Sızıntı Arşivi

Eylül 2002 · s. 390 · 10 dakikalık okuma

Vahdet ve Kesret -1-

Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE


Vahdet ve kesret sözcükleri de tıpkı "Evvel"-"ahir", "Zahir"-"Batın" isimleri gibi lügavi manaları itibarıyla birbirinin mukabili, hakikatleri açısından "zıdd-ı mülayim" çerçevesinde hep birbirini hatırlatan ve beraber anılan kelimelerdendir.
Birlik, yalnızlık, teklik diyeceğimiz vahdet; hak yolcusunun, her şeyi Allah'a bağlayarak bütün eşya ve hadiseleri O'ndan bilmesi, O'na vermesi; her nesne, her hal ve her harekette O'nun ilim, kudret, irade ve sair sıfat-ı sübhaniyesinin parıltılarını müşahede etmesi, topyekün ef'al aleminin arkasında esma-i hüsna tecellilerini görüp sezmesi; sözün özü, hep O'nu bilip, O'nu duyup, O'na yönelip, O'nun maiyyet-i maneviyesine ermesi ve sonra da yalnız O'nu istemesi, O'nun rızasına kilitlenmesi ve her zaman O'nun emir ve isteklerine bağlı kalması demektir ki; bunlar, gerçek bir müminin, Hak karşısında düşünce, inanç, tavır ve davranışlarının da icmali ifadesidir.

Hazreti Zat'a bakan yönüyle vahdet; O'nun tek, yekta olması; şerik ve nazir, vezir, muin ve yardımcısının olmaması; herkes ve her şey, her halinde O'na muhtaç olduğu halde, O'nun herkesten ve her şeyden müstağni bulunması manasına alim-i Mutlak, Halık-ı Mutlak, Hakim-i Mutlak, Müdebbir-i Mutlak, bütün evsaf-ı kemaliyenin Mevsuf-u Mukaddes'i, esma-i hüsnanın Müsemma-i Akdes'i ve bütün kesret alemindeki tebeddül, tegayyür, elvan, eşkal ve ahvalin de biricik mercii ve mutasarrıfı demektir.

Buna karşılık kesret ise, üzerinde muhit bir ilim, kahir bir kudret ve hakim bir iradenin mührü, sikkesi, tuğrası bulunan bütün bir varlık ve hadiseler manasına geldiği gibi, hak yolcusunun, kendi iman ve marifet ufkuna göre tekvini emirleri doğru okuyup doğru değerlendirerek, her biri O'nun cemal ve kemaline birer mücella ayna olan topyekün eşya ve onların kasda, iradeye bağlı hususi hallerinin çehrelerinde Hazreti Mütecelli'nin okunduğu/okunacağı bütün bir kainat kitabıdır.

Biz Müslümanlar, vahdet ve vahdaniye yolu ya da kesret ve kesretiye mesleği denince, konuyu yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız hususlar çerçevesinde anlarız. Kadimden beri mişkat-ı nübüvvetin vesayetinde seyahat eden bütün hak yolcuları da aynı şekilde anlamışlardır. Bu itibarla da, onların, her şeyi Hak'tan bilmeleri, O'na bağlamaları, O'nunla görüp duymaları kat'iyen bir kısım felsefecilerin mütalaalarıyla karıştırılmamalıdır. Bazı filozoflar, bizim, Allah'ı birleme diyeceğimiz vahdaniye mesleğini monoteizm ve her şeyin O'ndan gelmiş olması ve O'na bağlı bulunmasının ifadesi sayılan vahdet telakkisini de monizm, dahası kesretiye mülahazasını da plüralizm şeklinde yorumlamışlardır ki, bunlar bizim bu kelimelere yüklediğimiz manalardan çok farklı şeylerdir ve bizden de bizim sofilerimizin düşüncelerinden de fersah fersah uzaktır.

İslam; Kitap, Sünnet gibi temel kaynakları; kelam, fıkıh, tasavvuf gibi bu kaynaklardan beslenen değişik kollarıyla bütün varlığın; ilmi ve kaderi planlarla bir Kudret-i Kahire tarafından yaratıldığını, O'nun kayyumiyetiyle varlığını sürdürdüğünü; bu aleme bir bir gelenlerin bir bir gidişi, gidenleri yeni gelenlerin takip edişi hep o biricik Yaratıcı'nın idare ve tedbiriyle olduğunu; bir başka alemde ebediyete mazhar olacakların da yine O'nun kayyumiyetiyle olacağını kabul eder ve aksi mülahazaları bütünüyle sapıklık sayar. Zevki ve hali bir meslek olan "vahdet-i vücud" erbabının vücud mülahazaları -bu konu başka bir münasebetle tafsilen izah edilmişti- müstesna, usulü'd-dinin büyük üstadları, tasavvufun dev imamları, kainatı da içindekileri de Allah'ın yarattığına ve yaratılan her şeyi ayrı ayrı hususiyetleriyle yine O'nun devam ettirdiğine inanırlar. Aksine, "Yaratılanlar Yaratan'ın özündendir, bütün kainat Yaratan'ın özünde vardı; yaratılma bu özün dışa vurması şeklinde oldu.. oluş bir zuhur ve feyezandan başka bir şey değildir..." gibi mülahazalar, ilahi sıfatların hakikatlerini, esma-i ilahiyenin hususiyetlerini ve faaliyet-i rabbaniyenin de keyfiyetini bilemeyen panteistlerin mütalaalarıdır; kökleri de ta Herakleitos ve Parmenides ve daha sonraki dönem itibarıyla da Eflatun ve Plotinus'a, daha açık ifadesiyle "ukul-ü aşere" ve tezahür felsefesine dayanmaktadır.

Bir kısım mutasavvifenin, tecelli ile mütecelliyi, zılli ile asliyi, Kayyum ile O'nunla kaim olanı birbirine iltibas etmelerinden ya da "dik-ı elfaz"a iktiran eden hal ve zevklerini, başkalarının benzer mülahazaları ifadede kullandıkları kelimelerle seslendirmelerinden panteizm gibi anlaşılan beyanlarının, bu kabil felsefi mülahazalarla hiç mi hiç münasebeti yoktur: İkincilerin vücud mülahazaları, onların, Hazreti Zat'a gönülden teveccühleri, ciddi konsantrasyonları, her zaman O'na tahsis-i nazarda bulunmaları sonucunda -bir hal ve istiğrak ifadesi olarak- bütün varlığın mütelaşi olup gitmesi manasında bir vücudilik; birincilerinki ise, nazari olarak, kainat ve içindeki her şeyi, tek bir varlığın farklı tezahürleri, gayriiradi feyezanları ve bütün eşyanın O olduğu şeklinde bir panteizm mülahazasıdır ve böyle bir mütalaanın Kitap ve Sünnet'le telifi de imkansızdır. Evet ikinciler, daha ziyade hal ve zevklerine tercüman olma yolunda, bir manada kısmen müteşabihata düşmelerine mukabil; birinciler, idrak ufkumuzu aşan konularda varlık ve varlığın perde arkasıyla alakalı nazariyeler üretmektedirler. Bu itibarla da biz, birincilere; kendilerini beğenmiş, bencil ve müteal hakikatlere akıl erdiremeyen ya da ancak vahyin aydınlatan tayfları altında görülüp sezilebilecek gerçeklere, minnacık akıl feneriyle bakmaya çalışan mübtediler; ikincilere de, hayatlarını hep mahviyet ve tevazu yörüngesinde sürdüren, Hakk'a gönülden yönelmiş ve O'nun vücud ve diğer sıfat-ı sübhaniyesinin ziyası karşısında başka şey görmeyen, mevcudiyet ve sonraki bütün hususiyetlerini O'ndan bilen ve her zaman bütün varlığa da bu zaviyeden bakan müntehiler diyoruz; bazen zevk ve hallerine yenik düşen, iştibah ve iltibasa açık müntehiler. Eğer bunların hissiyatlarının haritasını ortaya koymak mümkün olsaydı, o haritada, varlığın Allah'la münasebetinin, Halık-mahluk, Kayyum ve O'nunla kaim olan münasebeti olduğu anlaşılacak ve alem-i "sahv"deki hallerinin dilinden, Kitap, Sünnet ve usulü'd-din alimlerinin söylediklerine benzer şeyler duyulacaktı.

Bir diğer ifadeyle kesret; kaderi kalıplara göre, farklı mahiyet aynalarında ilahi esma ve sıfatların değişik tecellileri demektir. Yani bu alemde her şey, Hazreti Vahid ü Ehad'in vahdet tecellilerine bağlı olarak yaratılmıştır ve bir baştan bir başa topyekün varlık, trilyonlarca aynalar olarak, aralarındaki birlik, beraberlik, uyum, ahenk, yardımlaşma, dayanışma... gibi hususiyetleri ve farklı ses, farklı nağme, farklı secalarıyla, hep aynı mana ve mazmunu ifade etmektedir. Bütün eşya ve hadiseler bu şekildeki konumlarıyla O'nun vahidiyet ve ehadiyetini ilan ettikleri gibi, mekani olan bu şeylerin yanında zaman dahi: " - Zaman, Benim ayine-i izafimdir." mefhumunca dehr, dihar ve dihur unvanlarıyla mütemadi kesret aynalarında yine O Vahid ü Ehad'i haykırmaktadır.

Bu itibarla da hemen her mertebede hak yolcuları, eşya üzerinde nazarlarını sürekli bu mülahazalar çerçevesinde gezdirir ve maddi-manevi, cismani-ruhani her şeyin çehresinde vahdet temaşalarıyla Bir'i görür, Bir'i duyar, birlik'le alakalı renk, desen ve şiveyle ürperir; her nesne ve her hadisede O'nun ilim, irade ve kudretinin asarını müşahede edip kendinden geçer; geçer de:

Cemalini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste ayineler gibi pare pare gerek..
diye mırıldanır ve her an yeni bir vuslat rampasında duruyor gibi, ebediyet televvünlü bir temaşaya start verileceği heyecanıyla kendini O'nu müşahede kapısının önünde sanır.

Evet, Allah birdir. O'nun birbirinden farklı değişik sıfat ve isimlerini ayrı ayrı hususiyetleriyle aksettiren aynalar ise pek çoktur. Her yerde ve her zaman "vahdet-i asliye"nin yanında bir "kesret-i tebeiye" de mevcuttur.. ve inanmış bir gönül erinin nazarında müşahede edilen bütün kesret alemleri, değişik yorum ve değerlendirmeler ile her zaman gidip vahdete dayandığı gibi, böyle temiz bir ruh nazarında kesrete ait bütün ses ve görüntüler de bir zemzeme-i vahdet'e dönüşerek hep O'nu söylemekte, O'na bakmakta, O'ndan mesajlar sunmakta ve sürekli O'nu soluklamaktadır.

Aklın zahiri nazarında bu kevn ü fesattaki mecali ve mezahirin taaddüdü bir kısım kesret kılıklı farklılıklar ortaya koysa da, bu kat'iyen menba ve mercideki vahdete münafi değildir. Her şey, her haliyle O'nunla irtibatlı ve O'nun kasd u iradesine bağlı çalkalanmakta; gelmekte-gitmekte ve O'na dönmektedir. Bu itibarla da kesretten, kenz-i mahfi-i vahdetin halk ve icad çerçevesinde bir inkişaf tecellisi diye de söz edebiliriz.

Tabii bütün bu mülahazalar, yakın bulunup uzak duranlar için değil, konumuna göre duruşunu ayarlayabilmiş yakın durup yakından görenler içindir. Bir meczup, böyle bir mülahaza ile alakalı şunları söyler:

Ol sana senden yakındır, sen sakın olma O'na ırak,
Kesreti kov, vahdeti bul, kalbdeki irfanla bak!

Evet, kalb ve ruhun hayat seviyesine erip otağını ruhanilerin uçuştuğu zirvelere kurabilen, lazaman ve lamekan, laleyl ve lanehar hak erleri için kesret de vahdet de problem olmaktan çıkar ve birer "ma'kulü'l-mana" haline gelirler.

Bu her zaman hep böyledir; bir taraftan, insanlığın idrak ufkunu tabiat-i beşeriye zulmeti kuşatsa da, bir başka zaviyeden her şeyi ve herkesi nur-u hakikat ve ziya-i vahdetin ihata ettiği duyulur ve hissedilir. İnsan, cismani tabiat atmosferinin üstüne yükselebildiği ve nazarını öteleştirdiği takdirde, vahdet dünyasının aydınlıklarıyla tanışır; idrak, ihsas ve müşahedelerinde kendini el değmemiş, göz görmemiş sürprizler sağanağı içinde bulur. Ne var ki, böyle bir mevhibe sağanağı mazhariyetine eren hak yolcusu, eğer diyanetin ruhundaki ahengi koruyamaz ve bağlı bulunması gerekli olan usulü'd-din prensiplerinden uzak düşerse, iç içe kazançlar kuşağında kaybetme ihtimali de söz konusudur. Zahir-batın, aynı hakikatin göz ardı edilmeye tahammülü olmayan birer buudu olduğu gibi, bu isimlerin tecelli alanı sayılan kesret ve vahdet ahkamında muvazeneye riayet de fevkalade önemlidir.

Onun için seyr-i ruhanide sırf batıni hüviyet ve onun inkişafı sayılan müşahede ve mükaşefeleri nazara alanlar, tevhid-i hakikiyi, " - O'ndan başka hakiki bir mevcud yok." şeklinde duymuş ve ifade etmişler; sadece zahiri hüviyete bakıp ona değer verenler ise çok defa naturalizme saplanmış ve şirkte boğulmuşlar; zahir ve batını beraber kabul etmenin yanında, hal ve zevk televvünü ile az da olsa batını bir-iki kadem öne çıkaranlar ise -hakka daha yakın olmaları müsellem- tevhid-i kamili meşhudatlarına bağladıklarından " - Meşhud olan sadece O'dur." diyerek, gaybe imandaki ıtlakın enginliğine rağmen, imani mülahazalarını kayıt altına almışlardır. Mütalaa ve değerlendirmelerini tamamıyla esma ve sıfat-ı sübhaniye ile irtibatlandırıp varlık ve hadiselere bu zaviyeden bakanlar ise, tevhid telakkilerini ıtlakın enginliğiyle ele alıp zahiri tevhidleriyle "fark"a müraat, batıni tevhidleriyle de "cem' maa'l-fark"a işaret sadedinde " - O'ndan başka mabud, maksud ve matlub yoktur." hakikatiyle gürlemiş, Kur'an ve Sünnet'le ortaya konan hakiki ve iltibaslara kapalı bir tevhidi ilan etmişlerdir. Zannediyorum, işte böyle bir telakki sayesinde, hem tevhid-i Zat hem de tevhid-i sıfatın vurgulanması yanında zahir ve batın arasındaki muvazene de korunmuş olacaktır.

Aslında tevhid-i batın bir çekirdek ise, tevhid-i zahir de bir ağaç ve meyve mahiyetindedir. Ne var ki, ilkinin büyük ölçüde vicdan mekanizmasıyla duyulup hissedilmesine karşılık, ikincisi daha çok, kesret alemini mütalaada bulunmak, mütalaa edilen şeyleri yorumlayıp değerlendirmek suretiyle zahir ve batın hasselerle anlaşılıp zevk edilmektedir. Ayrıca böyle bir bakış farklılığının beraberinde getirdiği bir mukabele farklılığından da söz edilebilir. Şöyle ki, Hazreti Ehad ü Samed'i, kesretle münasebetimiz ve zahir duyu organlarımızın idrak ve ihsas ufku açısından ve böyle bir mülahazaya vurguda bulunma zaviyesinden andığımız zaman -hacda, bayramlarda olduğu gibi- cehri olarak anarız; vicdani sezi ve sır zirvesi açısından yad ettiğimizde de kalbin dili, sırrın soluklarıyla yad ederiz.

Evet, kendi kendimizi murakabe ve muhasebe atmosferinde, halvethanelerdeki hususi zikir ve yakarışlarımızda kalb, sır ve hafi ufkuna bağlı kalmaya çalışır; bayram, cuma ve hususiyle de hacda, şeairi ilanın esas olması mülahazasıyla gürül gürül O'nu haykırır, hem kendi hesabımıza hem de bütün varlık ve varlık ötesi, arzdan semaya, semadan arza gelip giden şuur sahiplerine bir şeyler söylemeye çalışırız; çalışır, mezahir ve mecaliye fazla takılıp kalmadan, kesretin o boğucu atmosferini delik-deşik ederek her zaman vahdete müteveccih olduğumuzu gösteririz. Böyle bir tavır, mebde ile beraber müntehaya da riayet etmenin ifadesi ve zahiri imtisas ve ihsaslarımızın yanında batıni duyuşlarımızın da dilini kullanmak demektir.

Bunu biraz daha açabiliriz: Her şeyin ilmi vücudu itibarıyla manevi bir suret ve mahiyeti -suret ve mahiyet tabiriyle yine kelime yetmezliğine takıldığımızı itiraf etmeliyim- vardır. Böyle bir suret ve mahiyet, kaderi plan çerçevesinde, akdes feyiz televvünlerine bağlı, feyz-i mukaddesle önce -bu da bizim gibi zamanla mukayyet olanlara ait bir husus- ruhani mahiyetler seviyesine getirilir; sonra cismaniyet urbası giydirilir ve her varlık, topyekün eşyayı kuşatan bir ilmi program çerçevesinde, kendi mana ve muhtevasına göre belli hüviyete bürünerek başka bir mazhar ve mecla durumuna yükselir. Kaba bir benzetme yapacak olursak; her varlık, ilmi vücud mertebesinde, kelime ve cümleleri meydana getiren harflerin özü ve ruhu gibidir. Bunlar, kelime mertebesine yükseldiklerinde belli manalara delalet ettiği gibi, mevcudat da farklı taayyünlerle farklı şekiller alır. Bunların misali levhalardaki siluetleri, ayetlere; belli numara, belli drop ve belli kalıplar çerçevesindeki şekilleri, resimleri de, çerçevesi belirlenmiş müstakil surelere benzetilebilir.

Temelde her şey, batını itibarıyla, çoklarımızın idrak ufkunu aşkın bulunsa da, nurani, şeffaf ve vahdet edalı olduğu açıktır. Zahiri televvünleri açısından ise büyük ölçüde esbab alaşımlı ve kesret edalıdır. Bu, biraz da aynaların kabiliyet ve hususiyetleriyle alakalıdır: Evet, tıpkı Kur'an surelerinin ayetlerden, ayetlerin kelimelerden, kelimelerin harflerden, harflerin de nokta ve belli hatlardan meydana gelmesi gibi, canlı-cansız bütün varlık da misali levhalardan, misali levhalar kelimat-ı ruhaniyeden, bunlar da -tabir caizse- huruf-u ilmiye tecellisinden ezeli program çerçevesinde, kudret ve iradenin taallukuyla meydana gelmiş cümleler, paragraflar, risaleler ve kitaplardır. Bunun böyle olduğunu duyup zevk eden arifler, her zaman kesret arkasında vahdeti, ehadiyet cilveleri verasında da vahidiyeti temaşa etmiş ve cemalin rasathanelerinden ihataları aşkın celali tecellilerin mehafet ve mehabetini duymuş ve tazimle iki büklüm olmuşlardır. Başta namaz olmak üzere bütün ibadetler, bu seviyeye açık ruhlara, yerine getirecekleri sorumlulukları gösterme, tarif etme ve hatırlatma açısından fevkalade önemlidir.

Varlık ve onun önüne-arkasına, ehadiyetin yaklaştıran menşurundan, cemalin aydınlatan meş'aleleriyle bakamayanlar, maddi ve cismani aleme ait esbab ve vesait perdelerine takılmış ve binlerce-yüz binlerce ışık kaynağına rağmen ışığa hasret gitmişlerdir. Kur'an okurken ses ve nağmelerin ötesine geçemeyenler, onu yorumlama adına mantık ve felsefe dedikodularıyla ömürlerini tükettikleri gibi, kainat kitabını doğru okuyamayan, okuduklarını yanlış anlayan, yanlış anlayıp esbaba takılanlar da, sürekli okudukları halde hiç mi hiç okumanın ötesini görememiş, vahyin aydınlatıcı ışıklarından mahrum yaşamış ve kesret deryasının amansız dalgalarıyla sağa-sola sürüklenmiş; sonra da bir türlü vahdet sahiline ulaşamamışlardır.

***