Ağustos 1998 · s. 312 · 5 dakikalık okuma
Tefrid
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Tefrid; yalnızlaşmak, dünyadan el-etek çekerek bir köşeye çekilip ibadetle
meşgul olmak.. ve daha has ifadesiyle, hiç kimsenin sahip olamadığı hal ve
makamları ibraz etmesine rağmen, mahviyet içinde ciddi bir tevhid mülahazasıyla
kendi ahvaline karşı kapalı kalıp her şeyi Hak’tan bilmek, Hak’ta görmek, Hak
ile duymak ve hep Hak’la bulunmak payesidir ki “
— Allah o apaçık hakkın ta kendisidir” fermanı bu payeye işaret
etse gerek.
Aralarında televvün benzerliği bulunan “tefrid”le “tecrid” birbirinden farklı mansıb ve zevk hallerini ifade ederler: Tecrid, ağyardan tamamen kat-ı alaka edip yar ile hemdem olma hali; tefrid ise salikin, kendiyle alakalı ahvali duyup hissetme yerine, vicdan ve tabiat ibresinin her zaman Hakkı gösteriyor olma mazhariyetidir. Tecridde, Hak hedefli kulluk neşvesi; tefridde ise, yol boyu ma’bûdiyet mülahazası hakimdir. Böyle bir mülahazanın derinliği de, herkesin istidadına vabestedir ve duyulup hissedilen şeyler itibarıyla da derece derecedir.
Birinci derecede bir tefrid yolcusu -ki bu, “tefridü’l-işareti ile’l-Hakk” sözcükleriyle ifade edilegelmiştir- hedefe kilitlenmiş gibi hep O’nu arar, O’nu duymaya, O’nu hissetmeye çalışır ve O’nu görmeye koşar; koşar ama, ne kilitlenmenin keyfiyetini ne de hedefi yakalamak için gez-göz-arpacık manasına gelen enstrümanların hususiyetlerini düşünür. O, bir tabiilik içinde her zaman bunları kullansa da, zihni, hissi ve fikri meşguliyeti sadece ve sadece hedef etrafında yoğunlaşmıştır; oturur-kalkar hep onu düşler. Evet o, bütün mülahaza kabiliyetleriyle sürekli O’nunla irtibata geçmeye çalışır, O’na ulaşmak için çırpınır durur ve adeta ömrünü hep bu tatlı rüyanın yamaçlarında geçirir.
Bu ölçüde hedefe kilitlenen bir hak yolcusu, hem teveccühünde hem muhabbetinde hem de müşahedesinde her zaman tefridin varidatını duyar; matlubunda, mahbubunda, meşhudunda tam birlik neşvesine erer; erer de talebinde, aşk u muhabbetinde, şuhûdunda bütün benliği ile tevhide yönelir ve kalbi, hissi, şuûri dağınıklıktan kurtularak kesrette vahdet kevserleri yudumlamaya başlar; başlar ve kasd u teveccüh mertebesinde sürekli bir iştiyak u ataş hisseder; muhabbet mertebesinde mahv u telef dalgaları arasında erir-gider; şuhûd zirvesinde de ağyardan bütün bütün sıyrılarak “bi kem u keyf” yar harîmine mahrem olur.
İkinci derecede bir tefrid saliki -ki bu da “tefitdü’l-işreti bi’l-Hakk”
cümlesiyle özetlenmiştir- akdes ve mukaddes feyizlere mazhariyetini veya daha
yerinde bir ifade ile “memerriyetini” -eğer mazhar olduğu lütufları bizzat
temsil ediyor vehmiyle fahre ve gurura girmezse- duyar ve sürekli hamd ü
senâlar ile gerilir ki, bu makam, insan-ı kamil olma esrarını ve Hazreti Hakk’a
mükemmel bir ayna haline gelme mazhariyetini izhar makamıdır. Hassan b.
Sabit’in:
— Ben, bana ait sözlerle Hazreti Muhammed’i medh ü
senâ etmedim; ben (O’nun nam-ı celilini sözlerime mevzû edinmekle) kendi
ifadelerime O’nunla övünülebilirlik kazandırdım” mısraları bu vetireye ait
mülahazaları seslendirir. Böyle bir lûtfu gürül gürül ifade edip haykırmak
ise,
—
Şimdi gel Rabbi’nin nimetin yâd et ve haykır!” İlâhi fermanının gereğidir.
İnsanlığın İftihar Tablosunun: “Ben, Hazreti Adem evladının efendisiyim.. ben,
mahşerde ilk haşredilecek olanım… ilk şefaatçi ve şefaatına müsbet cevap alacak
olan benim...” kabilinden şerefsudûr olmuş sözleri ve Ashab-ı Kirâm
efendilerimizin “tahdis-i nimet” nev’inden bu tür beyanları, hep bu makama ait
mazhariyeti ifade sadedinde söylenmiş iftihar televvünlü Hak ihsanlarını ilan
soluklarıdır ki, aslında böyle bir mazhariyet, söz konusu marifet, muhabbet ve
zevk-i rûhânî kahramanlarının irfan eşikleri sayılır., bunun ötesindeki tefrid
mertebesi ise, ikinci derecedeki tefrid saliklerinin, marifet ufuklarına ait
ayrı bir enginliğe bakar ve bize erişilmez bir aşkınlıktan gizli imalarda
bulunur.
Erbabınca, “tefridü’l-işâreti ani’l-Hakk” remziyle seslendirilen bu pâye ve mansıb, Hakk’ın en cami teveccühleriyle, bast ötesi bir inbisat, ilim üstü bir marifet, takdiri aşkın mehabet ve mehafetle zahir ve batın açısından tam maiyyete erme ve iç âlem itibarıyla “Cem” soluklayıp, halkın içinde Hak’la beraber olma, Hak’tan alıp halka ulaştırma ve insanlara Hakk’a vuslat kapılarını aralama makamıdır. Böyle bir pâye kahramanının temel hususiyetlerini veya onun iç kimliğini, insanlar içinde insanlardan bir insan olma; her işini rıza yörüngesinde götürme; dünyayı ukba ufuklu yaşama; vicdanında her zaman ilâhî maiyyeti zevk etme; duyduklarını, gördüklerini, hissettiklerini başkalarına duyurma, duyurup Hakk’a uyarma; O’ndan gayrı her şeye O’ndan ötürü alaka duyma.. ve her şeyi O’nun varlığının ziyasının bir gölgesi gibi... görme şeklinde hulâsa edebiliriz.
Birinci işaret ufkunda bulunanlar, gaye düşünüp, gaye soluklayıp, gaye rüyaları görürler. İkinci işaret zirvesinde seyredenler, “vücûd” nurlarıyla sübuhât-ı vechin şuââtına açık gönül yamaçlarında mazhariyet ve memerriyetlerini “tahdis-i nimet” nev’inden seslendirir ve şükürle oturur, şükürle kalkarlar. Hiçbir işaret mertebesine koyup değerlendirmeye cesaret edemediğimiz; ikincilerin tasavvurlar üstü ayrı bir derinliğini paylaşan o en şahikadakilere gelince, onları sadece vazifeleri ve vazife şuurları itibarıyla heceleyebiliyoruz. Onlar Hak’tan mesajlar alır, halka ulaştırırlar halkı, Hakk’a vuslata çağırır, aradaki engelleri bertaraf etmeye çalışırlar; yaşamaya yaşatmak için katlanır, yaşatmanın söz konusu olmadığı bir yerde hayatı yaşanmaz bir ızdırap gibi duyarlar. İşte bunlar, halis mürşidler ve mübelliğlerdir ki, bunların ilk safını enbiya ve mürselîn hazerâtı, ikinci safını da onların has varisleri teşkil eder.
Birinci derecedeki tefrid yolcuları, her zaman arayış içinde bulunan ve ihlâsa koşan iman ve marifet kahramanı muhlislerdir. İkinci derecedeki sâlikler, vefa ve samimiyetini tam ifade edebilmiş marifet ve muhabbet fedaisi sadıklardır. Vazife ve misyonlarıyla tanımaya çalıştığımız üçüncüler ise, Hakk’ı halka duyuran, aç vicdanları doyuran ve ruhları vuslata uyaran mürşid ve mübelliğlerdir. Bu en son makamın şehsuvarları ilk iki mertebe ile alakalı evsafı da haiz olduklarından bunlara ariflerin imamı müntehîler denmesi doğru olur. Bütün müntehîlerlerin müntehîsine gelince O, Hazreti Ruh-i Seyyidi’l-Enâm ve Ferid-i Kevn u Zaman olan Efendimiz Hazreti Ahmed u Mahmud u Muhammed Mustafa Aleyhi Ekmelü’t-Tehaya’dır. O’nun daire-i kudsiyesine yakın bir hayli büyük insan ve hatta Ulü’ l-Azm Enbiyâ-yı Îzâm vardır., ve derecelerine göre bunların her biri de müstesna bir hil’atle şereflendirilmişlerdir; ne var ki, bu meydanın biricik Sultanı da yine o kudsiler ordusunun Başbuğu Hazreti Muhammed Mustafa’dır. Başkalarının bir “an-ı seyyale”sine canlar feda ettikleri o Hazreti Nuru’l-Envar’ın iltifatına mazhariyet, insanlığın İftihar Tablosu’nun hep ahval-i mütemâdisi olmuştu. Tabir-i diğerle, başkalarındaki bütün güzellikler ve ziya, O’na akseden ilahi tecellilerin in’ikasından ibaretti.
Bür’e Sahibi, bu mazhariyeti şöyle ifade eder;

—Peygamberân-ı izâm’ın getirdiği mucizeler, Hazreti Muhammed’in (s.a.s) nurunun onlara ittisali sebebiyledir. (Bizim) bilgi (miz), O’nun hakkında ‘O bir beşerdir’ der. Ama O yaratılanların en hayırlısıdır. Eğer O’nun elinden zuhur eden harikalar, O’nun gerçek kıymetine münasip cereyan etseydi; ism-i şerifleriyle dua edildiğinde çürümüş kemikler bile dirilirdi.”
