hukuklarını uygulamada serbesttirler. Bu, onları kendi inançlarının gerekleriyle baş başa bırakmadır. Bu şekilde onlar asırlar boyunca İslam toplumu içinde varlıklarını sürdürme imkanı bulmuşlardır. Ancak ceza davalarında Osmanlı kanunlarına tabidirler. Burada suç sayılan bir fiil işlediklerinde aynı hukuk onlara da uygulanır. Fakat, içki içmek gibi kendi dinlerince suç sayılmayan fiilleri işlediklerinde, İslam hukukunun gereği olan ceza değil, sadece kanun düzenini bozma suçunun cezası uygulanır.
Gayr-i Müslimler isterlerse davalarını Osmanlı mahkemesine de getirebilir ve burada, kutsal kitapları üzerine yemin edebilirlerdi. Onların genellikle Osmanlı mahkemelerini tercih ettiklerini gösteren çok sayıdaki arşiv belgesi, aynı zamanda Osmanlı hoşgörü ve toleransının da önemli bir delili olarak günümüze kadar intikal etmiştir.
Gayr-i Müslimlerin sahip oldukları bu hak ve hürriyetlerin karşılığında yerine getirmekle yükümlü oldukları görevler ise, cizye ve haraç vergisi ödemektir. Cizye, can-mal ve namuslarının devlet garantisinde olması, bunların tehlikeye düşmesi durumunda da devlet tarafından korunması karşılığıdır. Aksi takdirde bu vergi alınamaz. Ayrıca gayr-i Müslimler askere de gitmezlerdi. Çünkü İslamiyet onları, Müslümanlarla birlikte kendi dindaşlarına karşı savaşmak zorunda bırakmamak gayesiyle askerlikten muaf tutmuştur. Bu aynı zamanda inanç özgürlüğünün bir gereğidir. Osmanlı ordusunun geri hizmetinde çalışanlardan da cizye vergisi alınmazdı. Ayrıca kadın, çocuk, ihtiyar, sakat, deli, münzevi ve din adamları da bu vergiyi ödemezdi. Askerlikten muaf olmaları sayesinde gayr-i Müslimler uzun vadede hem nüfus olarak azalmamışlar, hem de ticaret ve zenaatlarına kesintisiz devam ettikleri için ekonomik olarak güçlenmişler, hatta devlete borç verecek hale gelmişlerdir.
Cizye ve haraç vergisi, Müslüman olanlara oranla gayr-i Müslim vatandaşlardan fazladan alınıyor gibi görünse de, durum öyle değildir. Çünkü onlardan alınan haraca benzer bir vergi olan öşür de Müslümanlardan alınmaktaydı. Cizye Müslümanlarca ödenmiyorsa da, verdikleri zekat onların ödediği diğer mali bir yükümlülüktü.
Gayr-i Müslimler sosyal hayatla ilgili bazı kısıtlamalara tabi tutulmuşlardır. Ancak bu kısıtlamaların hiçbiri temel hak ve hürriyetlere yönelik olmayıp tamamen hakimiyet sahibi devletin uyguladığı idari tedbirlerdir.
Müslümanların, kendi inançlarından olmayan topluluklara bu şekilde hoşgörülü davranması, İslam'ın üstün özellikleriyle doğrudan ilgilidir. İslamiyet, Allah'ın insanlığa yol göstermek üzere muhtelif zamanlarda ve o zamanın şartlarına uygun bir muhteva ile gönderdiği mesajın en son ve en mükemmel merhalesidir. Bu durum, İslam'ın evrensel bir din olduğunu göstermektedir. Bu evrensellik de, Müslümanların İslam'ı tebliğ etmeleri için diğer toplumlarla iyi münasebetler kurmalarını gerektirir. Çünkü tebliğ ve davet ancak iyi münasebetlerin hakim olduğu bir durumda ve barışçı yollarla mümkündür. Nitekim bunun sonucu olarak da, Osmanlı topraklarında yaşayan pek çok gayr-i Müslim bazen Boşnaklar ve Arnavutlar gibi toplu, bazen de ferdi olarak ihtida ederek İslamiyet'i kendilerine din olarak seçmişlerdir. Yine İslam'ın evrensel olma özelliğinin bir diğer gereği de, kendinden önceki semavi dinlerle ve onların müntesipleriyle rekabet ve düşmanlık içinde değil, onları kucaklayıcı olmasıdır.
İslam'daki ve Osmanlı'daki millet biçiminde teşkilatlanma ve ferdin bu kesime aidiyeti, modern dünyadaki azınlık statüsü ve psikolojisinden farklıdır. Bu şekilde fert; doğduğu millet kompartımanının içinde ruhani, mali, idari otoritesine bağlı olarak yaşar. Ancak ihtida ederse, bu kompartımanı değiştirir. Millet sistemi içerisinde yaşayan bir kimse, azınlığın aksine, kendi içtimai grubu içinde kendi ananesi ve kültürü içinde yaşar. Farklı millet kompartımanları içinde çatışma da azdır ve azınlıklarda olduğu gibi zorla asimile de söz konusu değildir.
Osmanlı'daki bu karşılıklı iyi münasebetler sayesinde gayr-i Müslimler, Avrupa'daki mezhep savaşları veya Balkanlardaki Ortodoks-Katolik kavgalarında olduğu gibi kendi dindaşları içinde bulamadıkları bir güvenle bu toplumun içerisinde yüzyıllar boyunca yaşamışlardır. Eğer Osmanlı bu hoşgörü ve anlayışla hareket etmeseydi, bugün birçok milletin ve özelikle de Balkan devletlerinin isimleri ile dini kimliklerini sadece tarih kitaplarında görebilirdik. Osmanlı devleti, en güçlü zamanlarında bile, tamamen İslam'dan aldığı bir şuurla ortaya koyduğu "Hoşgörü Medeniyeti" hızla globalleşen dünyamızda günümüzde ve gelecekte insanlığa örnek olmaya devam edecektir .

Kaynaklar
- Nejat Göyünç; "Osmanlı İmparatorluğunda Ermeniler" Türkler, C.10, s. 233-250, Ankara, 2002.
- Ufuk Gülsoy, "Cizyeden Vatandaşlığa; Osmanlı Gayr-i Müslimlerinin Askerlik Serüveni" Türkler, C.14, s. 82-93
- Ziya Kazıcı, "Osmanlılarda Hoşgörü" Türkler, C. 10. s. 221-232
- İlber Ortaylı; "Osmanlı İmparatorluğunda Millet Sistemi" Türkler, C. 10, s. 216-220
- Ahmet Özer; "Gayr-i Müslim" DİBİA, c.13, ist. 1996, s. 418-427
- İslam Ansiklopedisi; "Zimmet" maddesi, c.13 İstanbul 1993, s. 566-571