Haziran 1981 · s. 27 · 5 dakikalık okuma
Tereddütler Etrafında: Taklid Ve Tahkik

SORU: Taklîdî ve tahkîkî iman ne demektir?
CEVAP: Taklid; benzemeye çalışmak, birinin hareketlerini tekrarlamak; bir şeyin “kalp”ını yapmak demektir.
Tahkik ise; bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmak ve o hususta hakikate ulaşmak için cehd ve gayret göstermekten ibarettir.
Kelam ilminde büyük bir yer işgal eden bu mesele, asırlarca en dahî imamların münazaralarına medar olmuş, oldukça nazik bir mevzudur. Böyle ciddi mevzuun, ulu-orta ele alınması gayr-ı tabiî sayılsa bile, günümüzün getirdiği bir kısım meseleler karşısında biz bunu zarurî görmekteyiz.
Evet, günümüzde taklid ve tahkik> meseleleri, eski ehemmiyetlerine ilaveten daha da kıymetlenmiş ve nezaket kazanmışlardır Zira bir taraftan tahkikte usul ve metot değişirken, beri tarafta da, bilgiyle beraber taşınan şüphe ve tereddüt, en ücra yerlere kadar sokularak taklîde ait herşeyi tarumar etmiştir. Artık yeni nesiller, eskilerin inandığı gibi “niçin” siz ve “neden”siz inanamıyorlar. Taklid, onların ruhlarına yabancı ve düşüncelerine ters geliyor. Bir bakıma haklı da sayılabilirler. Çünkü başkalarının hareketini tekrardan ibaret olan taklid, düşüncede şahsiyetsizliğin, anlayışla bağnazlığın, ferdî mükellefiyet ve muamelâtta müsamahasızlığın beslenip gelişme-sine en müsait bir atmosfer sayılmaktadır.
Nice kavim ve cemaatler vardır ki; en sağlam itikadî prensipleri, sırf alışageldikleri şeylere uygun bulmadıklarından ötürü: “Biz babalarımızı üzerinde bulunduğumuz yola uyarız.” (k) diyerek, reddetmişlerdir. Bu katı görüşün indirdiği balyozlarla, kimbilir, nice elmas gibi hakikatler paramparça oldu; saadet ve fazilete giden yollar tıkandı. Ve, kimbilir, üç-beş beyinsiz yüzünden ne kadar zaman ve nice milletler dünya ve ukbâ hüsranına uğradılar..
Vakıa, insanın taklid etmesi gerekli olan şahıslar da yok değildir. Ne var ki, insanoğlunun öteden beri taklid edegeldiğî bu zevatı, alelade insanlar içinde mütalaa etmeye imkan yoktur. Bunların herbirerleri, belli devirlerin ay’ı, güneşi; asırların nuru, ziyası; cin ve insin reis ve efendisi olmuşlardır. Zâten, daima Hak’la münasebetten olan, Hak’tan te’yid gören ve hep aydınlıkta yürüyen bu kimseler, imam ve rehber olsunlar ve kitleler tarafından taklid edilsinler diye gönderilmişlerdir.
Bu, özleri safi, düşünceleri duru; kafaları Hak’la halk arasında büyük gerçeğin halifesini Ören müstesna insanlar, hiçbir zaman hasîs işlerle yaralanmamış, maddeye serfürû etmemiş; doğruluktan ayrılmamış; alabildiğine hasbî; alabildiğine diğergâm ve alabildiğine incelerden ince yaşamışlardır, üstelik bütün bir hayat boyu da, bu fevkaladeliği devam ettirmişlerdir.
Kaç insan gösterebilirsiniz ki, girdiği bir yol ve başlattığı bir işi sonuna kadar, aynı saflık, aynı duruluk içinde devam ettirmiştir. Halbuki bu zatlar, üç-beş insanla hizmete başladıkları devrede, nasıl bir düşünce ve davranış içinde iseler, cihana hükmettikleri zaman da aynı davranış ve düşünce içinde olmuşlardır. Makamlar, mansıblar; hırslar, tama’lar onların ayaklarına zincir vuramamış; zaferler ve muvaffakiyetler bakışlarını bulandıramamıştır. Enbiyâdan asfiyâya, ondan müceddit ve müctehidlere kadar, tarihin kaydettiği bütün hakikat erlerini, insanlığın büyük bir kısmı tarafından dâima taklid etmişlerdir ve kıyamete kadar da taklid edileceklerdir.
Taklidin bu türlüsü, yönlendirici, yüceltici ve maddî ma’nevî huzura erdiricidir. Bu taklitte, hürriyet ve iradeyi neyf ve inkâr yoktur. Bilakis hürriyet ve iradeyi müdafaa; ama, su-i istimal edilmelerine meydan vermeme vardır.
İnsanoğlu için ışık ve rehber sayılan ve düşüncede, tasavvurda, yaşamada, ona hep öteleri gösteren bu semavî taklid, daima mübeccel (1) kalacaktır.
Mezmum ve zararlı taklid ise, akl-ı selim kâle alınmadan; müspet fenlerin ortaya koyduğu sabit neticeler düşünülmeden, insanın, yine kendisi gibi insanların hareketlerini tekrarlamasından ibarettir. Böyle bir taklit, insanlık mânâsına hakaret ve insanı, kendi gibi aciz, zayıf varlıklara kul ve köle eylemektir.
Taklidin böylesine bin nefrîn ve bunu tavsiye edenlere de yazıklar olsun!..
Şimdi bir parça da, sualle izahı istenen (taklid) üzerinde duralım:
Bir insanın, herhangi bir araştırma lüzumunu duymadan, görüp bildiği gibi, inanması ve netice itibariyle de davranışlarını ona göre ayarlaması bir taklididir. Bu türlü davranışta muhakeme ve dolayısıyla da “ilm-i yakîn” bulunmadığından, kitlelerin akışına, haricî müessirlerin ağır basmalarına göre, sık sık yer ve yön değiştirmeler olabilir. Vakıa, taklit etmede takip edilen zatların, cazibe ve kuvve-i kudsiyesi ve bazı kere de, onlara karşı olan hüsn-ü zan mukallidlerin sebat ve devamlarının netice verebilir. Ama bu durum, hem çok nâdir, nem de “objektif değildir.
Meselenin gerçeğe aykırı, bu yönünden olsa gerektir ki; ehl-i sünnet imamlarından bazıları, taklide bir kıymet atfederken, diğer bir kısmı bu görüşün aleyhinde olmuşlardır.
Kanaat-i acizanemce, araştırma ve tahkik imkânını bulamayan bir kısım ümmî kimselerin -inanılan şeylere ta’zimin gereği olarak- imanlarını kabul etme mecburiyetine binâen (taklid )in geçerli olduğunu tercihde ihtiyat ve tedbîr vardır. Ancak fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfran karşısında taklidin mukavemet edemeyeceği de muhakkaktır. Bu bakımdan da -bilhassa günümüzde tahkik yolunun işlettirilip, umûmî bir şahrâh (2) haline getirilmesinde zaruret vardır.
Evet, kalbi ve ruhu itibariyle, kâfî derecede doyurulup tatmin edilemeyen gençliğin, hâli hazırdaki. çılgınlığı, taklidin salim ve sıhhatli bir yol olmadığını göstermektedir. Kaldı ki, ilâhî kelâmın büyük bir kısmı, yer yer, duygu, düşünce ve bakışlarımızı yakalayarak, bize hep yeni yeni şeyler göstermekte ve daima cedid ve ceyyid bakış açıları kazandırmaktadır. Bizzat, o Kelâm-ı Kadim’in şanlı tebliğcisine “De’ki; işte benim yolum budur: Allah’a basiretle da Ve t ederim, ben ve bana uyanlar...” dedirterek, büyük da’va ve da’vetin esasının (basiret) olduğuna dikkat çekilmektedir. Hele, İlâhî beyanın takriben beşte birinin insanı araştırmaya Afakî ve enfüsî (3) tetkik ve tefekküre teşvik buyurduğu düşünülecek olursa, (tahkik) in ağırlığı kendi kendine ortaya çıkar.
Bu büyük hakikatin, çoklarınca vaktinde kavranılmış olmaması, neslin büyük bir kesiminin maddî, manevî perişaniyet ve sefaletine sebebiyet vermiştir. Eğer bu gerçeği biraz daha Önceden kavrayarak, kalb ve ruhu aç olan insanımızı (tahkik)le doyurabilseydik, bugün çeşitli sarsıntılarla kaybettiğimiz kurbanların sayısı üzücü ve utandırıcı bir seviyeye ulaşmayacaktı. Heyhat! Göremedik ve bilemedik. Nihayet dünkü felâketzedelerin zakkum olan yemişleri bütün bir cihanı dolduracak hâle geldi. Müntesiblerinin cehâleti, hasımlarının amansız düşmanlığı karşısında “Esmezse, bir ezelî nefha yakında” daha nice civanlar eriyip gidecek bu yakıcı atmosfer içinde.
Ümit ediyoruz ki, son felaketlerle iyice, ırgalanan insanımızın aklı başına gelmiş olsun da, bir kere daha tarihî tekerrürlere girilmesin.
Günümüzde, araştırma ve tahkik en ehemmiyetli bir mevzu haline gelmiştir. Başdan başa milletin, bu istikamette uyarılmasında zaruret vardır. Tahkike götürücü eserlerin mütalaa edilmeleri üzerinde ısrarla durmak şarttır. Keza, bu istikamet de tertip edilecek konferans ve seminerlerin, yurt sathında yaygınlaştırılması da mübrem bir ihtiyaçtır.
Kitaplar, bu mevzu etrafında tahşidat yapmalı. Mecmua ve gazetelerde bu hususa geniş yer verilmeli ve her mahfil bu istikamette değerlendirilmelidir.
Bağrı yaralı vatanımın,düşünen ve araştıran insanlarla iyiye ve fazilete ereceği ümidiyle.
(1) Mübeccel : Muhterem. Büyük saygı gösterilmiş.
(2) Şahrâh : Büyük ve işlek yol, cadde.
(3) Âfakî ve enfüsî : Kâinat içindeki hâdiselere ve nefse, dâhile ait.