Sızıntı Arşivi

Ekim 1981 · s. 2 · 5 dakikalık okuma

Tevbe

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvazeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’tan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun gazabın­dan lütfüne, nisabından rahmet ve inayetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hisablaşması şeklinde tarif etmek de mümkündür. Yani, nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi günahın karşısına dikilip ona ge­çit vermemesidir tevbe.

Günah, muvazenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse, tevbe, usulüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifade ile, günah vicdanın muvakkat bir mûrakabesizliğinden, ruhun aldığı yara ise, tevbe; kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi, ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna gö­re, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki ahenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah erozyonlarının; ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe”ile çimenlendirmek ve o, erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne-yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir!. Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak seviyede, âh u eninlerle yapmaya muvaffak olabilseydik!

Evet, tevbe, böyle erkekçe bir dönüşün adıdır. Aksine, her söz yalan, her davranış da bir aldatmacadır... Çünkü günahla fevtedilen şeyler giderilmedikten ve zamanın günah (kare)sindeki boşluk doldurulmadıktan;hislerde ürperti, ruhta ızdırab, gözlerde yaş belirmedikten sonra, işlenilen kötülüklere karşı nedamet duyduğunu iddia etmek, tutarsız ve kabulden uzaktır.

Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse hem Hak katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh böyle bir günahın tevbesi de ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i ictimaiyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kabil olacaktır, yoksa içtimaî bünye korkunç hafakanları içinde, güm güm gümlerken, onu bu hâle getirenlerin, “nadim ve pişman oldum” demeleri, sadece bir aldanma ve al­datmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü, milletin her fer­dine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla de, iç çekişmeler sürüp gidecek ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin, dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça artacaktır. Zira bir toplumun dirlik ve düze­ni, yani ilahî terfikin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birebirleriyle sulh olup ih­tilafa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve böylece içtimaî ufku ihtilaflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada “Rûhullahın” esrarına bağlı sadık bir havarî olmaya vabestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi alkışlamak ve her fedakârlığa temenna durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yarala­rımızın sarılmasında, bundan daha mücerrep bir ilaç ve daha objektif bir usul bulmak da bugün için hemen hemen imkânsız gibidir,

Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımı­zı çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın veballerin altından sıy­rılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysa ki, ferdî günahlar için, böyle kestirmeden bir sıçrayış ve nedamet yetse bile, toplumla alâkalı cürümlerde, daha sahici, daha Özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç vardır.

Ah bu zahmetten kaçış ve beleşçilik!..

Toplumu meydana getiren her müessese tevbe etmeli ve tevbesi de, kendini bitiren, tüketen ihmal ve hataları kavrama ve onları telâfi etme şeklinde olmalıdır.

İdarî kadro, kendi cürüm ve günahlarını sezerek, onlara karşı tam vaziyet almak suretiyle tevbe etmeli, kendini yenilemeli ve dirilmelidir. Yoksa ellibin defa evrilse, çevrilse, değişiklik görse bile bir çuvaldız boyu yol alamayacaktır. Bin nefrin, derdi derman görenlere! Ve bin nefrin, defa­larca aynı şeylerle aldananlara!..

Adlî teşkilât, hakkaniyet ve isabetli kararlarıyla kanatlanır ve gökler ötesi saltanatlara namzet olur. O, adalet soluduğu sürece, saatleri yıllar sayılır Hak’ın katında. İsabetsiz kararları karşısında ızdırap duyup, iki büklüm olduğunda da, bundan geri değildir. Bir de onun Hak’ın üstünlü­ğünü hiçe sayıp, kuvveti hâkim kıldığı, hakkı kuvvete boğdurduğu anları vardır ki, O, o haliyle, affedilmez ve tevbesizdir...

Maarif teşkilâtı da öyledir, maarif, milli duygu ve düşüncenin havarisi ve koruyucusu olduğu sürece, takdire lâyık en mübeccel bir mües­sesedir. Sapık ve çarpık ideolojilere yüzüverdiği müddetçe de, harami­lerden daha haramîve mücrimlerden daha mücrimdir. Yabancı ve tahripkâr düşüncelere karşı, tam ve ciddî tavır alacağı ana kadar da bağışlanamaz ve tevbesizdir

Bütün siyasî kuruluşlar ve gayri siyasî fertler ve cemaatler; hatta dü­şünürler, yazarlar ve mürşitler, nefislerine ve hiziplerine muhabbetten dola­yı, inhisara sapmış ve böylece, kendi dışlarında kalan hak-ehline düşmanlık beslemişlerse, büyük günah içindedirler ve teker teker tevbe etmeleri farz­lar ötesi farzdır.

Evet, bütün bu fert ve müesseseler, bir kere daha kendilerini kontrol etmeleri ve alabora olan millet vapurunda, kendi hisselerine düşen hata, günah ve ihmalleri görmeleri, sonra da bunun telâfisine gitmeleri mutlaka elzemdir. Yoksa bugüne kadar olduğu gibi, günahlara hep dışta namzet ararsak ve hep karşı tarafı karalamaya devam edecek olursak maazallah altından kalkamayacağımız badirelerin içine girilmesi ve silinip gitmemiz kaviyyen muhtemeldir.

Evet, bizler en büyük günahı, herkesi suçlu ve kendimizi masum gör­mek suretiyle işledik. Bu anlayıştan kurtulamadığımız sürece de, içtimaî atmosfer sertleştikçe sertleşti ve birbirini takip eden parçalanmalar hep hız kazandı. Binaenaleyh, bu milletin mukadderatıyla maddî ve manevî alâkalı görünen bütün ruhlar ve kendini bu millete adamış bütün hasbî gönüller bir kere daha dize gelerek tevbe etmelidirler:

Makam ve mansıb sevdasına kapıldıklarına; hizip sevgisiyle kör-sağır olup inhisara saplandıklarına; binbir paradoksla nesilleri kalpsiz ve ruh­suz bırak di ki arma; teğallüp ve tahakkümlere gömülüp hakkı kuvvette gör­düklerine; düşüncelerine ters gelen şeyler, ilâhî soluklarla beslenmiş dahi olsa, ona karşı savaş ilan ettiklerine; şahsî çıkar ve menfaatlere dilbeste olduklarına; yalan, tezvir, aldatma ve iğfale girdiklerine; hedeflerine varabilmek için her vesileyi, meşru saydıklarına ve her devre uyma eğili­minde bulunduklarına... Evet, bütün bunlara tevbe edip insanlık adına son bir kere daha yemin ve Peymalarını yenileme mecburiyetindedirler.

Ne mutlu, günahlarını idrak edip tevbeye koşanlara! Ne mutlu, nef­sine karşı sert ve acımasız, başkalarına karşı -hak ehli başkalarına karşı-müsamahalı ve affedici olanlara!