Şubat 1988 · s. 33 · 5 dakikalık okuma
Tarihimizdeki İçtimai Güvenlik Meseleleri

Sağlığın korunması ve sosyal güvenlik, ülkemiz için mühim bir meseledir. Çözümü büyük finans kaynaklarını gerektirmektedir Bu problem in tarihim izde nasıl halledildiğini öğrenmek için tarih sayfalarına bir göz atalım.
İslam’ın ortaya çıkışında hastalık ve yangın gibi durumlara karşı sigortaya ihtiyaç görülmüyordu. Buna karşılık esarete ve insan öldürmeye karşı sigorta hakiki bir ihtiyaçtı. Daha Hz. Peygamber (s. a. v) zamanında bu nokta dikkati çekmişti. Bunun için bazı tedbir/er alındı. Bu suret/e hicretin birinci senesinde Medine site devleti anayasasında bu sigortaya “maakil” dendi. Söyle işlerdi.
Eğer bir kimse harpte esir düşerse onun hürriyete kavuşturulması için bir fidye verilmesi lazımdı. Bunun gibi vücuda yapılacak zararlar, zarar ve ziyanın yahut kan bedelinin ödenmesini gerektirirdi. Bunların miktarları ekseriya esir veya suçlu olan şahsın imkanlarının dışında kalırdı. Hz. Peygamber (s. a. v) mütekabiliyet esası üzerine bir “sigorta” tesis etti. Bir kabilenin mensupları kabilelerinin hazinelerine kendi imkanlarına göre para yardımı yapacak, böyle bir para lazım olduğu zaman bu yardımı hazineden bekleyeceklerdi. Eğer kabilenin hazinesi kâfi gelmezse diğer akraba ve komşu kabileler onlara yardım etmek mecburiyetinde idiler. Tekmil bir bütün içinde bu üniteleri teşkilatlandırmak için bir silsile-i meratib teşkil edilmişti.
Peygamberimiz zayıflara yardımın zaruriliğini şu ifadelerle belirtmektedir. “Müminlerin belli işlerine Allah’ın kendisini idareci yaptığı kimse, onların ihtiyaç ve yoksulluklarına kayıtsız kalırsa, Allah da onun ihtiyaç ve fakirliğine kayıtsız kalır.”“Kim arkasında yardıma muhtaç kimseler bırakırsa onlar bizim mesuliyetimiz altındadır.”“Kendisinin hiçbir desteği olmayan kimsenin, devlet destekçisidir.” Bu ifadeler Peygamberimizin (s. a. v) zayıflara yardıma ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermektedir.
Hz. Ömer de sosyal güvenliğe çok ehemmiyet veriyordu. Her doğan çocuğa maaş bağlamıştı. Fakir olan gayrimüslimlere de maaş verilmesini emretmişti. Sağ eli olmayan bir harp malulünün emrine, maaşı hükümet tarafından ödenmek üzere, bir hizmetçi tayin etmişti. Bu uygulama sahabe devrinde oldukça fazla icra edildi. Hz. Ebu Bekir adına, başkomutan Halid b. Velid tarafından, gayrimüslim Hire halkına okunan tamimde aynı zamanda hasta ve sakatlara da beyt-ül maldan yardım yapılmasını emretmekteydi. Bu tamime göre; yaşlanıp çalışma gücünü kaybeden herhangi bir sebeple hasta olan, sakatlanan, zengin iken fakir düşen gayrimüslimlere hazineden yardım yapılacak ve maaş bağlanacaktı. Gayrimüslim hasta ve sakatlara hazineden yardım yapıldığına göre müslümanlardan aynı duruma düşenler de tabiatiyla ve öncelikle aynı yardımı göreceklerdi. Hz. Ömer yaşlı ve ama bir gayrimüslime maaş bağlamış ve hazine nazırına “Buna ve bunun gibilerine bakınız.” diye emir vermiştir. Belazuri ‘nin anlattığına göre Hz. Ömer, Şam yolculuğu sırasında Cabiye’de cüzzam hastalığına yakalanmış hıristiyanlar gördü ve bunlara zekat gelirlerinden maaş bağlanması ve gıda tahsisi için emir verdi. Onun, hazine nazırına verdiği emre bakılırsa bu onun umumi hareket tarzı olmalıdır.
Emevi halifesi Velid b. Abdilmelik ‘in hasta ve sakatlara götürdüğü hizmet ve yaptığı yardımlar ise unutulacak gibi değildir. 0, fakirlere maaş bağladığı gibi körlere ve cüzzamlılara da maaş bağladı ve bu hastalığa tutulanların dilenmelerini ve halkın içine karışmalarını yasakladı ve onların belli yerlerde bakıma tabi tutulmalarını emretti. Velid daha da ileri bir adım atarak her kötürüme bir hizmetçi ve her köre de yedirici tayin etti. Günümüzün devletleri bile daha henüz bu seviyeye ulaşamadılar.
Ömer b. Abdülaziz’in hasta ve sakatlara götürdüğü hizmetler, Velid’inkinden aşağı değildir. Taberi ‘nin yazdığına göre o, Basra ‘nın fakirlerine ve müzmin hastalara maaş bağlamıştır. Onun zamanında ganimetlerdeki humus (1/5) hakkı olarak devletin elinde çok sayıda köle bulunuyordu. 0, iki kötürüm ve iki müzmin hastanın hizmetini görmek üzere bunlardan bir köle ve her kör için de bir yedinci tayin etti. Ömer, yediricisi olmayan körlerin tespitini istiyordu. Hatta bir defasında karanlık ve yağmurlu bir gecede kendi kendine dolaşabilen bir âmâya, yedirici parasının ödenmesini ve ona ayrıca 35 dinar verilmesini emretti.
Abbasiler devrinde sağlık hizmetleri dışında hastalara bir takım yardımların yapıldığı anlaşılmaktadır. Mehdi’nin hicri 162 tarihinde cüzzamlılara ve hapse düşenlere maaş bağlanması hususunda çıkardığı emir bunu göstermektedir.
İslam devleti gitgide artan bir şekilde bütçe gelirlerinin küçümsenmeyecek bir kısmını sağlık ve sosyal yardım harcamalarına ayırmıştır. Bu, Hz. Muhammed (s.a.v)’in getirdiği hukukun bir gereğidir.
Yardım hususu o kadar maksimuma erişmişti ki yardımın doyum noktasına varmasıyla alakalı enteresan mektuplarla karşılaşıyoruz. Emeviler devrinde Tunus ve Cezayir’de zekât memuru olan zat adil halife Ömer b. Abdülaziz ‘e bir şikâyet mektubu gönderdi. Ama şikâyetin mevzu’u, bizim hayalimize gelenlerden çok farklı idi; Zekât memuru herkesin bolluk içinde olduğunu, zekât verecek kimseyi bulamadığını söylüyor ve ne yapması gerektiğini soruyordu. Verdiği cevapta Halife “Borçluların borçlarını öde.” diyordu. Zekât memuru emredileni yapmış, fakat bir müddet sonra zekat hazinesi yine dolmuştu. Şimdi ne yapacağını soran memura, Ömer b. Abdülaziz şu emri göndermişti. “Köle satın al ve azad et.”
Tarihte ilim adamlarının da, yapılması gereken yardımlara kitaplarında yer verdiğini görüyoruz. İbni Haldun da, sosyal güvenlik için devletin yapması gereken masrafları “Fakirlerin, dul ve yetimlerin ihtiyaçlarını gidermek, onlara devlet hazinesinden maaş bağlamak amalara haklarını vermek… hazineye fazla yük olmamak şartıyla müslümanlar arasındaki hastalar için hastaneler yaptırmak” gibi hizmetlere yapılan harcamalar olarak gösterir.
Sosyal güvenlik sistemlerinin gelir kaynağında devlet bulunduğu gibi vakıflar da bulunmaktadır. Vakıflar sonraları sosyal güvenlik için çok mühim bir gelir kaynağı olmuştur. Vakfın başlangıcıyla alakalı olarak şu hadiseye bir göz atalım: Hz. Ömer’e Hayber arazisinden bir parça toprak düştü. Hz. Ömer şöyle dedi: “Ya Resülallah bana Hayber arazisinden bir parça toprak düştü ki ondan daha nefis bir mal elime geçmemiştir, ne emredersiniz. “Efendimiz (s. a. v): “İstersen, mülkiyetini kendine bırakır, (hasılatını) sadaka verirsin.” Bunun üzerine Hz. Ömer satılmamak hibe ve miras edilmemek üzere fakirlere, akrabaya, kölelere, zayıflara, yolda kalmışlara vakfetti.” Bu düşüncenin ışığı altında ecdadımız vakıf yolu ile camiler, mescitler, mektepler, medreseler, kütüphaneler, darüşşifa, aşevleri, kervansaraylar, çeşmeler, su yolları ve tesisleri, yollar, köprüler, deniz fenerleri, kale ve istihkamlar, spor saha ve tesisleri, mesireler, dul ve yetim evleri, emzirme ve büyütme yuvaları, kışın tehlikelerle dolu olan yüksek dağlarda ve geçitlerde can kurtarma istasyonları yapmıştır. Ayrıca; kış aylarında kuşların beslenmesi, hasta ve garip leyleklerin bakım ve tedavisi, bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi, halkın neşe ve sevincinin arttırılması, alışveriş edenlerin aldatılmalarını önlemek üzere çarşı ve pazarlara ölçek ve kantarlar konulması, evlatlıkların horlanıp azarlanmamaları için kırdıkları kap-kacağın tazmin edilmesi, yoksul kızlara çeyiz verilmesi, düğünlerinin yapılması, çalışamayacak kadar yaşlanan veya sakatlanan meslek ve sanat erbabı ile işçilere yardım için fonlar tahsisi, halka faydalı eserler yazdırılıp bastırılması ve ücretsiz dağıtılması, cezaevlerindeki mahkumların bazı ihtiyaçlarının karşılanması, halkın gıda ihtiyacının düşünülmesi, et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması, fenni ziraatın geliştirilmesiyle alakalı tedbirler vakıfların hizmet alanı içine girmiştir.
Görülüyor ki kardeşlik esasları üzerine kurulan ve insana verilmesi gereken değeri hakkıyla veren medeniyet tarihimizde, vakıfların da mühim bir yeri olmuş ve sosyal güvenlik sisteminin tesisinde vakıflar gelir kaynağı olma fonksiyonunu ifa etmiştir.
Dr. Polat Has