Sızıntı Arşivi

Eylül 1995 · s. 338 · 6 dakikalık okuma

Ümit Ufku

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

İmanlarımız ve ümitlerimizle dop­dolu, irade ve azimlerimizle yay gibi gergin, hülyalarımızla yarınların yem­yeşil yamaçlarına sarkmış, tatlı bir ruhî temaşanın çağrıştırdıklarını şuurlarımı­zın lisanına dökerek bir kere daha “ge­lecek” diyoruz. Ma’nâ ve ruhla ma’mur bir kökün; fildişinden, sadetten, inci­den, mercandan, billurdan inşa edilmiş bir geçmişin; sırmadan, şaldan, ipek­ten, atlastan, canfesten örülmüş bir kül­türün üzerindeki sis bulutlarının ara­landığını, sihirli bir dünyanın uzaktan gözlerimize, gönüllerimize büyüler çalıp geçtiğini âdeta müşahede ediyor ve in­siyaklarımız itibariyle, tıpkı mızrabını yemiş bir “bamteli” gibi ruhlarımızda ürpertiler hâsıl edecek olan heyecanlı günlerin arefesinde bulunduğumuz vel­velesini duyar gibi oluyoruz.

Biraz realite, biraz da hayal, yü­rüyoruz yarı tekye, yarı mektep ko­ridorlarında; yarı medrese, yarı kışla komplekslerinde, yarı his, yarı mantık yamaçlarında, yürüyoruz ve gönlümüze göre geçmiş-gelecek zamanların şiirini, mûsikîsini ve ahengini yaşıyoruz. Kalplerin yumuşayıp tamamen iyilik kesileceği, hislerin tıpkı deryalar gibi buhar buhar yükselip “çiy” noktasına ulaşaca­ğı, gözlerin bulutlardan daha cömert hale geleceği, toprağın hayatla köpürüp renkleneceği, yeryüzünün kuş yuvaları gibi huzur ve sevgiyle tüteceği, duyguların melekleşeceği ve insanların ruhanîlerle at başı hale geleceği ümi­diyle, yolda olmanın bütün icaplarına ri­ayet ederek. İnançlı ve pürneşe yü­rüyoruz hayatı bir kere daha duyabile­ceğimiz ufuklara.

Zaten şimdilerde, geçmiş ve ge­leceğin birbiriyle kucaklaşacağı; hâlin, bu iki mübarek zaman dilimine dert dö­keceği ve ütopyalara ilham kaynağı ola­cak mekânın o mutlu koyunda, bir za­manlar yitirdiğimiz cennetlere ermenin sevinç neşideleri besteleniyor.. eşya, varoluş gayesinin hikmetlerini mı­rıldanıyor.. ay, güneş ve yıldızlar eski hatıraları hikâye ediyor.. öteler o mutlu günlere tebessümler yağdırıyor.. ve her yanda tasavvurlarımızı aşan “şehrayin” hazırlıkları yaşanıyor. Görünüş ve ruh enginlikleri davranışlarından, sükût ve imanları beyanlarından daha üstün, zamanüstü tasavvurlarıyla sonsuza açılmış ruhların konup kalktığı bu iklim, bir mu­halif rüzgâr esmez ve her şeyi harman gibi savurmazsa -Allah’a sığınalım esmesin ve savurmasın!- bu zamanî ada, var olduğu günden beri insanoğlunun aradığı ada olacaktır; çevresindeki rıh­tımları, limanları ve rampalarıyla in­sanları ebediyete taşıyan ada.

Evet, şu anda bile çevremizdeki eş­yayı, içinde var olup geliştiği tarihin bir parçası olarak kurcalayıversek, her şey nutka gelip konuşacak ve bize gelecek adına neler ve neler anlatacaklar. Evet biz, bize ait zamanı, üzerinde anahtarı kurulma bekleyen bir saate veya hareketsiz bir sarkaca benzetebiliriz. Dur­gun fakat potansiyel bir hareket kay­nağı olan bu zamanüstü zaman, zem­bereğinin azıcık sıkışması veya sarkacın hareket ettirilmesiyle “balans” sağa-sola gelip gitmeye başlayacak ve akrep-yelkovan start almış maratoncular gibi hemen harekete geçerek bize talih­lerimizin takvimini söyleyecektir. Hatta denebilir ki, bize ait zaman şu anda da­hi, geçmişe doğru köküyle bütünleşme, geleceğe doğru kendine yeni ufuklar arama hareketine geçti bile. Hikmet buudlu, aheste, ritmik ve peşi peşine ba­harlar va’deden harekete.. tıpkı mûsikî­den derin bir eda, engin bir söyleyiş ve iç çekişlere benzeyen nağmeler gibi ses çıkaran bir harekete.

Bu hareketin temel dinamiği iman ve ümit, devamının teminatı da onun aklî, mantıkî ve hissî boşluklara meydan verilmeden peygamberâne bir hususiyet ve peygamberâne bir azimle sürdürül­mesidir. Gerisi bizi alâkadar etmez; alâkadar ediyor gibi tavırlara girmek Rabbimize karşı sû-i edeptir. Zaten hâlihazırda olanları ve dünden bugüne ha­yatiyetlerini sürdüren dinamiklerin tasavvurlarüstü müessiriyetlerini düşünecek olursak, en küçük sebeplerin nelere vesile olduğunu ve en küçük gayretlerin ne büyük bedellerle mükâfatlandırıldığını görür ve hayrete düşeriz. Düşünün ki, bize ait değerler, zamanın insafsız dişleri arasında onca çiğnenmesine ve zamanelerin kahr u tedmirine rağmen selâmetle gelip asrımızın sahiline ula­şabiliyor ve biz de “kendi medeniyet unsurlarımız, kendi kültür elemanlarımız” diye onları hemen alıp değerlendirebiliyoruz, hem de milletin duygu ve düşünce yamaçlarında ser­pilip geliştikleri çağlardaki tazelikleriyle alıp değerlendiriyoruz: Kimi neyle semâa kalkmaya hazırlanan bir Mevlevi gibi, kimi halka-i zikirde konsantrasyonunu tamamlamış bir serzâkir gibi, kimi cihanın kapılarını açmaya zor­layan bir cihangir gibi, kimi de dün­yaları aydınlatmaya namzet bir ilim, ir­fan meş’alesi gibi.. evet bir kere, hayallerimizde, o sihirli dünyaya fazla de­ğil yarım adım atıversek, tarihî te­varüslerimiz, bir bölümüyle bize İbn Haldun gibi konuşacak; diğer bir bö­lümüyle Evliya Çelebi gibi hikâyeler an­latacak; Bakî gibi bizleri söz zir­velerinde dolaştıracak; Şeyh Galip gibi şiirleştirilen ruh ve ma’nâ ikliminden bizlere demet demet güller sunacak; Fuzûlî gibi gönüllerimizi şiirin girdaplarında seyahat ettirecek; Nedim gibi duygularımızı nazmın fevvârelerine bin­direrek nefislerimize havailikler yaşata­cak; Mevlânâ gibi derinlik, Yunus gibi sadelik, Akif gibi samimiyet, Yahya Ke­mal gibi şiir soluklayacak.. Osman, Or­han ve Hüdâvendigâr gibi cihad ve gaza ruhundan nağmeler mırıldanacak; Fatih ve Yavuz gibi devletler muvâzene­sinde yerimizi almaya yürümenin âdap ve erkânını öğretecek.. hâsılı, çok sesli bir koro gibi bin senelik tarihimizin usârelerini getirip gönüllerimize boşaltacaktır.

Bu ruh ve ma’nâ atmosferinde ta­biatı düzene sokulmuş, şehirlerinin, ka­sabalarının, köylerinin mimarî durumu bir kere daha gözden geçirilmiş, fertleri, iman, aşk, vefa, ilim, san’at ve ahlâk gi­bi insanî değerlerle donatılmış bu dün­ya, yakın bir gelecek itibariyle, samimiyetle çarpan şen gönüllerin durağı, gerçekleşmiş millî emellerin meşheri, en engin muhabbet ve aşkların ırmağı, san’at ve san’atseverliğin otağı, iltifat­larla göğeren ma’rifetlerin ummanı, çi­çeğinin sözünü yerine getiren meyve­lerin bahçesi-bağı, beklentilerinde çev­relerini yanıltmayan hasbilerin son du­rağı, yürekleri birbirine karşı sımsıcak atan eşlerin, babalarına karşı saygıyla iki büklüm evlatların, evlatlarına karşı şefkatle tir tir titreyen ebeveynin vatan-ı aslîsi, ikametgâhı, hiç olmazsa uğrağı haline geleceğinde şüphe yok.

Evet, burası bir gün, herkesin bir­birini kendi gönlüne göre tartıp, ta­nıyıp, davrandığı, rûhî-bedenî, dünyevî-uhrevî görüp gözettiği, nasihat ve mo­rale ihtiyaç hissettiğinde birbirini hayırhahlıkla kucakladığı, yararlı sükûtları ve faydalı konuşmalarıyla birbirinin his­siyatına saygılı olduğu, şuurlu alâkala­rın, sımsıcak hüsn-ü niyetlerin ruhlan coşturduğu üfül üfül insanlık esen öyle bir koy haline gelecektir ki, orada ya­şama bahtiyarlığına erenler, orayı, dün­ya ve cennet ortası, her yanıyla bütün kirlerden arınmış, bütün sefaletlerden temizlenmiş; maddiyâtı, manevî ve ru­hanî şeylerden, malzemesi gözlerin gör­mediği, kulakların işitmediği ve tasav­vurların ulaşamadığı madde ötesinden sürekli ruhların uçuştuğu bir âlem ola­rak duyacak ve talihlerine tebessümler yağdıracaklardır.

Hiç şüphesiz böyle bir dünyada, ta­biat daha ruhanî.. ovalar-obalar daha bir uhrevî âsûdelik içinde.. yalnızlık aynı vuslat.. her şey birbirine karşı sımsıcak ve cana daha yakın.. hisler daha derin ve duyuşlar daha bir beka buudlu ola­caktır; atkılan ve kanaviçesi ruh ve ma’nâdan alınan böyle bir dünyada ömürler daha rantabl yaşanır; aşk u şevk gönüllerde birer humma gibi du­yulur; her şey inanmış insanların simaları gibi parıldar ve yer yer çevreyi sa­ran karanlıklar gözlerin karası gibi ışı­ğın en önemli rüknü haline gelir.

Böylesine içli, hülyalı ve şevkle tü­ten bir dünyayı, onun ruhundaki bir bü­yüyle, sanki içinde bulunduğumuz bu âlemde herhangi bir yere değil de, inançlarımızın enginliğinde duyduğu­muz bir ülkeye, bir saadet ülkesine, se­yahat ediyor gibi yürürüz şevk ü târâbla bütün bir yol boyu.. yürürüz gönül bağ­ladığımıza O’nun gösterdiği çizgide ve O’na ulaşma gayreti içinde. Ümit­lerimizle O’na dayanarak; beklentileri­mizi O’nun lütuf bahçelerinden dererek. Her şeyi olduracak, her şeye erdirecek O ise ümitsizlik de ne demek? Gül bahçesinde dikenden bahsetmek ayıp olmaz mı? Tavusun tüyleri arasına saksağan kuyruğu sokuşturmak da ni­ye?.

Bizler O’nun kapısında boynu tasmalı kapıkullarıyız -O bizleri bu duy­gudan ayırmasın- gayemiz de kendisini bize tanıtmasının vefa borcunu eda et­mektir. Sığındığımız kapı O’nun her za­man, herkese açık olan kapısıdır. Ka­pının önündekilere el uzatıp, onları içeri alacak ve gönülden-sırdan geçen bir uzun yolculuktan sonra her şeyi farklı görüp, farklı duyacağımız vuslat koyuna ulaştıracak da yine O’dur.