Sızıntı Arşivi

Ekim 1981 · s. 6 · 4 dakikalık okuma

Gözler

Ramazan Bilgin · Anatomi

Son yıllarda büyük bir ilerleme kay­deden tıbbın yeni yeni keşiflerine rağmen, vücudumuzdaki organların yapı ve faaliyet­leri hakkında bildiklerimiz “çölde bir kum tanesi” veya “okyanusta bir damla” ol­maktan öteye geçememiştir. Yapılan her keşiften sonra yeni yeni bilinmeyen ve çö­züm isteyen sırlar ortaya çıkmış, ilim, me­rak ile yeni buluşların ufuklarına yönel­miştir.

“Her canlının vücudu bir saray gibi­dir, insan vücudu ise bu sarayların en muh­teşemi ve en mükemmelidir.” Vücudumuz­da tıpkı bir saraydaki koruma muhafızları gibi “muhteşem bir ordu” vardır. Bu ko­nuya dergimizin yirminci sayısında temas etmiştik. Bu yazımızda da vücud sarayının binlerce esrarengiz organlarından biri olan gözlerimizi ele alacağız.

Her şeyi gördüğümüzü zannettiğimiz gözlerimizle, mevcudatın ancak milyonda beş veya altısını görebiliyoruz. Çok mükemmel surette yerleştirilen altı adet kas sayesinde, sağa sola ve yukarıya-aşağıya hareket eden bu organlarımız ne ga­riptir ki, “sırf görmek için yaratıldığı hal­de, kendisini bile görmekten acizdir.”

Bir ceviz kadar büyük olan gözlerimi­zin beyinle arasında milyonlarca elektrikî bağlantı olup; bunlar, aynı anda bir buçuk milyon bilgiyi beyne ulaştırabilirler. Ve yine ne gariptir ki, büyük bir caddede, hem de içlerinde şoförleri bulunan beş-on taksinin çarpışmasını normal gören bazı kimseler, bu ufacık yolda birer taksi hük­mündeki milyonlarca akılsız ve şuursuz bil­ginin çarpışmamasına hayret etmemekte­dirler!.

Görme işi, gözün minik bir kubbeye benzeyen en Ön kısmıyla başlar. “Kornea” denilen bu kısım ışıkların muntazam bir şekilde göze girmesini sağlayacak yapıda yaratılmıştır. Bunun arkasında göz bebeği denen minik bir delik bulunur. Bu kısım, gözün derinliklerine girecek ışıkların azlığı­nı veya çokluğunu ayarlamakla vazifelendirilmiştir. Az ışıkta genişler, bol ışıkta da­ralır.

Göz bebeğinin tam arkasında göz merceği vardır. Bunun vazifesi; görüntünün retina (görme hücrelerinin bulunduğu yer) üzerine düşmesini temindir. Merceğin etra­fında bulunan adaleler, merceğin duruma göre kalınlaşmasını, duruma göre incelme­sini temin ederler. Böylece görüntünün tam olarak ayırt edilmesini mümkün kılarlar.

Merceğin arkasında ise göz boşluğu bulunur. Burada yumurta akı kıvamında ve şeffaflığında bir sıvı vardır. Bunun ar­kasında da “RETİNA” denilen bir tabaka yer alır. Soğan zan kadar ince olan bu taba­ka, gözün üçte ikisini kaplar. Takriben iki santimetre karedir. Ve üzerinde tam yüzotuzyedi milyon tane hücre vardır. Bu hüc­relerin yüzotuz milyonu çubuk biçiminde olup, siyah-beyaz renklere karşı diğer yedi milyonu ise huni biçiminde olup bütün di­ğer renklere karşı hassastır.

Bütün bu bilgilerden sonra bir cismi nasıl gördüğümüzü kısaca açıklayalım. Şöyle ki: Geceleyin gözümüzün önünden bir ateş böceğinin geçtiğini farzedelim. Böce­ğin ışığı korneadan (saydam tabaka), göz bebeğinden ve göz merceğinden geçerek böceğin görüntüsünün ters bir şekilde reti­na tabakasına düşmesine sebep olur. Ve çu­buk şekilli hücrelerdeki erguvan renkli bo­ya maddesi beyazlanır. Bu beyazlanma işi son derece hafif bir elektrik akımının doğmasına sebep olur. Bir voltun milyon­da biri kadar olan bu akım göz sinirini uyarır. Sinir yoluyla beyne giden dalgalar vası­tasıyla bir ateş böceği gördüğümüzün farkı­na varırız. Retina tabakasına düşen ters gö­rüntü, sinir-beyin yolunda düzeltilir. Bütün bu işlemler, saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede olmaktadır! Gözlerimizin görme sisteminden ilham alınarak, fotoğraf maki­neleri ve televizyon kameraları gibi aletler keşfedilmiştir. Ve bunların kâşifleri uzun uzun alkışlanmıştır. Bu kâşifleri uzun uzun alkışlayanlardan bazılarının aklına, ister is­temez gözün ustası gelmiş olmalıdır.

“Gözü düşündükçe tepem atıyor.” İşte, böyle diyor Darwin. Evet, bu harika sistemi yaratıcısız kabul etmek, onu tesa­düfe hamletmek mümkün değildir. Şuursuz maddeye, kör kuvvetlere havale etmek de imkânsızdır. Çünkü: “Gözü yaratan elbette gözü görür. Hem ince bir mana ile gözün gördüğünü de görür. Sonra yapar. Evet, se­nin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü us­ta, gözlüğün göze yakıştığım görür. Sonra yapar.”

Gözlerimiz dışarıdan gelen toz ve mikroplara karşı nasıl korunmaktadır? Bu dikkat çekici sual, üzerinde düşünmeye ha­kikaten değer. Vücut sarayını yaratan Zat, elbette onun gözetleme delikleri olan göz­lerimize de koruyucu askerlerini yerleştir­miştir. Alından akıp gelen terlerden muha­faza edilmesi için kaşlarımız vazifelendirilmiştir. Kaşlarımız aynı zamanda zararlı ışınlan emme gibi bir vazife de yaparlar. Göze toz ve mikropların kaçmaması için de kirpikler yaratılmıştır. Bir toz veya mik­rop, kirpiklere rağmen gözümüze kaçsa bu durumda gözde, mikroplan öldürme hususi­yeti olan gözyaşı devamlı salgılanarak bu mikroba karşı koruyucu rol oynar. Dakika­da üç ila altı defa gözlerimizi kırpmamız sa­yesinde gözlerimiz devamlı ıslak kalır. Ay­rıca göz kırpma gözleri dinlendirir. Bu yüzden de yorgun olduğumuzda göz­lerimizi daha fazla kırpmaktayız.

İnsan tek gözle iki buutlu, ancak iki gözle üç buutlu görür. Tek gözle derinlik hissi alınamaz, bu hissi aldığım zanneden daha önce o cismi gördüğü için hafızası ile üç buutlu olduğunu bilir.

Gözlerimiz sıh­hatimizin aynası gi­bidir. Birçok hasta­lıklar gözlerimizin incelenmesiyle orta­ya çıkarılmıştır. Be­yin urları, Avit. ek­sikliği, şeker hastalı­ğı ve sarılık, bu has­talıklardan bazıları­dır.

Karşıya geç­mek için caddenin bir kenarında yar­dımcı bir elin uzan­masını bekleyen, ka­ranlık dünyasını, bastonunun ucuyla aydınlatmaya çalı­şan birinin durumu bize gözlerimizin kıymetini çok iyi an­latsa gerek.

Acaba milyon­lara değişmeyeceği­miz bu organı nasıl kullanıyoruz? Gaye­sine uygun kullana­biliyor muyuz? Maa­lesef insanlardan bu kadar kıymet taşı­yan organı, lüzumsuz yerlerde, hatta ken­disine faydadan ziya­de zarar getirecek yerlerde kullananla­rın sayısı az değildir.

Bu durumda bu kıymetli organı su-i istimal edenlere bakan âmâlar belki de görmediklerine üzülmek şöyle dur­sun sevinirler sanı­rım..