Aralık 1998 · s. 503 · 10 dakikalık okuma
Tevhid-2
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Tevhidi, mahiyet ve sıfatlardan mücerret bir vücûd olarak kabul eden Aristo, İbn Sînâ ve Nasîruddin et-Tûsî gibi mütefekkirler, kendilerinden sonra daha farklı şekilde sistemleşip devam edecek olan monizm inhirafına kapı aralamış ve pek çok batıl cereyanın doğmasına vesile olmuşlardır. Tevhidde hulûl ve ittihada sapanlar ise -bunun neoplatonizm cereyanı ile İslâm ilâhiyatına bulaştığı da söylenebilir- varlığı, Hazreti Vâcibu’l-Vücûd’un mütemâdi tezâhürü ve eşyayı da âdetâ O’nun aynı gibi görerek “tevhid” dedikleri aynı noktada şirke girmişlerdir. İlahî sıfatları inkâr eden Kaderiye ve Cehmiyenin Allaha acz isnad etmeleri ve insan iradesini ilahlaştırmaları açıktır ve dalaletleri de izahtan vârestedir. Hele insanı, eli-kolu bağlı, kaderin kâhir rüzgârları karşısında savrulup duran çer çöp telâkkileriyle ele alan Cebriyenin hâli, aklın bedâhetine bütün bütün ters olmanın yanında Allaha karşı da en büyük bir iftiradır. İşin doğrusu, bütün bu cereyanların hemen hepsinde bir dâne-i hakikat bulunsa da müntesipleri ifrat ve tefritlerle inhiraflardan kurtulamamış ve ortaya attıkları düşüncelerle de arkadan gelenlere bir sürü kayma noktaları hazırlamışlardır.
Bize gelince;
peygamberlerden duyup öğrendiğimiz, onların doğru varislerinin beyan, tavır, iç
müşahede ve keşifleriyle ikinci kez tanıyıp zevk ettiğimiz, görüp şahit
olduğumuz tevhid; Yüce Yaratıcı’nın rubûbiyet ve mârufiyeti, bizim de ubûdiyet
ve mârifetimiz açısından Kur’ân ve Sünnet-i Sahîha’nın ısrarla üzerinde durduğu
ana temalardandır. Kur’ân ve Allah Rasulü, sık sık Cenâb-ı Hakkın zât, sıfât,
esmâ ve ef’âlini, keyfiyeti meçhul “arş” üzerinde istivâsını, enbiyâ-yı izam ve
rusül-ü fihâmla konuşmasını, keza istediğine, kendiyle konuşma imkân ve
şerefini bahşetmesini pek çok yerde zikreder ve O’nun hayatını, ilmini,
sem’ini, basarını, kudretini, iradesini, kelamını, yaratmasını, öldürmesini,
öldürdükten sonra diriltmesini, rızık vermesini sürekli hatırlatır ve tevhidi
bütün bunların hepsine bağlayarak bizi böyle bir kabul ve iz’âna çağırır. “
ayetinden İhlas Sûre-i Muazzaması’na kadar hemen bütün Kur’ân’da O’nun
rubûbiyet mazmununun bir nabız gibi attığını, O’nun vücûd ve rubûbiyet
nurlarının bütün eşyâ ve hâdiselerin çehresinde yıldızlar gibi her zaman
parıldayıp durduğunu görmek mümkündür. Rubûbiyet dairesinin bu ihtişamını görüp
sezen her vicdan, bu geniş ve şümullü rubûbiyet tablosu veya iç içe rubûbiyet
tabloları karşısında, derin bir ubûdiyet şuuruyla gerilime geçer ve “böyle bir
tevhid-i rubûbiyet şöyle bir tevhid-i ulûhiyet ister” diyerek:”
âyetlerini okur ve vicdanında tevhidi rubûbiyetin dört mertebesini birden
duyarak iki büklüm olur
hitâbına “lebbeyk” çekerek temkine geçer..
“ tembihiyle O’nun ezeli rubûbiyeti
karşı lâyezâlî bir ubûdiyet şuuru mesajını alır..
fermanından O’na tahsis-i nazarın esas olduğunu anlar..
“
sûresini, başının üstünde bir bayrak gibi dalgalandırır, bütün mâsivâya karşı
tavrını ilan eder..
le fıtratının gâyesini haykırır ve bu yüce gâyeyi yerine getirme hususunda da
fevkalade bir mahviyet, tevâzu ve tezellülle her şeyi O’ndan beklediğini
itirafta bulunur., ve ulaştığı bu hitap makamı ve kurbet ufkunun hakkını edâ
sadedinde, birbiriyle iç içe iki
mertebe tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafını “
“talebiyle tavzih eder pekiştirir.. bu pozitif istid’âdan sonra
cümlesiyle bu isteğin negatif buudunu beyanla da hassasiyet ve titizliğini
ortaya kor ve günde ortalama kırk defa tevhid-i rubûbiyetten tevhid-i ulûhiyete
ve bu gerçeğin azametiyle de tevhid-i ubûdiyete koşarak “ahsen-i takvîm”e
mazhariyetinin hakkını ed etmeye çalışır. Hulâsa; Kur’ân-ı Kerim’in tevhid
hakkındaki beyanı fevkalade açıktır. O’nun emrettiği tevhid hem “tevhid-i
rubûbiyet” hem de “tevhid-i ulûhiyet”tir. Sürelerin en uzunu olan Bakara Süre-i
Celilesi’nden en kısa sürelerden sayılan Süre-i İhlas’a kadar hemen her sürede
açık kapalı tevhid takrir edilir. İhlas Süresi’nde bir yandan tevhid-i ulûhiyet
takrir edilirken diğer yandan da Cenab-ı Hakk’ın kemal sıfatlarıyla muttasıf ve
noksan sıfatlardan da münezzeh olduğu vurgulanır. Kâfirün Süresi ise, açık bir
netice olan ibadet ve perestişin Allah’a yapılacağını ihtar eder ve bizi tam
bir tevhid-i kıbleye çağırır. Aslında, ciddi bir tetkike tabi tutulduğunda
görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhid yörüngesi üzerinde
yürümektedir. Evet, O’nda, Allah’tan, Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden
haber veren âyetler “tevhid-i ilmî-yi haberî”ye meşhur ifadesiyle “tevhid-i
ulûhiyet”e delâlet eden beyanlardır. Eşi, şeriki, zıddı, niddi olmayan Mâbud-u
Mutlaka ibadete ve O’ndan mâadasını da “
fehvasınca mâbudiyetten azle delâlet eden fermanlar da, “tevhid-i irâde-i
talebî”, mâruf ifadesiyle “tevhid-i rubûbiyet”i gösteren delillerdir.
Diğer bir yaklaşımla, tevhid-i rubûbiyet veya tevhid-i ilmî, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın haber verdiği hakikatleri tasdik; tevhid-i amelî veya tevhid-i ulûhiyet de emrolunan şeyleri emrolunduğu çerçevede yerine getirme ve yasaklanan şeylerden de içtinab etmekten ibarettir. Tevhid-i ilminin tamamiyeti, Zât-ı Bârî’yi kemal sıfatlarıyla muttasıf bilip noksan sıfatlardan da tenzih etmekle gerçekleşir; tevhid-i ameli ise, böyle bir Zât-ı Ecell-i Alâ’ya ibadet etmek, muhabbet duymak, O’na karşı ihlaslı davranmak ve havf u recâ dengesini korumakla tahakkuk eder.
Pratik olarak
gerçekleştirilebildiği takdirde potansiyel intihâ sayılan, hâlihazırdaki durumu
itibarıyla hak yolcusunun ibtidâ televvünlü bütün seyahatleri, deliller,
bürhanlar ve âfâki-enfüsî müşâhede ufkunda cereyan eder. Deliller, bürhanlar,
âfâkî-enfüsî müşâhedeler tevhidin en sağlam ayaklarıdırlar; her sâlik, seyr-i
sülûk-i ruhanîsinin hemen her merhalesinde, bunların iş’ar ve işaretlerini
makamıyla münasebet içinde imtisas eder, değerlendirir; değerlendirmelerin daha
engin yorumlara, duyuşlara açılması ölçüsünde de delilde aynı medlûlü duyar..
şahitte “ bî kem u keyf” meşhûda ulaşır.. ve peygamberlerin sundukları
mesajları, keşiflerin, zevklerin, vicdânî duyuşların gökler kadar engin
atmosferinde, medlûl, meşhûd ve müberhen öncelikli; hattâ âdetâ, delilden,
şâhitten, bürhandan âzâde kalmış gibi duygular üstü duymaya, görmeler üstü
görmeye, işitmeler üstü işitmeye başlar ve
ufkunda ulvi ve nezih bir temaşa zevkine erer. İşte, âfakta ve
enfüste görülüp sezilen bu delil ve şahitler sayesinde, Allah’ın eşya ve
hadiseler üzerinde hususî mührünün nümâyân olması demek olan bu tevhid
telâkkisi objektiftir ve herkese açık bir marifet ufkudur. Böyle bir kabulün
inkişâfıyla, zâhiri sebeplerin gerçek mahiyetlerinin ortaya çıkması ve bütün
esbab ve illetlerin Hazreti Müsebbibü’l-esbab karşısında mütelâşi olup gitmesi,
aklın iç diyalektiğinin tamamen sükût etmesi ve artık delil, şahit, bürhan
değil de, bunlarla hâsıl olan mânânın bir işrakla noktalanması ise, haslara ait
bir tevhid tezahürüdür.. derinlik ve televvünü de halin ve zevkin enginliğine
bağlıdır. Böyle bir noktayı ihraz eden sâlik, artık emareler ve işaretlerle
değil de, vicdanındaki duyuş, seziş ve işrak sayesinde deliller ve işaretlere
terettüp eden hususî iltifatlara müstağrak yaşar, iş’arlar, işaretler üstü
Hazreti Şâhid-i Ezelî’nin onun içine attığı ışıkta hep nur düşünür, nur
konuşur, nurla oturur-kalkar ve Hazreti Münevvirü’n-nurun sübühât-ı vechiyle
sürekli mahmur dolaşır. Deliller, bürhanlar, onun hâlinin dilini kullanma
inkişafına erince, bir mânâda o da artık ne delil dert ne tevekkülde hâricî
sebep arar ne de başka vesileler arkasında koşar; aksine, her şeyi O’nunla
bilmeye, O’nunla görmeye, O’nunla tanıyıp O’nunla sevmeye ve görüp duyduklarını
O’nunla marifete, aşka, şevke, cezb u incizaba çevirmeye başlar ve ömrünü
“cem”, “fark” arası gel-gitlerin dalgaları arasında sürdürür durur.
Bu nokta, her şeyin Hazreti Vacibü’l-Vücûd’a, ayne’l-yakîn seviyesinde zuhûr makamı olması itibarıyla, zâhirî sebepler bütün bütün silinip gitmeseler de, saâdet ve necat gibi önemli meselelere sebep olmaları görünümünü yitirir ve matlaşırlar. İman, tasdik, marifet, muhabbet gibi bâtınî sebeplerin duyuluş ve hissedilişleri daha bir artarak ve derinleşerek devam eder. Onun içindir ki hakiki bir hak yolcusu, seyr-i sülûk-i ruhanide terakki ettikçe, ibadet ü taata karşı şehvet ölçüsünde bir düşkünlük göstermeye başlar.. marifet ve muhabbeti arttıkça, dua ve münacatlarıyla coşar ve Hak dergahının her zaman şakıyan bir bülbülü halini alır; oturur-kalkar ve kalbinin diliyle hep O’nu mırıldanır. Ama, ne burada durup öteleri temâşâ etmesi, ne de kuşlar gibi göklerde kanat çırpıp mesafelerle savaşması, onun mebde’den müntehâya mahviyet, tevâzu ve hacâlet içinde sürdürdüğü kulluktaki temkin ve ahengine asla tesir etmez.
Hazreti
Vacibü’l-Vücûd’un zatına tahsis buyurduğu tevhide gelince; o, evvelâ enbiyâ,
sonra da asfiyâya mahsus bir mazhariyettir.. ve bizim için böyle bir marifet ve
zevk ufkunu tam idrak edip duymak da imkansız gibidir; zira o, Rabb’in, kendi
rubûbiyetine şayeste
ve
gibi
ayetlerle ifade buyurduğu “tevhid-i tamm”ı erbâbının dupduru gönüllerine
ifâzası ve onlara gönül dilleriyle bunu seslendirme imkânını bahşedip hususî
bir tevhidle şereflendirmesi; şereflendirip o engin ihsanlarını, onların
aczlerinin çehresinde daha bir derinleştirmesi, sonra da bu incelerden ince
hususu. ![]()
gibi sözlerle bir marifet mülâhazası, bir ibadet şuuru, bir acz u fakr tavrı,
bir şevk u şükür iştiyakıyla ifade ettirmesi büyük bir mazhariyettir. Ve
onlardan olmayanın da bunu kavraması mümkün değildir. Nasıl mümkün olabilir ki
bu, hususî bir mevhibedir ve hangi şart-ı âdiye bina edilirse edilsin, Hazreti
Vehhâb’ın bir atıyyesidir; O’nun atıyyelerini de ancak matıyyeleri yüklenir ve
temsil eder.
Böyle bir tevhidi kâmil mânâda ancak enbiyâ-yı izam ve asfiyâ-yı fihâm efendilerimiz duyup hissedebilirler; hissedebildiklerinin de ancak mezun oldukları miktarını fâşedebilirler. Asfiyâ o vadide her zaman at koşturur, kapalı motif ve sembollerle -hadlerinin elverdiği ölçüde- onu soluklamaya çalışır; daha gerilerdeki evliya ise, gerektiğinde onu kelâmı nefsiyle mırıldanır; ama bunların hepsi de, gereksiz yere hal ve zevk ifşasından fevkalade sakınır, hatta fâşetmeyi ulûhiyet haysiyetine karşı irtikab edilmiş bir hata sayar ve ağyara sır vermiş olmadan ötürü tir tir titrerler.
Her halde
böyle bir konuda, enbiyâ-yı izamın mesajlarını yeterli bularak, mevzuu onların
idrak ufkuna göre seslendirip
itirafıyla hakikatin ilmini ve ehassü’l-havâssın tevhid
telâkkisini Allah’a havale etmek en selâmetli yol olsa gerek.
İster akide açısından, ister tasavvufi zevk ve hâlin ifadesi olarak tevhidi en zirvedekilerin mülâhâzası içinde düşünürken dahi, kat’iyen Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ın rehberlik ve daire-i irşadının dışında kalmamaya çalışmak bir esastır; zira O’nun mişkât-ı nübüvvetinin dışında, en parlak ışıkların, en engin zevklerin ve en derin mârifetlerin dahi nefsanî birer zevk ve yalancı birer ziya olmaları ihtimalden uzak değildir.
Çelebizâde Abdülaziz Efendinin, İbrahim Hakkı Hazretlerinin: “Hüdâ Rabbim nebim hakka, Muhammed’dir Rasûlullah” şeklindeki manzum akidesi türünden “Gülşen-i Niyaz”daki mevzûn ifadeleri hem akide kitaplarındaki geleneğe hem de asfiyâ telâkkisine uygun olması itibarıyla, bu faslı o manzum sözlerle noktalamak istiyoruz:
Vahdet-i zâtı eyleyüp tahkîk.
Etmişimdir sıfâtını tasdîk.
İlim, kudret, hayat, sem’ u basar,
Zât-ı pâkinde oldular muzmer.
Gerçi zâtla kadîm oldu sıfat,
Ne sıfât zâttır ne de gayru’z-zât.
Aceze’l-vâsıfûne an sıfâtik,
Ma arafnâke hakka ma’rifetik.(21)
Ehadiyette yok şebîh ü nazîr,
Mülkte hâcet-i müşîr ü vezîr..
Ne arazsın ne cism ü cevhersin,
Ne müteşekkil ne musavversin.
Yâni min haysü zatihi’l-akdes,
Sıfât-ı Hak hemîn tecerrüd bes.
Sende yoktur eyâ Semî’ u Mucîb,
Hadd ü add ü tecezzî vü terkîb.
Sana nisbetle yâ Aliyye’ş-şân,
Ne zamâna itibarı var ne mekân..
Olmadı yok o ihtimal yine,
EkI ü şurb ü libas ü nevm ü sine.
Paktır dâmen-i celâlet-i Hak,
Şehvet isnad olunmadı mutlak.
Fer’ ü asl ihtimalin eyledi sed,
Âyet-i “lem yelid ve lem yûled”.
Lem yezel ü lâ yezâlsin bîşek,
Safha-i dil bu itikada mihenk.
Hem evvelü bidâyet Ol’dur Ol.
Âhirü nihâyet de Ol’dur Ol.
Muhdis-i âlem O Zât-ı Kadîm,
Hem masnû-ı feyz ü fazl-ı amîm.
Eser-i sun’u âlem ü âdem,
Hükm-ü vefkıncedir vücûd u adem.
Emr-i “Kün” le zuhûr etti tamâm,
Ulvî vü süflî cümle-i ecrâm.
Etmeseydi eğer feyz-i vücûd,
Bilinmezdi resm ü râh-ı şuhûd.
Hâlık-ı hayr ü şer cenâbındır,
Hem masdar-ı her fiâl bâbındır.
O’dur merkez-i hatâ vü sevâb,
O’na vâbestedir sevâb ü ikâb.
DipNotlar(1) “Allah o İlâh’tır ki kendisinden başka ilâh yoktur.Hayy’dır,Kayyûm’dur.Kendisini ne bir uyuklama , ne uyku tutamaz.Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur.”(Bakara, 2/255)
(2) “De ki: ‘Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın’…”(Al-i İmran, 3/26)
(3) “O’dur Rahmân, rubûbiyet arşına istivâ eden, kâinata hükümran.”(Tâhâ, 20/5),
(4) “Elif, Lâm, Mim.Allah o İlâhtır ki kendinden başka ilâh yoktur.Hayy O’dur ,Kayyûm O’dur.”( Al-i İmran,,3/12)
(5) “De ki:’Her türlü ham O Allah’a mahsustur ki, asla evlad edinmemiştir’…..”(İsrâ, 17/111)
(6) “Ey insanlar! Hem sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz….”(Bakara 2/21)
(7) “Sana ölüm gelip çatıncaya kadar Rabbine ibadet et”(Hicr 15/99)
(8) “Biz sana Kitab’ı gerçeğin tâ kendisi olarak indirdik.O halde sen yalnız Allah’a ibadet et!”(Zümer 39/2)
(9) “(Allahım!)Sana isyan edeni biz terk ederiz. ”
(10) “De ki:Ey kâfirler! Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem…”(Kâfirûn, 109/1-6 )
(11) Keyfiyeti meçhul ,idrak edilemez ve misallendirilemez.
(12) “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahit bizzat Allah’tır….”(Al-i İmrân, 3/18)
(13),(14),(15) “Allah o İlâhtır ki kendisinden başka ilâh yoktur. Hayy’dır, Kayyûm’dur …”(Bakara, 2/255 )
“Allah‘tır gerçek İlâh! O’ndan başka yoktur ilâh…” (Haşr, 59/22)
“Muhakkak ki Benim gerçek İlâh. Benden başka yoktur ilâh. O halde sen de yalnız Bana ibadet et.Beni anmak için namaz edâ et.”(Tâhâ 20/14)
(16),(17),(18) “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’ruf!”
“Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bud!”
“ey her dilde meşkûr olan Allahım,Sana hakkıyla şükredemedik!”
(19) “Ey mezkûr,Seni hakkıyla zikredemedik!”
(20) İdrakten aciz kaldığını itiraf etmek gerçek idraktir.
(21) Erbâb-ı lisan Seni vasfetmekten acizdir.Seni hakkıyla bilemedik.