Sızıntı Arşivi

Nisan 1991 · s. 104 · 10 dakikalık okuma

Taşlara Ruh Veren Büyük Dahi Sermimaran-ı Hassa KOCA SİNAN

İbrahim Refik · Tarih

Abdülmennanoğlu Sinan. Bu isim bize “Hak dün­yâ görüşü “nün gerektir­diği aksiyonu meslek platfor­munda, tartışmasız büyüklükte bir başarı ile yücelten dâhi bir kameti tedai ettirmektedir.

Yahya Kemâl bir haklı olarak “Cedlerimiz yalnız mi­maride değil her şeyde dahi­yane yapmasını bilmişler, lâ­kin yazmasını unutmuşlar. Bu bizim feci talihsizliğimizdir” der.

Tarih sahnesini fazilet ve kahramanlıklarla donatmaktan yazmaya vakit bulamamış şanlı ecdadımızı günümüz nesilleri­ne tanıtmayı bir borç bilerek, vefatının 403. yılında dahi olsa Osmanlı medeniyetinin şa­hikaya vardığı bir devirde, va­rolan kültürün mimarideki bir indifaı, bir patlaması olan “Ko­ca Sinan”ı anlatmaya çalışaca­ğız.

Büyük dâhi Sinan'ın or­taya çıkışı, Osmanlı kültürü­nün potansiyelini ve gücünü dile getirmesi bakımından da büyük bir mânâ taşır. Anado­lu'nun bağrından gelen bir köylü çocuğunun, yavaş yavaş yükselerek, İslam medeniyeti­nin en büyük temsilcisi, hatta dünyâ mimarisinde dev şahsi­yeti ile rakibsiz bir sanatkâr olabilmesi, enteresandır. Bu husus Osmanlı devlet teşkilâtının yapı ve mekanizmasının anlaşılmasını ortaya koyan mükemmel bir örnek sayılır.

Uzun ömrü boyunca Ko­ca Sinan, başlı başına bir okul ve Osmanlı mimarisinin klâsik üslûbunu zirveye ulaştıran başkahraman olmuştur.

Osmanlı sanatı, kendin­den önceki Türk medeniyet ve harsından devraldığı değerleri geliştirerek XVI. yüzyılda ken­dine has bir sanat ve mimari ile mühendislik tekniğini mey­dana getirmesini bilmiştir. Böylece sanat bu asırda zirve­ye ulaşmıştır.

Fetihden fetihe koşan Osmanlı orduları Akdeniz ve çevresine hakim olarak impa­ratorluk kurmuşlardır. Bunun neticesinde Anadolu sanat ve harsı çeşitli ve değişik sanatlar­la yoğrularak yeni ve kâmil bir Osmanlı sanatı ortaya koy­muştur. Bu gelişmeyi mimarlık ve mühendislik dallarında da görmekteyiz.

Deha çapında bir devlet adamı ve komutan olmasının yanında, büyük bir şâir olan Yavuz Sultan Selim, etrafında âlim ve şâirlerden oluşturduğu kültür öncülerini, yaptığı seferlerde beraber götürüp, memle­keti bunlara tanıtmakta ve bu ilim öncülerinin de tanınması­nı sağlamakta idî. Daha sonra­ki padişahların da alim ve sanatkârlara aynı değeri verdik­lerini görürüz.

Kanuni devrinde Bakî gi­bi üstat bir şâirin yetişmesi bu değer vermenin neticesidir. Sanat bu şekilde gelişirken, mükemmel bir idarî teşkilât içinde değerli devlet adamları­nın yetiştirilmesine de büyük ehemmiyet verilmiştir. Sokullu Mehmet Paşa, Kılıç Ali Paşa, Sinan Paşa, Piyale Paşa gibi ünlü ve değerli devlet adamları pekiyi bilinen kudret ve haşmeti sağlamıştır.

Edebiyat alanında yeti­şen Bakî, Ruhî, Taşlıcalı Yah­ya, Hayalî ve daha sonra Fu­zulî bu devir edebiyatına şekil veren ve devrin yetiştirdiği bü­yük sanatkarlardır.

İlim alanında İbn Kemâl, Kınahzâde, İbn-i Suud, Celal-zâde ve Hoca Sadeddin efen­diler bulunmaktadır.

Şüphesiz böyle bir vasat­ta devrin üniversitesi demek olan medreseler de en yüksek seviyeye ulaşmışlardır. Bura­lardan değerli devlet adamları ile edebiyatçılar ve âlimler yeti­şirken; sanatkârlar, mühendis ve mimarlar da Enderun mek­teplerinden yetişmekteydiler.

Bu devrin en önemli bir müessesesi de ordudur. Yeni­çeri, Cemaat, Bölük ve Sek­ban olarak ayrılan ve birbirle­riyle olan bağı çok mükemmel olarak kurulan bu müessesede kendi alanında büyük bir de­ğer taşımaktadır.

Devlet idaresi kanunlarla şekillenmiş bir nizam içinde bulunmaktadır. En kudretli sultanından, tebaadan herhangi bir ferde kadar herkes aynı eşitlik prensibi içinde yaşa­maktadırlar. O devirde henüz Avrupa ülkelerinde anlaşılma­yan bu eşitlik düşüncesi, Os­manlılarla teması olan yaban­cıları şaşırtmaktadır. Bu eşitliği, hukukta istisnasız ken­dini gösterdiği birçok misâller­den anlaşıldığı gibi, orduda bi­rinci bölük mensubu olan Sultanın, bölüğe giderek mera­simlere tam bir tevazu içinde katılıp yerine dönmesinden de çıkartmaktayız.

Ordu ile birlikte alim, mühendis ve sanatkârların di­yar diyar dolaşmaları, bunların yetişmesi yönünden o devir için bulunmaz bir imkân oldu­ğu gibi, imar hareketlerinin ve kültürün ordu ile birlikte bu ül­kelere taşınması sonucu, bura­larda her zaferden sonra yoğun bir imar ve sosyal çalışma meydana getirilmekteydi. Böy­lece okullar, kervansaraylar, hamamlar, hanlar, bimarhanler (şifahaneler), su yollan ve camiler inşa edilmekteydi.

İşte Koca Sinan böyle bir vasatta bulunmuş ve bu vasa­tın tesirinde mimarlık ve mühendislik alanında yetişmek imkânını bulmuştur. Kendi ala­nında devrinin bir lideri ola­rak, o devrin haklı bir sembolü haline gelmiştir.

Abdülmennan Efendi'nin oğlu olan Sinan Kayseri ilinin Kesir (Gezi) bucağının Ağırnas köyünde 1490 da doğmuş ve çocukluğunu bu köyde geçir­miştir. 1512 yılında devşirilerek İstanbul'a getirilmiş. Yeni­çeri ocağına girmesiyle hayatı tamamen değişmiş ve yeni ufuklara doğru yönelmiştir. 1514 yılında Acemi Oğlan ne­feri olarak orduya karışan Sinan, Çaldıran seferine katıl­mış, bu seferden dönüşte 1516 yılından 1520 yılına ka­dar Yavuz Selim'le birlikte Mı­sır seferine iştirak etmiş. Böy­lece Sinan, Anadolu-İran ve Mısır sanatını tanıma imkânını bulmuştur. 1520 de Kanu­ni'nin emrine girerek Ende­run'u bitirir. Rodos, Belgrad ve Mohaç'da Zemberekçibaşı olarak orduya hizmet eder. Buralarda da Batı sanatını müşâhade eder. 1529 da Bağdat seferinde, 1536 da İran sefe­rinde bulunur. Bu seferde Van kalesinin kuşatılması için ge­milere ihtiyaç hasıl olur. Si­nan, üç kadırga inşa eder. Kaptan-ı Deryalığını bizzat kendi yapar. Daha sonra Si­nan, Haseki rütbesini alır.

1537 de İtalya seferini yapan donanmayı hazırlar ve 1539 da Subaşı olur. Ve nihayet Sinan, Osmanlı İmparatorluğu'nun Bayındırlık Bakanı, ya­ni Hassa Sermimarı tayin edilir. Böylece Sinan'ın akılla­ra durgunluk verecek, ölmez eserler bırakacağı devresi baş­lar ve hayatının sonuna kadar 50 yıl kesintisiz devam eder.

İmparatorluğun, bilhassa İstanbul'un imarı ile uğraşır. İs­tanbul'un su, yol, kanalizasyon derdini halleder. İçinde yaşadı­ğı cemiyetin bütün tabakalarına ömrü boyunca hizmet eden Sinan, yollar, köprüler inşa eder. Donanmalar kurar. Kale­ler tamir eder, çeşmeler, suyolları, su kemerleri, bendler, ha­mamlar, kervansaraylar, saray ve parklar, konaklar, çarşılar, bedestenler inşa eder. Mektep­ler medreseler, matbaalar, darülhadis, darüttıplar, darüşşifalar ve aşevleri yapar... Kendi ifâdesi ile “Ayasofya gibi çok güzel bir imareti onarır ve kurtarır.” Nihayet Sinan, 316 binasıyla “ Konstantiniyye”yı İstanbul yaparak, Nedim'in “Bir sengine cümle acem mülkünü” haklı olarak feda ettiği bu güzel şehre mührünü basar.

Mimarbaşı olduktan son­ra, inşa ettiği üç abide eser Mi­mar Sinan'ın yükseliş basa­makları durumundadır. Bunlar çıraklık eseri olarak yaptığı Şehzade Camii ile kalfalık eseri olan Süleymaniye ve ustalık eseri olan Edirne'deki Selimi­ye camiidir.

Kanuninin, çok sevdiği yiğit oğlu Şehzade Mehmet 22 yaşında Manisa'da hayata veda edince, teselliyi onun adı­na yaptırdığı bir eserde bulur. Cami bir külliye şeklinde inşa edilmiştir. Osmanlı mimarisin­de ilk defa merkezî bir plânın uygulandığı bir örnek olması bakımından önemlidir.

Kalfalık devri eseri olan Süleymaniye, İstanbul'un yedi tepesinden birine inşa edilmiş olup muhteşem bir görünüş arzeder. Taşlara sonsuzluk fı­sıldayan bir ruh kazandıran Si­nan, cami yapılarında isimleri­ni taşıyan şahısların tarihi değerlerine göre de, âdeta ba­zı fikirlerin temsilini düşünmüş gibidir. Süleymaniye camiî, külliyesiyle beraber. Kanuni Sultan Süleyman'ın muhteşem imparatorluğunun bir tezahü­rüdür. Caminin içinde hissedilen büyüklük ise, kudretli bir devletin asırlara, milletlere hükmeden kudretini ifâde eder. Süleymaniye İstanbul'un zirvesinde, kubbe ve kemerleriyle taştan bir yapı değil de sanki Muhteşem Sultan Kanu­ni bağdaş kurmuş oturmakta­dır. Sinan, sultanını böyle görmüş, böyle anlamış ve böylesine ebedileştirmiştir.

Cemil Meric'in ifadesiyle bir “iman ve amel” medeniye­ti olan Osmanlı'da süs gerekli­lik felsefesine dayanmaktadır. Direklerden tonozlara, tonozlardan kemerlere varıncaya kadar herşey lüzum esas alına­rak yapılmıştır. Onun için bi­zim camilerimizde ve sair eserlerimizde süs ile ihtiyaç bir bütünlük arzeder. Daha sonra ihtiyaç hesaba katılmadan ya­pılan eserler bize Batı'dan geç­miştir.

Bu şuurda yetişen Si­nan'ın eserlerinde de aynı şey­ler hemen göze çarpmaktadır.Süleymaniye'de akustiğin sağ­lanması için, ağızları iç tarafa açık şekilde gömülerek yerleşti­rilen 50 cm boyunda 64 adet küp konmuştur.

Aydınlatmada kullanılan yağ kandilleri ve mumlardan çıkan isler, hassas bir hava akımı ile cami kirletilmeden mih­rabın tam karşısındaki kapının üzerindeki is odasında toplanması sağlanmakta ve bunlar­dan elde edilen kaliteli mürek­kepler yazı için kullanılmaktadır.

Sinan, bir abide olarak meydana getirdiği Süleymaniye camiinde yapının sağlamlığını Ayasofya'ya kıyas ederek şöyle der: “Direksiz kümbe­tin altında elhak Ayasofiya gibi asılı olub kubbesi anda muazzam bina oldu. Hüda'rım lütfü rehber.”

Süleymaniye, 700.000 m2’lik bir alan üzerine kurul­muş, içinde 4 medrese, tıp fa­kültesi, darüşşifa, kütüphane, kervansaray, imaret, ilkokul, darülhadis, darülkurra, misafir­hane, büyük çarşı ve hademe evleri bulunan büyük bir külli­yedir. Yedi senede tamamla­nan bu muazzam eserin yapı­mı için 996.300 altın sarfedilmiş ve bunun için tutu­lan muhasebe defterleri 164 adet olarak tesbit edilmiştir.

Koca Sinan, ustalık eseri saydığı Selimiye ile Hristiyan mimarisine karşı İslâm sanatını galip getirdiğine inanmakta ve şöyle demektedir: “Asıl gücü­mü Edirne Selimiye camiin­de ortaya koyup, bütün kabi­liyetimi açık-seçik sergiledim. Dünyanın bütün mimar ve mühendisleri olanca güçleri­ni harcasalar, böylesine bü­yük bir eserin yapımını gerçekleştiremezler. “

“Selimiye'nin minaresi­nin hem nazik, hem de üç yollu olması sebebiyle yapı­mının güç olduğu, dünya halkının akıllı geçinenlerinin imkân dışı demelerinin ger­çek sebebi; Ayasofya kubbe­si gibi bir kubbe İslâm dün­yasında yapılmamıştır' diye kafirlerin mimar geçinenleri 'Müslümanlara üstünlüğü­müz var' derlermiş. 'O büyük­lükte kubbeyi durdurmak çok güçtür' sözleri Allah'ın aciz kulunun kalbine dert ol­muştur. Adı geçen caminin kubbesini Allah'ın izni, Sul­tan Selim Han'ın gücünü or­taya koymasıyla Ayasofya kubbesinden 6 zira' (dirsek­ten orta parmak ucuna ka­dar olan uzunluk ölçüsü, 70–90 cm arasında değişir) yük­sek ve 4 zira' derin yaptım.”

Edirne'nin Eskikavak meydanında 1569 da başlanıp 400 kalfa ile 14.000 işçinin yedi yıl çalışarak ve 28.000 kese altın harcanan cami inşa­atı bittiğinde 84 yaşında olan Sinan'ın büyük azmi, sarsıl­maz inancı ve yüce himmeti çok düşündürücüdür. Sinan'ın cami hakkındaki sözlerinde, Osmanlı Devleti’nin küçücük bir aşiretten cihanın en güçlü imparatorluğu haline gelme­sindeki sim bulmak da müm­kündür.

Meşhur Alman mimarî tarihi mütehassısı Prof. Ernist Diez, Selimiye için: “Selimi­ye'deki mekan tesiri, büyük­lük, yükseklik, topluluk ve ışık müessiriyeti yeryüzünde­ki bütün mimari eserlerin üstündedir.” demektedir.

Mimarlar Piri'nin mahvi­yetle sadece “ustalığım” diye tarif ettiği eserine bir Avrupalı yazar;”Bu, kul yapısı değil, gökten inme ilahi bir mabeddir' hükmünü kondurur.

Sinan, ustalık devrinin bu şaheserinde bütün yenilikle­ri ve İslâm mimarisinin özelliklerini sergilemiştir. Şehrin her tarafından görülebilecek bir te­peye oturtulan cami Osmanlı İmparatorluğu'nun ölmez bir nişanesi durumundadır. 31.5 metre çapındaki 2000 tonluk-kubbesiyle, sekizgen biçimin­deki gövdeyi çevreleyen ince endamlı minareleriyle mekân sanatının canlı bir örneğidir. Camiye ayrı bir güzellik veren 999 pencerenin her biri insana Esma-i Hüsna'yı terennüm et­tiren ali ruhları hatırlatır.

Eser, Sinan'ı dünyânın en büyük mimarlarından biri haline getirmiştir. Çağımızın ünlü mimarlarından F. L. Wright, bir eserinde şöyle di­yor: “Yeryüzüne iki mimar gelmiştir. Biri, Osmanlı Mi­marı Sinan, öteki ben. Si­nan, Rönesans ustası Mikelanj ve İngiliz mimarı Sir Cristofer Viren ile çağdaşdı. Mikelanj’ın yaptığı Sen Piyer’in çatlayan kubbesini Romalı demirciler bir kasnak yaparak kurtarmaya çalışır­ken, Sinan; inşa ettiği mabetleriyle kıyamete dek kala­cağını söylüyordu.”

Koca Sinan 9 Nisan 1588 de vefat etti. Arkadaşı şair ve Nakkaş Mustafa Sa'î Çelebi, ölümü üzerine şu mıs­ra ile Hicri 996 tarihini düşür­dü: GEÇDİ BU DEMDE Cİ­HANDAN PÎR-İ MİMARAN SİNAN

Kendi yapısı olan müte­vazı ve sade türbesi Süleymaniye külliyesinde, eski Bâb-ı Meşihat'dan Dökmeciler'e gi­den yolun kavşağında bulun­maktadır.

Sinan'ın mühründe “El-hakir-ül fakir Mimar Sinan” yazılıdır. Bu sözler yüce Yaratıcı'nın muhteşem eserleri ve harikulade sanatı karşısında; çok duygulanan, ince ruhlu ve mütevazı bir sanatkârın kendi sanat gücünü ifâde ettiği gibi sînesindeki asil duyguları da di­le getirir.

Koca Sinan, dört padişa­ha hizmet etmiş, büyük iltifat ve ihsanlara kavuşmuş bir sanatkârdır. 37 evi, 40 dükkânı, hanları, hamamları, medrese­leri vardı. Ölmeden evvel ken­dine ait bir vakıf kurarak bun­ları halkına bıraktı.

Koca Sinan, Vakfiyesin­de; evinin mektep yapılmasını bilhassa ister. Okulun hocaları­na günde 6 akçe bağışlar. Ye­tim ve dul çocuklarına elbiseler verilmesini, okullara odun ve kömür alınmasını vasiyet eder. İstanbul'un ihtiyacı olan semt­lerine çeşme, yol ve kaldırım yapılması için para ayırır. Çok az bir kısım vakıf gelirini karısı­na ve çocuklarına bırakır ve bir akçeyi de ruhu için günde bir cüz Kur'ân-ı Kerim okun­masına ayırır.

Kaynaklardan öğrenebil­diğimize göre Koca Sinan çok cömert bir insan olarak karşı­mıza çıkmaktadır. Gece, gün­düz sofrasında 20–30 insanı misafir edip, ağırladığı bildirilmektedir.

Zamanın bütün içtimaî ve kültür müesseselerine ser­vetini bağışlarken eğitime ehemmiyetle öncelik tanır. Yüzlerce mühendis ve mimara hocalık yapar ve binlerce çırak yetiştirir... Ölümünden yüz sene sonraya kadar, dağılma­dan giden inşaat ekipleri kurar ve sanatını ölümsüzleştirir.

Dileğimiz, sahibi olduğu­muz bu paha biçilmez kültür mirasının değerini farkedip, cemiyetin aynası ve şeklî lisanı olan mimarimize ithal çözüm­ler yerine ruhda dirilişimize parelel olarak yeni Sinan'lar yetiştirelim.

Kaynaklar:

1) Mimar, Koca Sinan ve Ağırnas kö­yü. Y. Müh. Mimar Bülent Çetinor. İlgi sayı. 151.

2) Büyük Tür. Tar. Yılmaz Öztuna, c.XI. sf. 165.

3) Türk Mimarisinin Gelişimi ve Mi­mar Sinan. İş Bankası yay. İst. 1975.

4) Müslüman İlim Öncüleri Ans. sf. 251. Y.Asya yay. İst. 1984.

5) Mimar Sinan'ın Çıraklık Eseri Şeh­zade Camii, Y. Mimar Beyhan Erçağ, İlgi sayı. 53.

6) Muhteşem Sinan. Abdullah Kuran, Görüş dergisi sayı Ocak 1988.

7) Sinan’da Dirilmek, As. İnş. Y. Müh. Abdullah Bizden, Milli Kültür Mart 1988.

8) Yeni Türk Ans. Cilt. IX sf.3778.

9) Mimar Sinan Özel Sayısı, Milli Kül­tür, Haziran 1988.

10) Sinan bin Abdulmennan - Y. Mi­mar - M. Hilmi Şenalp - Lale - Aralık 88 sayı 6

11) Selimiye Camii - Y. Müh. Mimar. Bülent Çetiner - İlgi - sy. 55/1988