Sızıntı Arşivi

Haziran 1995 · s. 206 · 8 dakikalık okuma

Üniversitelerimiz Ve Amerikan Üniversiteleri Arasında Karşılaştırma

Sami Polatöz · Pedagoji

Bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin ölçülerinden önemli biri de üniversitelerdir, Üniversiteleri müesseseleşmiş, eğitim ve bilim fa­aliyetleri gelişmiş ülkelerin bilim ve teknolojide de önde olmaları bir rastlantı olamaz. Türkiye’deki üniversitelerle Amerika’daki önde gelen üniversiteleri idarî yapı, öğretim üyele­rinin çalışmaları, fizikî imkânlar ve eğitim se­viyesi gibi özellikleri yönünden karşılaştırırsak bizde bilim ve teknolojinin niçin gelişemediğini daha iyi anlayabiliriz.

İŞİN EHLİNE VERİLMESİ

Şu iki olay üniversiteler arasındaki farkı çok bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Lüb­nan asıllı bir müslüman olan Muhammed Hac, Virginia Tech’den “Mühendislik Bilimleri” ve “Mekanik” bölümüne yardımcı doçentlik için müracaat eder. Bir kişilik kadroya yapılan 700 kadar müracaattan, konu ve yayın sayısı göz önüne alınarak ön eleme ile aday sayısı 50’ye kadar düşürülür. Bu 50 müracaat dikkatle in­celendikten sonra ilk üçü mülakat için bölüme çağrılır. Bu üç adaydan herbirine uçak bileti gönderilerek bir gün boyunca bölüm öğretim üyeleri ile beraber olmaları sağlanır. Aday on­larla konuşur, yemek yer ve çalışma alanı, ileriki plânları ile ilgili Bilgi verir, üniversite imkânları hakkında bilgi alır. Bu üç aday içerisinden de hem bilimsel yeterlilik, hem de konuya yakınlık açısından Muhammed Hac seçilir. Müslüman olmasına rağmen bu vasfının bölüme alın­masında herhangi menfî bir tesiri olmamıştır. İşin diğer bir yönü ise bu alınma kararının tamamiyle bölüm hocaları tarafından verilmiş ol­masıdır.

Buna benzer bir kadroya müracaat hâdise­si, Boğaziçi Üniversitesi’nde yaklaşık aynı ta­rihlerde meydana gelmektedir. Şemseddin, Amerika’nın en meşhur üniversitelerinden MIT’de fizik alanında Milli Eğitim burslusu olarak doktora yapmış ve Türkiye’ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’ne şahsen müracaat etmiştir. Bölüm başkanı, Şemseddin’e bilimsel yönden yeterli olduğunu, ancak sosyal uyumu­nun çok önemli olduğunu, uyum sağlayıp sağ­layamayacağını sormuştur. Daha sonraki gün­lerde, bölümle beraber yemeğe gidilmiş, Şemseddin’in içki içmediği de farkedilince bütün bağlar koparılmıştır. Bununla da kalınmayarak, Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü, Şemseddin’in olumsuz özelliği (!) ile ilgili olarak uya­rılmıştır. Eleman alınmasında bu tür taraflı dav­ranış eski üniversitelerimizde bölüm seviyesinde yapılırken yeni üniversitelerimizde bizzat rektör tarafından yapılmaktadır. Bu tip üniversitelerde bölüm başkanlarının, dekanların, fakülte yönetim kurullarının hiçbir önemi yoktur.

Amerikan üniversitelerinde iş ehline ve­rilir. Öğretim üyeliğine alınma görüşmelerinde “evli misin?” gibi özel hayatı ilgilendiren masu­mane bir sorunun sorulması dahi yasaktır. Ülkemizde ise adayın işin ehli olup olmamasından çok çıkar çevrelerine yakın olması, özel yaşan­tısı, fikrî yapısı vb. gibi hususlar öncelikli olarak ele alınır.

ÜNİVERSİTEYİ İDARE EDENLER

Amerikan üniversitelerinde rektörler ilanla göreve alınırlar. Üniversite içerisinde oluşturu­lan bir kurul bilimsel yeterlilik, idare tecrübesi gibi objektif kriterlere göre inceler ve neticede bir kişide karar kılarlar. Bu kişi çoğu kez üni­versite dışından birisidir. Birçok ihtisas dergi­sinde bölüm başkanlığı, dekanlık ilanı görmek çok olağan bir hâdisedir ve onlarca bölüm ho­cası bu makamı hiç düşünmemektedir. Türki­ye’de ise idarecilik hedefe ulaşmada bir vasıta değil, bizzat gaye hâline gelmiştir. Bilimde iler­lemeyi sağlayacak hiçbir plân ve projesi olmayan, eğitimden anlamayan birçok kimseler rek­tör olmak ister ve olduktan sonra da normal yü­rümekte olan işlerin önünde de engel teşkil eder. Bu tip kimseler salon adamıdırlar. Toplantı, panel ve kokteyllerde rektör sıfatıyla bulunur, etrafa karşı şirin gözükürler. Kısa ve uzun vadeli hiçbir plânlan yoktur, ancak idarecilik nimetle­rinden sonuna kadar istifade eder, eş, dost ve çıkar çevrelerine iş imkânı sağlarlar.

Amerikan üniversitelerinde yetki ve so­rumluluklar paylaşılmıştır. Bölüme alınacak bir öğretim üyesi için bölüm öğretim üyeleri tam yetki sahibidir. Araştırma görevliliği kadrolarının dağıtımı da yine bölüm tarafından yapılır. Hâlbuki Türkiye’de bir araştırma görevlisinin işe alınmasına kadar birçok iş rektörün önüne çıkmak zorundadır. Bu ise rektörlük makamını gereksiz işlerle meşgul etmekte ve idari verimi azaltmaktadır. Basit bir evrak haftalarca, aylarca bekleyebilmektedir.

ÖĞRETİM ÜYELERİNDEN BEKLENENLER

Bir Amerikan üniversitesinde öğretim üye­lerinden şu dört şey sırası ile beklenir: Öncelikle “araştırma projeleri ve danışmanlıklar sayesinde devlet ve sanayiden üniversiteye para getiril­mesi.” Bu araştırma paraları üniversite bütçesi için büyük bir önem arzetmektedir. İkinci olarak “her tür ilmî faaliyetlere katılımdır.” Bunlar ilmî yayın, bilimsel dergi editörlüğü, sempozyum, seminer ve konferanslara katılmak, bildiri sun­mak ve bu faaliyetleri tertiplemek türünden iş­lerdir. Üçüncü önem sırasına sahip olan ise “eği­tim faaliyetleri”dir ve bu eğitim faaliyetleri içe­risinde yüksek lisans eğitimi, her zaman lisans eğitimine göre önceliklidir. Dördüncüsü ise “idarî kurullarda görev almaktır.”

Ülkemiz üniversitelerinde ise, öğretim üyelerinden ne beklendiği bile tam olarak belli değildir. Birçok öğretim üyesi maaşların azlı­ğından, üniversitelerdeki sürtüşmelerden ve haksızlıklardan dolayı motivasyonunu kısmen veya tamamen kaybetmiş durumdadır. Çoğunlukla ek ders ücretleri, gece eğitimi vb. ile maaş açığım kapama peşindedir ve bir lise öğretmeni kadar derse girmektedir. Arta kalan vakitlerinde ise dı­şarıda kendi işlerini takip etmekte, çay partile­rine katılmakta, sohbetle vaktini geçirmeye ça­lışmaktadır. Haliyle böyle bir öğretim üyesinin bilime harcayacak vakti de kalmamaktadır. Denk getirdiğinde hemen bir idarecilik görevi üstlenerek bütün bütün bilimden kopmaktadır. Yükselmek için gerekli olan makaleleri orijinal olmayıp alıntılardan ibarettir. Yurtdışı makale için paravan dergiler kullanılmış parayla ma­kalesi bastırılmıştır. Bu hususta istisnai ve çok değerli bilim adamlarımızın bulunduğunu he­men belirtelim.

ALET, TEÇHİZAT VE KÜTÜPHANE İMKÂNLARI

Amerikanın iyi üniversitelerinden biri olan Virginia Tech kütüphanelerinde 3.5 milyon ci­varında kitap vardır. Türkiye’nin en iyi üniver­sitelerinden biri olan Boğaziçi Üniversitesi Kü­tüphanesinde ise 200.000 civarında kitap vardır. İki üniversitenin abone oldukları periyodikler yine mukayese kabul etmeyecek durumdadır. Yeni kurulan üniversitelerimizde ise durum da­ha da vahimdir. Ege bölgesinde yeni kurulan üniversitelerden birisinin kütüphanesinde, orta öl­çekte bir lise kütüphanesindeki kadar bile kitap yoktur. Şu an için teknik sahalarda araştırma yapan bir kişi ancak Ankara veya İstanbul’a giderse makul sayıda periyodik bulabilir. İzmir gibi Türkiye’nin 3. Büyük şehrinde ise yeterince periyodik maalesef yoktur. Halbuki Türkiye sat­hında en az 5-6 bölgede YÖK kütüphanesi tipin­de kütüphaneye ihtiyaç vardır.

Üniversitelerimizin alet ve teçhizat yönüy­le durumu ise tamamen ortadadır. Eğer deney setleri önceden hazır değilse bir doktora öğren­cisi bunları temin edebilmek için ya çok zengin, yahutta çok sabırlı olması gerekir; çünkü gerekli alet ve teçhizat en iyi şartlarda 2-3 yıldan önce temin edilemez. Diğer taraftan yurt dışına her yıl çok sayıda master ve doktora öğrencisi gönderilmektedir. Bir yurtdışı bursu alan öğrencinin devlete yıllık maliyeti 25.000 dolar civarındadır. Yeni kurulan bir üniversitenin bir bölümünün yurt dışında 5 öğrencisi varsa, devlet yılda 125.000 doları bu bölüme öğretim elemanı sağ­lamak için harcamaktadır. Hâlbuki aynı bölüme yıllık alet teçhizat desteği yaklaşık 6000 dolar civarındadır.

YÜKSEK LİSANS VE DOKTORA EĞİTİMİ

Türkiye’de istisnaları dahil etmezsek genel mânâda yüksek lisans ve doktora eğitiminin cid­diyetten uzak olduğunu söyleyebiliriz. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki genel kanaat, kendi mezun­larına dahi doktora yaptırmamak yönündedir. Doktora yapanlar olsa bile, onların da üniver­siteye alınmaması için gayret sarfedilir. Birkaç yıl önce, bu üniversitenin matematik bölümü, master öğrencisi bile almamak için ciddi gayret sarfetmekte idi. Ya ikna yolu ile öğrencilerin müracaatları engelleniyor veya imtihanda geçer­li not verilmiyordu. Böylece kâğıt üzerinde yük­sek lisans ve doktora eğitimi olan bölümde hiç­bir öğrencinin olmaması sağlanabiliyordu. Üni­versite rektörü Profesör Üstün Ergüder’in Ocak 1995’de Manzara dergisinde çıkan yazısını okuyunca hayrette kaldığımı itiraf etmek zorun­dayım. Profesör Ergüder, yurt dışına öğrenci göndermek yerine öğrencilerin yüksek lisans ve doktora eğitimlerinin en azından bir kısmının Boğaziçi, ODTÜ ve Bilkent gibi pilot üniversi­telerde yapılmasının daha doğru olacağı kana­atini taşıyor. Büyük ihtimalle Profesör Ergü­der’in üniversitesinin bazı bölümlerinin mezun ettiği yüksek lisans ve doktora öğrenci sa­yısından veya öğretim üyelerinin doktora yap­tırmama eğiliminden haberi yoktur.

Boğaziçi Üniversitesi’nde bu problemler yaşanırken birçok başka üniversitede ise yüksek lisans ve doktora öğrencisi adetâ bir ek ders üc­reti alma vesilesi olarak görülmekte, çok sayıda öğrenci danışmanlığı ile çok para kazanma ama­cı güdülmekte, bunun tabiî neticesi olarak da öğ­renciler tez çalışmalarında kendi bilgi ve be­cerileri ile başbaşa kalmaktadırlar. Ek ders üc­reti almak için bol bol yüksek lisans dersi açılmakta ve neticede bu dersler yeterince işlen­meden ücretler alınabilmektedir.

Amerikan üniversitelerinde ise, yüksek li­sans eğitimi en öncelikli eğitimdir. Öğretim üye­leri bu yüzden lisans eğitimine fazla ehemmiyet vermezler. Yüksek lisans ve doktora öğrencileri, çeşitli araştırma projelerinde yoğun tempo ile çalıştırılır, başarısız olanların irtibatı hemen ke­silir. Buna rağmen yüksek lisans öğrencisi sa­yısının lisans öğrenci sayısını dahi geçtiği bölümler mevcuttur.

BEYİN GÖÇÜ

Amerikan üniversitelerinin en büyük ba­şarılarından birisi beyin göçünü sağlayabilmeleridir. Dünyanın en zeki ve başarılı insanları Amerikan üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora eğitimi için seçilerek gelmekte ve bu kimselerin içerisinde de en başarılılarının ülkede kalması sağlanmaktadır. Amerika’nın herhangi bir üniversitesinin herhangi bir bölümünde etnik köken olarak Hintli, Çinli, Koreli, Türk, Mek­sikalı, vb. bütün dünya ülkelerinden göçüp gel­miş bilim adamlarına rastlamak mümkündür. Bu insanların göç sebebini sadece daha iyi im­kânlara kavuşmak olarak açıklamak yeterli de­ğildir. Diğer önemli sebeplerden biri de ay­rımcılığın ve adaletsizliğin minimuma indiril­mesi, bilenin hak etmesi ve yükseltilmesidir. Türkiye’deki üniversitelerde ise kendi vatan­daşları arasıda bile sunî kamplar oluşturularak korkunç bir ayırımcılık yapılmakta, çıkar grup­larına dahil olmayanlar bilimsel yöndeki yeter­liliğine bakılmaksızın mağdur edilmektedir.

Birçok kişi, imkânlarının iyi olmamasını ileri sürerek, Amerika’nın yaptığı gibi beyin gö­çünün Türkiye için hayal olduğunu savunur. Ha­kikat ise böyle değildir. Türkiye 2. Dünya Sa­vaşının bitmesi ile birlikte tarihî bir fırsat yaka­lamıştır. Almanya’nın ve Sovyetlerin gözde bi­lim adamları savaş sonrası şartlarının elve­rişsizliği sebebi ile Türkiye’ye gelmiş veya gelmek istemiştir. Bunlardan Türkiye’ye faydası olanlar da vardır. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Almanya’dan göçen bu bilim adamları ile büyük bir ivme kazandığı söylenir. Ama ço­ğunlukla da bu bilim adamları, Türkiye’deki sözde bilim adamları tarafından harcanmıştır. Bir olay bu konuya bariz açıklık getirecektir. Mukavemet’in babası olarak kabul edilen dün­yaca meşhur bilim adamı Timoşenko, Rus­ya’dan göç ederek Türkiye’ye gelir ve İstanbul Üniversitesi’ne müracaat eder. Üniversite öğ­retim üyelerimiz Timoşenko’nun müracaatını inceler ve bilimsel olarak yetersiz olduğuna (!) hükmederler. Timoşenko, daha sonra Amerikanın en iyi üniversitelerinden Stanford’tan kabul alır ve ünü dünyaya yayılır.

Sovyetlerin 1991’de dağılması ile birlikte Türkiye’nin önüne ikinci bir tarihî fırsat çıkmıştır. Sovyetlerin önde gelen bilim adamları, ülke şartlarının elverişsizliği sebebi ile kendilerine yaşayacak yer aramaktadırlar. İçlerinde 5-10 dolardan 40 dolara kadar komik maaş alan­lar çoktur. Bunlardan bir kısmı yine ilk alternatif olarak Türkiye’yi düşünmüş, bazıları kısa bir dönem Türkiye’de çalışmış ama ilgisizlik ve art niyet sonucu kaybedilmişlerdir. Böylece Tür­kiye ikinci tarihî fırsatını da cömertçe har­camakta hiç bir beis görmemiştir.

NETİCE

Bu yazıdaki gayemiz, Amerikan üniversi­telerini mümkün olduğunca yüceltmek ve ülkemiz üniversitelerini de karalamak değildir. Amacımız, üniversitelerimizin aksayan yönlerini gözler önüne sermek ve acil tedbirler almaktır. Bilimsel çalışmaların öğretim üyesinin şahsî işi kabul edildiği, binaların mesaî biti­minden sonra kapatıldığı, bu saatten sonra çalış­mak İsteyenlere binbir güçlük çıkarıldığı bir üni­versitenin doğru yolda olduğunu söylemek, ger­çeklere karşı göz kapamaktan ibarettir. Eski-yeni, büyük-küçük demeden bütün üniversite­lerimizin işleyişinde acilen radikal değişikliklere gidilmesi gerekmektedir. Saydığımız birçok menfî unsur yanında üniversitelerimizde birçok müsbet unsur da mevcuttur.

Bunun yanında örnek birçok özelliğini say­dığımız Amerikan üniversitelerinde hiç mi men­fî yön yoktur? Üniversitelerimiz için saydığınız menfilikler aslında o üniversiteler için de mev­cuttur. Aramızdaki fark ise bu menfiliklerin ora­da istisna, bizde ise genel kaide olmasıdır.