Sızıntı Arşivi

Ağustos 1990 · s. 301 · 7 dakikalık okuma

Tarihte Çevre Tahribatı

A. Halit Aslantürk · Ekoloji

Endüstri inkılabı nesillerinin dünyayı alabildiğine hor kullanmasından oldukça müteessir olan çevrebilimciler, endüstri öncesi iptidaî cemiyetlerin bu hususta daha hassas davranmış oldukları zannıyla, geçmiş zamanları “altın çağlar” olarak tanımış; hasret ve özenti duymuşlardı. Fakat yapılan araştırmalar bazı eski toplulukların da çevre bütünlüğüne ve ekolojik dengeye kasteden icraatlarda bulunduklarını gösterdi.

Bu yazıda arzedilecek yeni tesbitler, çağlar boyunca insanın hep bildiğimiz insan olarak kalışına; mahiyetine yerleştirilmiş olan kendine has kabiliyetleri “insanca”

kullanmasını temin eden müsbet “yönlendirmeler” ve “ikazlardan” uzak durduğunda, nasıl zararı kendini dahi aşan tahribkar bir yaratık haline gelebileceğine dair ibretli birer misal teşkil etmektedir.

İngiliz sömürgecileri Yeni Zelanda’ya ilk yerleşmeye başladıkları yıllarda (1800’ler), kendisi yokolmuş, sadece yerli Maori halkının dilinde adı kalmış bir kuş türünün kemiklerine rastlamışlardı. Eskilerin isminin “moa” olarak hatırladıkları, devekuşuna benzeyen, yaklaşık üç metre boyundaki, bu uçamayan büyük kuşların atalarının Yeni Zelanda’da milyonlarca yıl yaşamış olduğunu fosillerden ve biyokimyevi delillerden anlıyoruz. Pekala bu kuş türü bunca uzun bir hayatiyetten sonra ne zaman ve nasıl yokolmuştur?

Şimdiye kadar, bu kuşların ani iklim değişiklikleri gibi bazı “insandışı” faktörlerle yeryüzünden silindikleri zannediliyordu. Fakat, üç temel keşfe dayanan son tesbitler bu ‘hüsn-ü zannı” temelinden sarstı:

Öncelikle, moa kemikleri üzerinde yapılan radyokarbon testlerinden, Maorilerin atalarının adaya ilk yerleşme zamanlarında (MS 1000 yılları), kuşların büyük ölçüde hayat sahnesinde oldukları anlaşılmıştır.

Ayrıca, arkeologların yaptığı çalışmalarla, Maorilerin sayısız moayı kesip, ocaklarda pişirip, fazlalıklarını attıklarını ispatlayan yüzlerce büyük site ortaya çıkarılmıştır. Etini yeyip,derisini giyip, kemiklerini olta ve mücevherat olarak kullanıp, yumurta kabuklarını da su kabı yapan yerlilerin, şimdiye kadar bulunan sitelerde 10.000 ile 15.000 arasında moayu katlettikleri tahmin edilmekteçlir.

Hayatlarında hiç insan görmemiş ve onun tahrip gücü hakkında en ufak bir “fikre” sahip olmayan zavallı moaları avlamak hiç de zor olmamış olsa gerektir. Maorilerin, yumurtaları dahi “değerlendirme” adeti yüzünden nesillerini devam ettiremeyen bu güzel kuşlar, 300 yı1 içinde yeryüzünden silinmiştir.

Güney Pasifik Adalarının (Polonezya) diğer yerlerinde de yapılan araştırmalarla, özellikle ilk yerleşim sitelerinde moaların akibetine uğramış birçok kuş türünün varolduğu keşfedilmiştir. Avrupalılann istilası sırasında yapılan kuş katliamları ile adı çıkmış olan Hawaii’nin,Kaptan Cook’un gelmesinden önce de en az 50 kuş türünün (bu rakam bütün Kuzey Amerika’da yaşayan kuş türlerinin 10’da biridir) yokedilmesine sahne olduğu, bugün kesin delillerle bilinmektedir.

Kuş nesillerinin yokolmasında aşırı avlanmadan başka bazı faktörler de rol oynamaktadır. Mesela özellikle küçük şarkıcı kuşların tükenmesinde, ilk Hawaii’lerle beraber gelen farelerin ve yapılan orman kesimlerinin büyük etkisi olduğu söylenebilir.

Sadece kuşları değil, memeliler, kertenkeleler, kurbağalar, salyangozlar ve hatta bazı büyük böcekler de dahil Okyanusya boyunca toplam binlerce türü kurban eden katliamlar, bu mevzuda ihtisaslaşmış paleontolojist Storrs Olson’un deyimiyle “dünya tarihinin en hızlı ve en büyük çaplı biyolojik felaketlerinden biridir.”

Şili’nin 2300 mil batısında dünyanın en ıssız kara parçalanndan biri olan “Doğu Adası” bulunur. Bu adanın en önemli hususiyeti, her biri 85 ton ağırlığında ve 12 metreye varan boylarda olan yüzlerce, dev esrarengiz heykellerdir. Hollandalı Kaşif ,Jakop Roggeveen’in adayı, içindeki az sayıda Polonez’le birlikte “keşfetmesinden” bu yana bu muazzam heykelleri inşa edip, taşıyıp, dikebilecek bir medeniyetin nasıl birdenbire ortadan kaybolduğu sorusuna cevap aranmaktaydı. Belki, “Tanrılann Arabaları’nın yazarı Erich von Daniken gibi bazı hayalperestler, bu işte “uzaylıların’ parmağı olduğunu dahi düşünmüşlerdi.

Halbuki heykellerin nasıl taşınıp dikildiği sorusuna yerlilerin cevabı basitti: Ataları bu işi iptidai metotlarla; keresteleri tekerlek ve manivela gibi kullanarak, kas gücü harcayarak yapmışlardı. Adada olanların tam olarak aydınlatılması ise, ancak arkeolojik ve paleontolojik çalışmaların tamamlanmasıyla mümkün oldu.

Bu araştırmalar sonucunda, Polonezlerin adaya yaklaşık MS. 400 yıllarında yerleştikleri ve o zamanlar. da adanın, ormanlarla kaplı olduğu tesbit edildi. Tarla alanı açmak, kanolar (kayık) inşa etmek ve heykelleri taşımada tekerlek ve manivela gibi kullanmak i çin, büyük bir hızla ormanları tüketmeye başlayan yerliler, 1500’lü yıllara kadar adada tek bir ağacın dahi yaşayamayacağı kadir büyük bir kıyım yapmışlardı. Bu arada adanın nüfusu hızla artmış, heykellerin sayısı 1000’e ulaşmış ve bunların en azından 324’ü dikilmişti. Fakat bu putlar, istismarların neticesi olan acı felaketlere ‘‘şahit” olmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktı. Zira adalılar, ormanları katletmenin bedelini fena ödemişlerdi. önce toprak erozyonuyla zirai verimsizlik zuhur etmiş; kano yapacak kütükleri de olmadığından gıda açıklarını balıkla takviye etmek için denize açılamamışlar ve bir zamanlar bolluk içinde olan ada, artık içindeki nüfusu barındıramayacak hale gelmişdi.

Geçmişte yapılan çevre tahribatına bir başka misal de Kuzey Amerika’dan:

İspanyol kaşifler, güneybatıdaki Chaco Kanyonu’na ulaştıklarında, tek bir ağacın bile bulunmadığı koca bir arazinin ortasında bomboş duran, çok katlı dev bir yerleşim sitesiyle karşılaşmışlardı. 600’den fazla odası, 215 m. uzunluğu, 100 m. genişliğiyle o zamana kadar Amerika’da görülen en büyük bina hüviyetinde olan bu beş katlı bina, bugün New Mexico Milli Tarih Parkının sınırları içinde kalmaktadır.Arkeolojik araştırmalar, Chaco evlerinin inşasının MS. 900’lerde başlayıp MS. 1100’lerde sona erdiğini gösteriyor. Fakat Anasaziler bu muazzam siteyi niçin böyle çıplak ve çorak bir araziye kondurmayı tercih etmişlerdi? Bina yapımında, çatıları desteklemek için kullandıkları 200,000 tane 5’er metre uzunluğundaki kiriş ve direği nereden bulmuşlardı? Yakacak odunu nereden ve nasıl temin ediyorlardı? Ve hepsinden önemlisi, olanca emek sarfederek inşa ettikleri aşikâr olan bu nadide şehri terketmelerinin sebebi neydi?

Bu düşündürücü sorulara cevap arayan bilim adamlarından bazıları, Chaco Kanyonu’nun esrarengiz akıbetini klasik “tabii kuraklık” görüşüyle açıklamaya çalıştılar. Ne var ki, Julio Betancourt ve Thomas von Devender isimli paleontolojistlerin dahice bir teknikle yapmış oldukları bir incelemenin sonuçları, meseleye çok farklı bir buud kazandırdı. Bu araştırmacıların, Chaco bitki örtüsünde zaman boyunca cereyan eden değişmeleri yorumlamak için yaptıkları çalışma, “paket fareleri’’ denilen Neotlama’ların beslenme şeklinden faydalanılarak gerçekleştirildi.

Paket fareleri, topladıkları bitki ve diğer maddeleri çöl şartlarına mukavemet edebilir hale getirmek için ustaca depolayıp koruma altına alan kemirici hayvanlardır. Bir çeşit mebzelelik olan bu saklama yerlerindeki bitkiler, üzerinden asırlar dahi geçse, radyokarbon testleriyle teşhis edilebilmektedirler. Yani her bir fare yığınağı, belli bir zamanda o çevredeki bitkiörtüsünün bir kapsülü gibidir.Bu kapsülden faydalanan araştırmacılar, Chaco evlerinin yapıldığı zamanlarda bölgenin fıstık çamları ve ardıçlarla dolu; yakınlarında da çam ormanları bulunan yemyeşil bir yer oduğunu ortaya çıkardılar. Demek Anasaziler, yerleşim merkezinin ana malzemesini teşkil eden keresteyi, bu ormanları tüketerek elde etmişlerdi. Böylelikle çevreyi tamamen çoraklaştırınca, yakacak odun için 10 mil, inşaat içinse 25 mil ötelere uzanmak zorunda kalmışlardı. Buralardaki ağaçlar da tükenince, 50 mil ötedeki dağların yamaçlarındaki düzgün çam ağacı kütüklerini çekerek getirebilmek için yollar yaptılar.Anasaziler, ormanların yakılmasıyla başgösteren su sıkıntısını izale etmek için sulama kanalları kurarak dağlardan su getirmeyi denediler.

Fakat gittikçe artan erozyon ve açılan kanalların toprakta derin dereler oluşturarak “pompasız” sulama yı imkasızlaştırması yüzünden kıtlık başgösterdi.

Yukarıda anlatılanlardan, geçmişte çevreye ehemmiyet verilmediği sonucunu çıkaramayız.Zira iptidailikten gelen cehaletin hüküm sürdüğü Okyanusya ve Yeni Dünya’da ve Ortaçağın karanlıklarına gömülmüş Avrupa’da bu yanlış zihniyet büyük ölçüde hüküm sürerken, alternatif dünyanın aydınlık ikliminde tabiata sevgi adeta bayraklaştırılıyordu. Ağaç kesme nin insan kesme kadar kerih görüldüğü, kıyamet koparken dahi ağaç dikmenin tavsiye edildiği şefkat ve inceliği ölümsüzleştiren kuş sarayları’nın yapıldığı bu diyarlarda insanlığın iftihar edeceği bir “gül devri’ yaşanıyordu. Yani tarih boyunca insanları yanlış davranışlara iten bazı faktörlerle beraber istikamete sevkeden bazı unsurlar da bulunuyordu.

Tahribata yolaçan ve hızlandıran sebeplerden baları şunlardır:

*İnsanların tanışık olmadıkları bir çevreyle aniden karşılaşmaları (ilk Maoriler ve Doğu Adası sakinleri gibi).

*Sınırlarını genişletme azminde olup arkalarında bıraktıkları tahrip edilmiş yerleri umursatmayacak derecede münbit arazilere girmeleri (Amerika’ya ulaşmak isteyen ilk Kızılderililer gibi).

*Tahrip gücünü teşhis edemedikleri yeni bir teknolojik imkanla tanışmaları (halihazırda av tüfekleriyle güvercin nesillerini yokeden Yeni Gineli’ler gibi) 1974.

*Bazı enteresan hayvanlar ve bitki örtüleriyle karşılaşmalarıdır. (Mesela, insanlardan ürkmeyen ve aynı zamanda da uçamayan kuşlar gibi). Hepsinden de önemlisi insanların, tabiata zarar vermemeyi telkin eden bir ahlak ve inançlar sistemininden mahrum oluşlarıdır. Bütün bu gerçeklerden insanlık adına alınabilecek maddi-manevi dersler vardır. Bu makale arkeoloji ve paleontoloji ilmine başka bir bakış açısı getirmektedir. Zira, eskiden beri sosyal hayatla alakasızmış gibi görünüp günümüz insanının meselelerine ışık tutamayacağı zannedilen bu ilimler aslında çok verimli bir şekilde kullanılabilir.

Mesela birkaç değişik kasaba kurup hangilerinin daha çok yaşadığını ve hangilerinin yokolma kertesine geldiğinin denenmesi mümkün değildir. Fakat arkeoloji uzmanlarının yardımıyla, geçmişte yapılan bazı şeylerin sonuçlarının ne olduğu öğrenilip aynı hatalara düşülmeyebilir. Bir ormanlık arazinin tüketime ne kadar dayanabileceğini ve yeniden ihya edilip edilemeyeceğini öğrenmek için deneme-yanılma yoluna girmektense, geçmişte benzeri durumlarda ortaya çıkan neticelerden istifade etmek mümkün olabilir.

Demek ki, tarihten insanlığın istikbaline ışık tutacak bir ibret ayinesi gibi istifade edilebilir. Tarih boyunca insanların kendilerine verilen nimetleri şu veya bu şekilde “istismar” etmelerinin ardından, başlarına çeşitli felaketler gelmesi basit bir tesadüf olmasa gerektir. İster kendi elleriyle hazırladıkları ekolojik bir felaket, ister bir kuraklık, isterse bir yanardağ patlaması olsun bütün felaketlerin temelinde suistimallere karşı işleyen bir ceza mekanizması hissedilmektedir.

Geçmişten ibret almayarak istifadesine sunulan nimetleri hoyratça harcayan ve kendi pislikleri içinde gömülme yolunda olan günümüz insanlarına, son Peygamberin (sav.), insana ve tabiata saygıya davet eden mesajiarının rehber olmasını temenni ediyoruz.