Sızıntı Arşivi

Haziran 1981 · s. 23 · 6 dakikalık okuma

Hayvanlarda Hassasiyet

Arif Yılmaz · As. · Zooloji

Dünyamızda yaşayan birçok hayvanla­rın incelenmesi, üzerlerindeki çeşitli harika san’atları göstermesi bakımından biologlar için oldukça enteresandır. Biolojinin başlangıcından itibaren âlimler, hayvanlardaki acayip san’at ve hâdiselerle meşgul olarak, insanlığa faydalı birçok buluşlar yapmışlar ve bunlarla tefekküre dalarak Hakiki Sa­natkârı aramışlardır. Asırlar geçtikçe hay­vanların vücut yapıları en ince teferruatıy­la incelene inceleme, elektron mikroskobik seviyeye kadar inilmiş, makro yapılardan, mikro yapılara girildikçe hayret, takdir ve sevgileri artan birçok bioloji âlimi O’nun önünde başlarını secdeye koymuşlardır.

İlim ve tekniğin en son metotlarıyla yapılan araştırmalar bir bakıma büyük bu­luşları ortaya çıkarmaktaysa da, bir bakıma da bilmediklerimizin ve bilemeyeceklerimizin çokluğunu göstermektedir. Bununla be­raber yıllardır yapılan araştırma ve tecrü­beler neticesiz kalmış da değillerdir. Vü­cut yapılarından tutun da, fizyolojik hadi­selerin cereyan şekline kadar herşeyden insanoğlu kendine bir pay çıkarmış ve bu­nu teknikte kullanmıştır. Biomühendislik sahasına giren bu mevzuda birkaç misal; Balıklar ile Denizaltılar, Kuşlar ile Uçaklar, Yarasa ile Radar, Yunus balığı ile Sonar, Diz eklemi ile Kapı Menteşesi, Göz ile Fo­toğraf Makinası, Kulak ile Gramofon vs.. arasındaki alâka gibi, İlahi san’atlardan il­ham alınarak yapılan teknik buluşları zik­redebiliriz.

Bugüne kadar yazılarımızda daima insanın akıl, şuur, idrak, zekâ vs. gibi va­sıflarından bahsederek yaratıkların en harikası ve sultânı olduğunu belirtmek iste­miştik. Bu yazımızda ise his organları cihetiyle insanın ne kadar zayıf olduğunu ve bu cihazların hayvanlarda ne kadar mükem­mel bir surette yaratıldığını, bazı vasıflar­la çok ileride olan insanın his organları zaviyesinden ne kadar geride kaldığına işaret etmek istiyoruz.

İnsanların his organlarının hayvanlara nispetle çok zayıf kaldığını yukarıda da belirtmiştik. Zira hayvanların çoğunun his organları insanlardan çok fazla hassasiyete sahiptir, hatta hayvanlarda insanda olmayan başka his organları da mevcuttur. Bu­na karşılık, insanın his organlarının kifa­yetsizliğini telâfi edecek yardımcı vasıta­lardan istifade etme imkânı vardır; fakat bu tür vasıtalar ekseriyetle hatalara yol açtı­ğından kullanılma sahaları sınırlı kalmak­tadır.

Meselâ; insan kulağı ses olarak ancak 16-22.000 Hertz arasındaki titreşimleri duyabilir. Bir yarasa, köpek veya kemircilerden çoğu ve muhtemelen henüz incelen­memiş bulunan birçok hayvan bu zaviye­den insandan çok harikadır. Bunun gibi vahşi hayvanların ve diğer birçok hayva­nın dış kulaklarında bulunan; üzerleri tüy­lerle örtülü, enteresan kör boşluklardan hâ­sıl olan kulak ceplerinin nasıl bir fonksiyon ifâ ettikleri bugün henüz meçhulümüzdür.

Gözlerde de durum bundan farklı de­ğildir. İnsan gölünün göremediği ultraviole ışınlarını böcekler ve arıların gözleri his­setmektedirler. Geceleri avlanan memeli hayvanlar ve gece kuşları gibi türler, göz­lerindeki kuvvetli bir reflektör ile (Tapetum lucidum) en zayıf ışık kaynaklarını da­hî değerlendirirler, yani karanlıkta görür­ler. İnsanlar ise yalnız enfraruj araçlar yar­dımıyla karanlıkta görmeyi belirli bir öl­çüde başarabilmişlerdir. Afrika’daki akba­baların bizim onları aynalı çift dürbünle seçemediğimiz takriben 4000 m.’nin üze­rinde bir mesafeden, yerde yatan bir cey­lanın ölü mü yoksa uykuda mı olduğunu tesbit ettikleri bugün artık ispatlanmış du­rumdadır.

İnsan burnunun koku alma kabiliyeti, bazı vahşi hayvanlar ve toynaklı hayvan­lardan 100.000 hatta 1.000.000 defa da­ha düşük olduğundan, insanların kokulara karşı gösterdikleri reaksiyonlar hayvanların çok fazla gerisinde kalır. Üstelik bu sahada, görme hadisesindeki büyüteç, mikroskop veya elektron mikroskobu gibi koku alma hissini kuvvetlendirecek herhangi bir yar­dımcı âlet de mevcut değildir. R. ve R. Nezle koku alma hissinin üstünlüğü sebebiy­le köpekten mikrolfak (= en belirsiz koku­ları dahî hisseden) olarak, meselâ insanlar­da görülen ve değişik vücut kokulan ile karakterize olan bazı metabolizma bozuk­luklarının erken teşhisinde faydalanılmasını teklif etmişlerdir. Bu dört ayaklı mikrol­fak (köpek)’dan şimdiye kadar yalnız yer mantarı ve ilaç aramalarında, emniyet hiz­metlerinde (koku ile suçlu takibinde) ve çığ altında kalanları kokularından bulup çıkarma çalışmalarında faydalanılmıştır.

Menzel’in öne sürdüğü fikrin devamı da insanın koku mimikleriyle ilgilidir. Bu teze göre insan vücudunun neşrettiği kokular, “uyarılma” derecesine göre ruhî durumuna ve benzer tesirlere bağlı olarak, gözle görü­lebilen yüz mimikleri gibi ani ve kuvvetli değişmeler gösterir ki birçok memeli hayvanların farkedebildiği bu koku deği­şimlerini insan burnu hissedemez. Eğer bir panter veya aslandaki buruna sahip ol­saydık karşımızdaki şahsın koku değişimlerinden iç dünyasını (iyimser mi, kötümser mi, korkak mı, cesur mu vs.) anlayabilirdik. Yukarıda da belirtildiği gibi uygun bir ara­ca sahip olunmadığından bu tez bugüne ka­dar objektif olarak ispatlanamamıştır. Yal­nız iki noktayı göz önünde tutarsak söz ko­nusu tez büyük bir ihtimalle kesinlik kaza­nır: Bunlardan birincisi memeli hayvanların koku alma hislerinin insanınkinden milyon­larca defa üstün olması, ikincisi de yalan yakalayıcı makine şeklinde adlandırılan ciha­zın, derinin iletme kapasitesindeki değiş­meleri kaydetmek suretiyle çalışmasıdır. Bu değişmeler derideki ter bezlerinin aktivitesindeki dalgalanmaların neticesidir. De­rideki buharlaşma değişimlerinin bu aktivite dalgalanmalarıyla alakalı olması ve de­ğişik durumlarda farklı kokuların çıkması kuvvetle muhtemeldir.

Kertenkele ve yılanların üst damakla­rında bulunan vomero-nasal organ ilk de­fa 1811 yılında Danimarkalı Hekim L. Jacobson tarafından bulunmuş olup, o tarihten beri zoologlarca Jacobson organı olarak adlandırılmaktadır. Kertenkele ve yı­lanlar çatal dillerini dışarıya çıkararak ha­vadaki koku moleküllerini alırlar ve damaklarındaki oyuk içinde bulunan Jacobson or­ganına dillerini sokarak en zayıf kokuları dahî hissederler. Bu konuda yapılan son araştırmalara göre 1972 yılında R. D. Estes ilk defa memelilerin damakta bulunan bir organın dişilerin çıkardığı kokuya karşı çok hassas olduğunu, erkek antilopların bu sayede dişilerin üreme devirleri ve birleşme zamanı hakkında devamlı olarak bilgi sahibi olduğunu bulmuştur. Böylece vahşi hay­vanlarda, toynaklılarda, yarasalarda ve geyiklerdeki, dişinin idrarını içme veya kok­lama hadisesinin mânâsı anlaşılmış olmak­tadır. Ayrıca koku alma hisleri normalin üzerinde yaratılmış bazı insanlar hayvan­lardaki (fare ve bazı maymun cinslerindeki) moral değişimleri koku farklarından takip edebilirler. Belirli bir koku mimiğinin çeşitli memelilerde görülmesi ve son yıllar­da tesbit edilen bazı hayvanlara has sinyal karakterindeki koku maddelerinin sayısı gittikçe artmaktadır.

Çıngıraklı yılan ve engerek yılanı gibi belirli sürüngenlerde ısı değişimleri tarafın­dan uyarılan çok harika bir his organı da vardır. Bu organ çıngıraklı yılanlarda gözle burun deliği arasında bulunan birer çukur­luk içinde olup, başın Ön tarafında hareket eden cisimlerin sıcak veya soğuk oldukları­nı ayırdetmeye yarar. Av yakalamada bunun önemi, gece serinliğinde sıcakkanlı bir hayvandan (meselâ fareden) çıkan ısıyı uzaktan fark etmektir. 1 C°’nin altında ka­lan ısı farklarını dahî hisseden bu organın aynı zamanda hava akım ve titreşimlerine karşı da çok hassas olduğu tesbit edilmiş­tir.

Elektrikli balıkların mevcudiyeti yıllar­dan beri bilinmektedir; bunların en kuvvetlisi Amazonlarda yaşayan elektrikli yılan balığı olup, 60Q V’Iuk akımla yüklüdür. Bununla beraber derideki elektrik yükü dağılı­mını ayarlayan hassas his organlarının mev­cudiyeti ancak T. Szabo tarafından 1965’ de anlaşılabilmiştir.

Burada altıncı his olarak adlandırılan kuvvetli sezme kabiliyetinden de bahset­mek istemiyoruz, çünkü diğer hislerden farklı olan altıncı his tamamen ayrı bir mevzu olup çok çeşitli ‘kompleks’ hadise­ler neticesi ortaya çıkmakta ve bugün mahiyeti tam olarak anlaşılamamaktadır. Fakat zelzele, fırtına vs. gibi hadiseleri vukuundan çok önce hisseden ve haber veren hayvanlar bu hisleri itibariyle de insandan çok daha hassastırlar. Bununla beraber bu­gün katiyetle ispatlanmış olan koku, ultraviole, manyetik, elektrik, ultrasonik (ses ötesi), solar (güneşle ilgili), stellar (yıldız­larla ilgili), lunar (ay’la ilgili) ve diğer tesir­leri hayvanların değerlendirme kabiliyeti henüz birkaç yıl öncesine kadar bilinme­mekteydi.

Şu halde insan, his organlarının yanılabileceğini ve hatalı neticelere varabile­ceğini, çünkü sınırlı olarak yaratıldığını ka­bul etmelidir. Şairin

“ İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez”

dediği gibi, herşeyi dar ve kısacık his or­ganlarının değerleriyle ölçmeye kalkışmamalıdır. Çünkü yukarıda da bahsettiğimiz misâller bu hususta hayvanların bir bakıma bizden daha kabiliyetli yaratıldığını göster­mektedir.

Ancak hayvanlara verilen bu eşsiz cihazat, kendilerini korumak, rızklarını temin etmek, neslin devamını sağlamak içindir. Hayvandan farklı olarak beyin ve kalb fakülteleriyle teçhiz edilmiş bulunan insan, eğer hayvanların yaptıklarını yaparsa herhalde zararda olacağını idrak etmelidir. Nasıl ki hayvan kendine verilen cihazatı onlara has vazifelerde kullanıyor, insan da kendine verilen âlî hislerini, beyin ve kalb fakültelerini yerinde kullanmalıdır