Kasım 1988 · s. 405 · 6 dakikalık okuma
Tefekkürlerin Simgesi Bir Çiçek :Lâle

Lale, Farsça kökenli bir kelime olup aslı “lala”dır. Osmanlı, fethettiği memleketlerdeki kültür alışverişi neticesinde; nasıl “menara” yı “minare” yapmışsa, “lala” yı da kendi dilinin inceliğine uydurarak “lale” yapmış ve kendi kültürüne katmıştır.
Bir devre ismini vermiş bu nadide çiçek, bir takım tedaileri de beraberinde getiriyor; Osmanlı imparatorluğu, İstanbul, ihtişam ve zenginlik gibi...
Lalenin bir devre ismini veriş sebebini araştırdığımızda, altında Osmanlı’nın öteden beri çiçeğe duyduğu hayranlık ve tabiata olan sevgisini görürüz.
Kanuni zamanında İstanbul’a gelen ve Türkiye’den dönerken lale soğanını, Avrupa’ya götürüp tanıtan elçi Busbek, “Türklerin çiçeğe aşırı düşkün olduklarını ceplerindeki bütün parayı çiçek için vermekten çekinmediklerini nergis, sümbül ve lalenin her yerde ekildiğini yazar.
Nereden kaynaklanıyordu bu sevgi? Bu düşkünlüğe yol açan sebepleri araştırdığımızda; III. Ahmet’in fermanındaki şu cümle çok dikkat çekicidir. “Kudret-i İlahiye’yi nazar-ı ibret ile temaşa için”, böylece anlıyoruz ki Osmanlı’nın dünya görüşünde olduğu gibi, çiçek sevgisi de dini bir karakter arz etmektedir.
Evet, Osmanlı, kara toprağa gömülen bir soğanın günü gelince ve gökten inen bir su ile sulana sulana, yeşil birkaç yaprakla yeryüzüne çıkıvermesini ve yine günü gelince de mutlaka o yeşil yapraklar arasından önce siyah bir yumrunun sonra da onun içinden en olmadık harikulade renklerde nazlı nazlı çiçeklerin çıkmasını; kendini açıkça ortaya koymayan, insan aklına tam sığmayan, insan ölçüsü ile konuşmayan, ama kendini, sonsuz kudretini, sevgisini; o yemyeşil ağaçlarda, süzülerek uçan kuşlarda, doğan günde, batan günde, binbir türlü böceklerde ve baharda açan rengârenk lalelerde gösteren, sergileyen, kelimesiz, yazısız, sözsüz bir dil ile konuşan, haber veren Cemili Zülcemal’den biliyordu.
Osmanlı insanının günlük hayatının her parçasına yön veren Yüce Beyan, insam tefekküre sevk eden birçok ayetlerle bezenmiştir.
“Odur ki size gökten su indirdi. Onunla her çeşit bitkiyi çıkardık, O bitkiden bir yeşillik çıkardık, ondan da birbiri üzerine binmiş ta neler; harmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; zeytin ve nar (bahçeleri) çıkarıyoruz. (Bunların) kimi birbirine benzer kimi benzemez. Her birinin meyvesine bakın; Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman. Şüphesiz bu size gösterilenlerden, inananlar toplumu için elbette çok ibretler vardır.” (Enam.99)
Evet, tarihin tozlu sahifelerinde ara sıra hatırlayabildiğimiz o muhteşem insanlar, tabiatın bağrındaki rengârenk çiçeklere ve lalelere bakarken de, akıllarından hiç çıkmayan O En Büyük Varlığın sırrını arıyorlardı.
İnsanı, Yaratıcı’sını düşünmeye sevk eden bu nadide çiçek, Divan Edebiyatında da hususi bir yere sahipti. Harflerin karşılığı olan sayılar hesabına dayanan “Ebcet” usulünde “Allah” kelimesi ile “Lale” kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi, “Yaratıcının” yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesine sahip şairlerle, edebiyat meraklılarını derin heyecana düşürmüştür.
İmparatorluğun çiçeklerle bezenmiş başşehri İstanbul ve onun duru düşünceli insanları, oraya gelen yabancılar da oldukça tesiri altına almış ve hayran bırakmıştır. Fransızların soylu şairi ve devlet adamı Lamartine de bunlardan biri ve O, Topkapı sarayından çıkarken duygularını şöyle dile getiriyor. “Gezmiş olduğum hayranlık uyandıracak güzellikte sarayın genel karakteri ne büyüklük, ne rahatlık, ne de haşmettir; bu saray, aslında, ışığa açılmış pencereleriyle, yaldızlı tahtadan yapılmış çadırlar topluluğudur. Bu sarayların karakteri, Türk milletinin karakteridir: Akıl ve tabiat sevgisi. Güzel görünümlere, parlak denizlere, gölgelikler, su kaynaklarının, dağların karlı tepelerinin çerçevelediği sonsuz ufuklara, bu sevgi, bu içten meyil, bu milletin başlıca hissi. Bu histe, köklerini hatırlamaktan hoşlanan çoban ve gezici bir milletin duygusu sezilir. Bu sarayda bir Avrupa sarayının ne lüksü, ne de esrarI, servetleri görülür; orada, sadece ağaçların vahşi ormandakiler gibi hür fışkırışları, su şırıltıları, güvercinlerin ötüşleri var

İmparatorluğun her yerinde bu böyledir; asil, kibar veya halk adamı, büyük ve küçük, hepsinin tek isteği, tek bir duygusu var: Göz zevki, güzel ufku seyretme zevki veya evinin yeri uygun değilse ve kişi yoksulsa, hiç değilse bir ağaca, kuşlara, bir koyuna, bir toprak parçası üstündeki, kulübenin çevresinde ötüşen güvercinlere malik olmak.
Harikulade bir ufkun karşısında, başının üstünde ağaç dalları ve yanında bir çeşme, gözünün önünde kırlar veya deniz, oturmak ve orada, belirsiz, dalgın bir seyirle saatler, günler geçirmek, işte müslümanın hayatı;
Bu insanlar, duygularını dışarı vermez, gururuna, nefsine güvenir, başkalarıyla toplu hayatın verebildiği hazlara da ehemmiyet vermez; tabiattan aldıkları onlara yeter; hayal kurar, düşünür, namaz kılarlar.
Türkler mütefekkir bir millettir; her şeyi tabiattan çıkarır, her şeyi Allah’a bağlarlar. Allah hep düşüncelerinde, dillerindedir; ama bu köksüz özsüz bir düşünce değildir, elle tutulur, apaçık meydanda, pratik bir gerçektir.
Türkün en büyük hassası, Mukaddes İradeye durmadan perestiş etmektir; “Kadere boyun eğmeli” de mezhebidir. Böylesi bir inançla dünya fethedilir, ama aynı kolaylıkla, aynı sükûnetle de kaybedilir…’’
Osmanlı, duygu ve düşünce dünyası ve günlük hayatı, bahçeli evinden tutun da halısı, çinisi, yemenisi, duvarı, tavanı kaftanı çiçeklerle bezeli idi, Hatta kitaplarının ciltlerine kadar bu sevgi işlemişti. Öyle ki “Lale Devri” denen yılları açan III. Ahmet’in kendisi de bir fermanının başında çiçekle, lale ile İstanbul’un alakasını vurguluyor: “Ahali-i dar-üssaltanat-ül aliyem, iktiza-i letafet-i ab-ü heva ile öteden beri şükufe-perverliğine meyl-ü rağbet ve kudret-i İlahiye’yi nazar-ı ibret ile temaşa içün lale-i rumi terbiyesini zaman-ı kadimden beri ödet idünüp...” ifadeleri biraz sadeleştirirsek “Ulu saltanat! Şehrimin halkının, şehrin havası ve suyunun güzelliğinin bir neticesi olarak ve Allah ‘in kudretini ders alarak seyretmek için, öteden beri çiçeğe düşkünlüğü vardır. Anadolu tipi lalelerin yetiştirilmesini de eski zamandan bu yana adet edinmiştir.” demektedir.
Sadece, “Lale Devri” ile bu toplum göreneği doruğa ulaşmış ve nüfusu yarım milyonu ancak bulan başkentte, hemen herkese yayılmış bulunuyordu. Bir İngiliz kadını, İstanbul’daki bahçe bolluğuna ve çiçeklerle sarmaş dolaş evlerin çokluğuna o kadar hayran olmuştu ki, “Keşke Shakespeare (Şekspir) ünlü Romeo ve Juliette eserindeki bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi’ni görmüş olsa idi” demiştir.
Osmanlı, en üstün ve en ince bir zevk seviyesine erişmişti ki bu zevk seviyesi, bu arınmışlık, her şeyde görülebilmekteydi. Kitap süslemelerinden tutun da mezar taşlarına kadar.
Lalelerin o devirde üretilen bütün çeşitlerine verilen isimler bile başlı başına bu ince duyguları belirtmeye yeter. Yüzlercesinden bazılarını sayacak olursak; (Cam-zerrin. Altın kadeh), (Cevher-i Hayat. Hayatın Özü), (Dürr-ü Yekta: Eşsiz inci), (Ferahefza: Ferahlık artıran), (Lal-i Nigin: Ateş kırmızılı yüzük), (Nur-u saadet: Mutluluk Aydınlığı), (Şua-i yakut: Yakut ışığı), (Şule-i Çemen: Çimenlikten çıkan alev). Bu isimler zamanın İstanbul’unda dillerde dolaşıyor. “Bu ne akıl ermez bir hikmettir, bu ne erişilmez güzelliktir” diye herkesi ağlatıyormuş.

Devrin edebiyat dünyasına da bir göz gezdirecek olursak, şairlerin söylediği kasideler zengin mi zengindir ve çiçek sevgisi lale aşkı ile dopdoludur.
Zinnet-i gülşen-i ikbale yeter ey Baki
Çehre-i baht-ı şehengahı muzaffer lale.
(Baki)
(Ey Baki, ikbal denilen gül bahçesini süslemek için, zaferler kazanmış olan padişahlar padişahının bahtının çehresi olan lale yeter)
Bergler şu’le-i şevk olduğunu hep biliriz
Saklasın ister ise, dağ-ı derunun lale
(Nabi)
(Lale istediği kadar içindeki yanık yarasını (siyahlığını) saklasın, biz onun yapraklarının gönüllerde keyif ve sevinç alevleri tutuşturduğunu biliriz)
Eski İstanbul’a cemiyetin tabiat sevgisi biçim veriyor ve bu yerleşimin bir sonucu olarak da, cemiyette ağaç, hayvan, yeşillik ve çiçek sevgisi hep canlı kalıp ‘yaşıyordu. Yarım yüzyıldan fazla zamandır insanımız, tabiata dönük eski değer yargılarından uzaklaştığı, manevi dünyası zayıfladığı için çimentoya dayalı, iki duvar gibi dizili bir tatsız, zevksiz mimari doğdu ve gelişti. Böylesine ruhsuz bir yerleşimden, tekdüze, aynı tornadan çıkmış, tabiatı bilmeyen ve ondaki İlahi sanatları fark edemeyen insanlar doğdu. Bu insanlar huzursuz, cemiyete karşı alakasız, sevgiden nasipsiz, ruhlarında çiçek açmayıp sadece soğuk rüzgârlar esen kişiler oldular. Bunun sonuçlarını da en acı şekilde hep beraber yaşıyoruz.
Ecdadımızın ayak bastığı toprakların bağrında yeni yeni filiz vermeye başlayan güller, laleler, çiçeklerle beraber her şeyde bir kutlu doğuşun, etrafın gülistana çevrilişinin haberlerinin kulağımıza yankılandığı şu günlerde, mazi canibinden esip gelen rüzgârlar, yerlerin, göklerin, ötelerin ve latif bir bahar örtüsü altında yatan ölülerimizin şad olduklarını fısıldıyordu.
İ. R. Gördesli
Kaynakları
1. H.C.Yalçın “Türk Mektupları” istanbul, s. 3862.
2. Prof, Dr. Süheyl Ünver “The History of tulips in Turkey” London. 1969, 5. 50.
3. Çelik Gülersoy ‘‘Lale ve istanbul’’ Istanbul 1980.
4. ‘‘istanbul yazıları’’ st. kitaplığı yayını, 1971 5.127-129.
5. Ahmet Refik “Hicri Onikinci Asırda İst. Hayatı’’ i st. 1930, s. 94 - 95.
6. Bahriye Şandra “Yabancı Gözü ıle 125 Yıl Önce İst.” ist. 1967, 5. 181.
7. H. Şehsuvaroğlu “Asırlar Boyunca İstanbul” s. 170.
8. E. Hakkı Ayverdl ‘‘18. Asırda Lale” 1950 s.5-7.
9. “Risale-i Esame-i Lale” Millet ktb. tby. 158.