Mart 1983 · s. 7 · 8 dakikalık okuma
Toplum ve İrade
Mustafa Necmigil · Dr. · Sosyoloji

İnsan faaliyetlerinin çoğunda şuuraltı kendisini gösterir. Günlük hayatımızda yaptığımız birçok faaliyetin, meselâ yolda yürürken çevreye karşı davranışlarımızın şuurunda değilizdir. Bu davranışlar şahsın alışkanlıklarına, öğrendiklerine, ahlâk yapısına, yetiştirilme şekline bağlıdır. Onun içindir ki, insanın ani bir duruma karşı olan reaksiyonlarının hangi menşe'e dayandığını, o andaki durumla alâkalı psişik analizlerle (tahlil) değil de, derinlere giden bir analizle tesbit etmek en az hatalı olanıdır. Hareket ve konuşmalarımızın bir kısmı şuurlu bulunmaktan ziyade otomatikleşmiş bir şekilde şuuraltının mahsulü olarak karşımıza çıkar. Şuuraltı ise önceden kişinin toplum tarafından, farkına varmadan veya farkına vararak şartlandırılması ile oluşur. Hatta şahsiyet ve karekterimizin büyük bir kısmı, şuuraltının şekillenme tarzına bağlıdır. Şuurlu bir şekilde şuuraltını yönlendirmek, yeni kabullenmelerle eskileri ört-bas edebilmek her zaman mümkün olsa bile, şuuraltına tesiri ömür boyunca kendisini gösterir. İnsanın son durumu ile ilgili gerçek değerlendirme, onun şuurlu yapısını ortaya koymasıyla olabilirse de, onun şuuraltı yapısını hiçbir zaman gözden uzak tutmamak lâzımdır. Lâkin, burada irade çok büyük rol oynar. İradesi sağlam ve kuvvetli insanlar, şuuraltı ön-şartlanmaları nasıl olursa olsun, her halükârda şuurlu düşünmek ve hareket etmek kabiliyetindedirler. Zayıf olanlar ise, şuur seviyesi düşük, şuurlu hareket kapasitesi eksik olarak tezahür ederler ki; ekseriyetle şuuraltının yönlendirmeleriyle hareket ederler. Burada irade terbiyesinin önemi ortaya çıkıyor.
Şuur ve şuuraltı'nın insan davranışlarını yönlendirmede rol oynayan mühim faktörlerden birisi de vicdan'dır. Vicdan, birçok hayvanlarda da gözlenebilen (bakıcısının ölümüne sebep olan arslanın vicdan azabından nasıl intihar ettiği herkesce bilinir), düşünce ötesi manevi bir yapıdır ki, iç kontrol mekanizmasında önemli bir rolü vardır. İnsanlarda vicdan, aydın ve karanlık arasında dereceler alır ki, vicdanı aydın insanlarla karanlık vicdanlı insanlar her zaman tefrik edilebilirler. İnsanın vicdanı yapısını inkâr etmeye hiç de lüzum yoktur. Çünkü, şuurlu veya şuursuz, yapılan her hareketin sonunda bir "iç muhasebe duygusu" olarak iş gören vicdan her zaman kendisini hissettirir. "Sağduyu" olarak ifade edilen ve bütün insanlar için kabul edilen mefhum, vicdan için yetersiz kalmakla birlikte zamanımızda çokça kullanılmaktadır.
Psikologlar, insan zihninde şuuraltı ve şuur yapılarının yerini ifade etmek için, bir buzdağı misalini verirler ve buzdağının su içinde kalan kısmını şuuraltı, su üzerinde kalan kısmını da şuur olarak irade, vicdan, kalp, henüz açıklanamamış olan birçok duyguları kabul edersek, bu dağın üzerine bir buzdağı daha ilave etmemiz gerekir. Zihni bu şekilde üç bölümde incelemek devamlı tesirini, ama kısmîlik derecelerine göre ağırlığını görüyoruz. Burada insanın şuurlu olarak, şuurüstü yapılarını davranışlarında müessir kılması ile şuurlu veya şuursuz olarak, şuuraltı şartlanmaların tesirinde davranışlarda bulunması arasında insanlık dereceleri ortaya çıkar.
Şuuraltı zihin; hatıralarımızın, duygularımızın, yaratılışımızın kaynağı durumundadır. Duyulardışı idrak, telepati, sezgi, telekinezi, psikokinezi gibi kuvvelerin zihnin hangi bölümüyle ne derece alâkası olduğunu tam olarak bilemiyoruz.
Bunların bazılarının kaynağı şuuraltı-zihinde yatsa bile her zaman için şuurun tesiriyle yönlendirilmektedirler. Hipnotizmada ise, şuur belirli bir nokta ile meşgul edilmekte veya ondan izin alınmakta ve şuuraltına doğru olan doğruya hükmedilmektedir. Şuur, buna daha önce izin vermiş olduğundan, şahıs şuurlu iken dahi şuuraltına iletilmiş emirleri şuuruna ters düşse de yerine getirmektedir.
İnsanın bu zihnî hususiyetlerinden sonra da psikolojide içgüdü diye ifade edilen sevk edici güçlerden bahsedebiliriz: İnsanın, bir kendisine has, yani yaratılışından gelen sevkleri, bir de sonradan terbiye ve tecrübelerden kazanılan sevkleri vardır ki; bunların davranışlarımızda te'siri görülür ve şuurumuzun kontrolü altındadırlar. Kontrolden çıktıkları zaman ise, insanda nevrotik (asabî) arazlar hâsıl olur. Temel sevklerden biyolojik sevkler olarak; açlık, cinsiyet, acıdan kaçmak (korunmak), merak gibi arzular vardır; hissi sevkler olarak da; nefret, sevgi, korku gibi sevkler vardır. Bu her iki çeşit sevk de, hemen bütün canlılarda olan ortak hayat sevkidirler. Çünki, bu sevkler olmazsa, canlı hayatını sürdüremez. İnsanda bu temel sevklerdeki tezahür farkı, yönlendirmeye dayanır. Ve farklı olması da insanlığın bir icabıdır. Yani insan, nefretini, sevgisini, cinsî arzusunu, açlığını, kendini koruma hissini hiçbir zaman hayvan gibi tatmin edemez. Çünki onun şuur'u vardır, vicdan'ı vardır, kalbi vardır, mantığı vardır.. Yani o insandır. Kendisinde yaratılıştan varolan şuurüstü merkezleri kullanacaktır. Bir de şu vardır ki, hayvandaki sevklerin zuhuru çevre ile, beslenme ile doğrudan doğruya irtibatlıdır. Bir bakıma hayvanlar tabiatın içerisinde muayyen bir hayat tarzı yaşarlar. Halbuki insan, hür iradesi ve düşüncesi ile tabiatı kullanabilme, kendi çevresini kendisi oluşturabilme, insanlığını bilebilme ve koruyabilme gibi vasıflara da sahiptir. Temelde yatan üçüncü sınıf sevklere gelince içtimaî sevklerle karşılaşıyoruz. Başkaları ile olan münasebetler, itimad, muvaffak olma, kendini kabul ettirme isteğinden doğan sevklerdir ki; toplumda davranışlarının biçimlenmesi daha müessir bir rol oynar. Çocukluktan beri ve hatta bir ömür boyu devam edebilecek tarzda toplumun şartlandırmalarına bağlı olarak şekillenen bu üçüncü grub sevkler, bazı içtimaiyatçılar tarafından değerlendirilmekte, çoğu zaman da reklamcılar ve modacılar tarafından istismar edilmektedir. Şahıs, ençok meşgul olduğu şeylerin, en çok duyduğu sözlerin, en çok okuduğu kitapların, en çok gördüğü davranışların tesirindedir. Çevrenizdeki insanların davranışlarına bir bakınız. Onları ya bir filmde gördüğü ve benimsediği davranışları taklid ederken veya büyük insanlar olarak tanıdıklarını taklid ederken ve toplumda mevki sahibi olanlara benzemeye çalışırken göreceksiniz. O, taklidini gittikçe başarıyla uygulayacak ve taklidi, sonunda kendi davranışlarından bir davranış halini alacaktır. Şahıs sevmediği insan ve davranışların, beğenmediği eser ve düşüncelerin tesirinde de kalır. Çünkü şuuraltı onlara daima kapı açmakta, hafıza her zaman çalışmakta ve şahıs farkında olmadan o fikirler söz veya davranış halinde açığa çıkmaktadır. Bu durum, şuuraltının ve insanın fıtrî yapısının gereğidir. Bu fonksiyondan kaçılamayacağına göre, istenmeyen davranış ve sözlerin tesir sahasından kaçınılmalıdır. Zira şekille veya sözle yapılan sürekli telkinler bir zaman sonra içtimâî hipnotizma gibi netice vermesi bir gerçekdir. Yani herkes farkına varmadan şartlanmıştır bir hareket veya anlayışa.. Eğer toplum bu yüzden bir gayyaya doğru yuvarlanır hale gelmişse, kurtarma şansı da çok çok azalmış demektir. İçtimaî hipnotizma derecesinde tesirli olan umumî telkinlerinden kurtulabilmek ise, çok az kimselerde ve iyi - kötü, hayır - şer, sevap - günah tefrikini yapabilecek hale gelmiş; iradesi kuvvetli, davranışları şuurlu, vicdanı aydın insanlarda görülmektedir. Toplumun beyni ve pazusu sayılan bu kudsîler ordusuna, içtimaî vicdanı uyarmak için çok büyük vazife düşmektedir.
Şimdi biraz da zihin - beden münasebetinden girerek mevzuun ehemmiyetini belirtelim. Şuuraltı - beden irtibatından ötürü, sağlıklı ve şuurüstü ile uyum halinde bulunan bir şuuraltı sıhhatli bir bedenin sebebi olacaktır. Uyumsuzlukta ise bedene akseden arazlar ortaya çıkacaktır. Bazı bedenî hastalıkların dahi telkinle, inançla tedavi edilebilmesi (en basit bir misal, siğil) şuuraltının bedenle ne denli irtibatlı olduğunu gösterir. Sağlıksız zihinlerin kötü faaliyetleri neticesi meydana gelen psikonevrozların, şuurüstünün yönlendirilmesi ve şuuraltının yeniden şartlandırılması ile tedavileri mümkün olmaktadır. Organik hastalıklarda da yine zihin kontrolü ile vücudun bütün koruyucu güçleriyle gevşemiş bir hale getirilmesi, tedavi şansını artırabilir. Müdafada asker olmayınca düşman güçlerinin yapacaklarını şaşırması gibi bir şey bu. Şifa bulması mümkün olmayan hastalıklarda ise, yine şuuraltı şartlandırmalarla, tabii şuurüstünün önceden teslimiyeti şartı ile, hastanın hastalığa ve acıya katlanma gücü artırılabilir.
İdio - motor (düşünce - hareket) reflexler ile, aşırı derecede faal, rahatsız, sarsıntılı bir zihin kas gerginliği sonucunu doğuracak: aşırı ve rastgele gerilmelere sebep olacaktır. Meselâ üzüntü, alında ve yüz hatlarında bir değişikliğe sebep olurken, öfke dişlerin ve yumruğun sıkılmasına, sıkıntı mide ülserine sebep olmaktadır. Bunlar, en açık misallerdir. Vücudun diğer kaslannda da, bu tür anormal kasılmaların olacağı düşünülürse, İdio - motor reflexle zihnin vücuda nasıl tesir ettiği daha da iyi anlaşılır. Tabii ki, buna karşılık beden kaslarının gevşemesi de zihnî rahatlığa, sâkinliğe sebep olabilecektir.
Temel sevklerin anormal şekli olan nevrotik sevklerin üzerinde de biraz durmak gerekir. Sevmek ve sevilmek normal bir sevk iken, çevresi tarafından az sevilen insanlar, bu psikolojik baskı altında anormal bir davranışa yönelirler ki, kendini beğendirmek üzere teşhir etmek için imkânlar aramak şeklinde belirti verebilir. Çocuklarda bu, çeşitli haylazlıklarla tezahür eder. Kuvvetli olmak isteği de normal hudutlarda her insanda vardır. Ama devamlı ezilen insan veya insanlar topluluğunda, neticede kendini, isyankârlık ve çevreye zarar verme şeklinde gösterebilir. Bu gibi durumlarda sebebi ortadan kaldırmak dahi tedavi için yeterli olabiliyor. Yani insanların sevildiği ve her insana istisnasız şahsiyet tanındığı, insanların ezilmediği, sömürülmediği, kula kul olunmadığı ve yine "insanların bir tarağın dişleri gibi müsavi olduğu" bir toplumda yukarıdaki psikolojik arazların ortaya çıkmayacağı da burada anlaşılmış oluyor.
Şuuraltı mekanizmasının işlerliği ile alâkalı bâriz bir misal verelim. Günümüzde moda halinde yaygınlaşan açık - saçık filimler, resimler ve davranışların çocuklar üzerindeki tesiri ileride arazların ortaya çıkmasına bakın nasıl sebep oluyor. Çocuk, daha muhâkeme kabiliyeti tam gelişmediğinden, o hareket ve görüntülerin tesirinde kaldığının şuurunda olamıyor ve bir müddet de bunu açığa vurmuyor. Ama ne zaman içinden cinsî sevkler gelmeye başlıyor, işte o zaman şuuraltına önceden yerleşmiş olan tablolar şuur seviyesinde gerçekleşmek istiyor. Eğer bunun gerçekleşmesine toplumun baskılan veya çocuğun inançları mânî oluyorsa ve iç ve dış tenbihler (uyarılar) de halâ devam ediyorsa, şuuraltının kendisini devamlı meşgul etmesi, kişiyi çeşitli tatmin yollarına sevkediyor. Şuuraltının bu şekilde anormal tablolarla yüklü olması, aynı zamanda kişinin erken psikolojik cinsî olgunluğa ermesine de sebep oluyor. Eğer kişi irade zayıflığında veya marazî anlayış ve düşüncelerin tesirinde kalarak şuuraltından gelen bu istekleri "tabiî" kabul edip buna set vurmamak gerektiğine inanırsa, o zaman her türlü isteğini hür olarak tatmin etmesine mânî olan herşeye karşı gelir ve toplumca sapık olarak nitelendirilen bir kişilik ortaya koyar. Ama o, bunun farkında değildir.
Genç adam daha da ileri giderek çekirdek - aile gerçeğini görmezlikten gelecek ve aile müessesine de karşı çıkacaktır. Böyle alabildiğine serbestiyet isteği ise, onun gücünün sınırlılığı dolayısıyla, enerjisini çabuk tüketmesine veya anormal boşalmalara sebep, olacak; bu noktada duygu ve cisim tenasübü olmayacağı için de doyumsuzluktan ötürü psikolojik buhranlara dûçâr olacaktır. Çünki arzuların sınırsızlığı karşısında, güçler sınırlıdır. Hayvanlardaki bu arzu - güç dengelemesi yaratılıştan çevre ile ayarlanmıştır. O halde insan, şuurlu bir varlık olarak bu dengeyi kendisi kurmak mecburiyetinde değil midir? Çözüm olarak karşı cinsler arasındaki aşırı ve anormal tenbihlerin ortadan kaldırılması teklif edildiği zaman ise, o genç adam, buna da karşı çıkacaktır. Çünkü bunun artık günümüzde mümkün olamayacağına ve olmaması gerektiğine inanmaktadır. Duyguların normal yoldan, yani bizce meşru yoldan tatmini varken ve aslında "bu meşru dairedeki zevklerin keyfe kâfi geldiği" bilinirken, gencin bu denli aşırı serbestiyetteki direnişi, onları bu şekilde şartlandıran toplumun bir günahıdır..!
Mustafa Necmigil