Sızıntı Arşivi

Ocak 1991 · s. 530 · 6 dakikalık okuma

Tarihî Devr-i Daimler

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Târihî Devr-i Dâimler

Bir zamanlar, güneş bu ül­kede doğar, rahmet bu ülkeye yağar, güller, çiçekler de bu ül­kede açardı. Yıldızlar bu ülkeye göz kırpar, semâ bu ülkeye te­bessüm eder ve öteler bu ülke­ye bir başka bakardı. O za­manlar, bir baştan-bir başa dağlarımız bağ, bağlarımız da Cennet bahçeleri gibi büyülü ve rengârenkdi. Tekmil ovalarımız-obalarımız, Hızır'la arka­daşlığa ermiş gibi hep canlı ve hep pırıl pırıldı.. oralarda bin râyiha ile eserdi esince rüzgâr.. ve sabâ her yerde misk ü anber sürünür gezerdi. Dost-düşman binbir iştiyakla yamaç­larımızda tenezzühe koşar.. ve Çin'den-maçinden kopup-gelen kervanların biri konar, biri kalkardı.

Gökdeki ihtişamla yerdeki güzelliklerin ufuk teşkil ettiği bu dünyâda, ışık ve renk arası gelip-giden ruhlar, neş'eyle daldan dala uçuşan kuşlar gibi hep şen ve şakrak, gönüllerde Firdevslere koşmanın heye­canıyla soluk - soluğa ve sımsıcakdı. Zaman zaman, Cennet­lere açık bu sihirli dünyânın kapısında, tasavvurlarımız gi­dip gökler ötesi âlemlere daya­nınca, sonsuzun güzellikleri gö­nüllerimizde nâra atmaya başlardı.

Bu yemyeşil iklimin bağı-bahçesi, gülü-çemeni hayatı­mız gibi nabızlarımızda atar ve dört bir bucaktan ruhlarımıza akıp-gelen ma'nâlar, kulakları­mıza bir sihirli zemzeme fısıl­dar ve bizi sürprizlere açık ya­maçlarda tenezzühe çağırırdı.

Gün gelip de dünyâmızı çe­peçevre saran bu ışık, ülke sı­nırlarını aşıp nursuz ve ufuk­suzları kuşatınca, hiç güneş bilmeyen bu karanlık dünyâ, bir baştan bir başa fecir rengi­ne büründü ve gece kuşları gibi harabelerde tüneyen bahtsızla­rın yüzleri gülmeye başladı.. derken gönüllere ezâ saksağan sesleri bir bir kısıldı.. harâbele­ri okşayıp geçen. ışık hüzmelerinden yarasaların gözleri ka­maştı.. bütün canavarlar inleri­ne girip mürâkabeye daldı ve bütün yılanların zehirleri kursaklarına aktı. En karanlık dü­şüncelerin hüküm sürdüğü bu yerlerde, renk ve ışıktan Cen­netlere yollar açıldı. Yer yer Firdevsî esintilerin çiçekleri okşayıp geçtiği, zaman zaman da dikenlerin güllere selâm durdu­ğu yollar...

Gönüllerimizde imân ve azim, dillerimizde aşk u şevk türküsü, dem o dem şahlanmış yürürken, birden bire bu muh­teşem dünyâ öyle bir sarsıldı ki, altı üstüne gelmedik hiçbir şey kalmadı. Güneş sislere bo­ğulup kayboldu.. renkler hü­zünle inlemeye başladı.. yıldız­ların çehresini buz bağladı.. ay bu dehşetten sapsarı kesildi.

Artık, esen rüzgârlar gülkokusu taşımıyor.. kuşlar, kuşcuklar neş'eyle ötmüyor.. bül­büller hüzün mırıldanıyor.. akrepler kuyruklarını dikmiş nefretle dolaşıyor ve çalım satı­yor.. yılanlar da ıslık ıslık yü­reklere korku salıyordu. Evet, yeniden çemenler ağlamaya durmuş, yeniden goncalar zünnâr bağlamış ve yeniden bö­cekler ağıtla inliyordu.. yeni­den sesler hıçkırığa dönmüş, yeniden sevinçler sînelerde bo­ğulmuş ve her yanda çığlık çığ­lık yeisin, kederin nağmeleri duyuluyordu.. yeniden gök-yer birbirinden kopmuş ve arz ba­şını almış karanlıklar içinde yü­züyor ve yeniden semâ belirsizleşip kaoslaşıyordu.. me­safeler merhametsiz ve gidip Kafdağına ulaşmış, emeller sarsık, irâdeler de felç olmuştu. Duygu ve düşünce tanımayan kaba ruhların üzerimize saldık­ları zehirli oklar sînelerimizi delik-deşik etmiş ve gözlerimizi de kançanağına çevirmişti. Za­yıf ruhlar sürekli sendeliyor, çelimsiz irâdeler sağda-solda geziyor ve oturmamış gönüller de tir-tir titriyordu.. akıl hayret ve şaşkınlık vadilerinde tepe-taklak, muhakeme de cinnet derelerinde hayâle inci diziyor­du. Dünyâ ve ukbâ saltanatının kapılarını açan sırlı anahtarları kaldırıp bir tarafa attığımız bu kapkara günlerde, altından ha­zinelerimize sırtımızı dönüyor ve gidip bakırcılar çarşısında cevher arıyorduk.

Bu sis ve duman içinde, kurnaz tilkiler arslan postuna bürünüp çalım satıyor, arslanlarsa gadr-ı hicranın demir pençesinde inim-inim inliyor ve çâresizlik hırıltılarıyla acz besteliyorlardı.. saksağanlar uğursuz sesleriyle - dayansın kulaklar - habire nutuklar çeki­yor; bülbüller, çorap gibi yuva­ları içinde yutkunup duruyor­lardı. Her yanda sessiz sessiz ahlar yükseliyor ve her yanda çaresizlik tesellisi içinde az-buçuk canlılar dahi felç olup gi­diyordu. Sabır fitneye yenik düşmüş, tevekkül ve Hakk’a i’timad sebepler karşısında na­kavt olmuş.. vicdan en tâli'siz günlerini yaşıyordu.

Evet artık, ne Cibrîl'in dolaştığı yerlerde hayat emâresi ne de Hızır'ın bıraktığı yemye­şil izlerden eser kalmamıştı. Düşünce ümîde inat gidip gi­dip karanlık iklimlerde dolaşı­yor, ümit düşünceden habersiz ve ölüm solukluyordu.

Tam bu zifiri karanlık için­de, biz bitkin, irâdelerimiz de bîtâb yürürken, asırlar ötesin­den Yüce Rehber'in sesi tın-tın bir kere daha duyuldu. Nağmeleri kor gibi yakıcı, haykırışları yaman, soluklan da gürül gürüldü. O, yoldakilere "Gel gel" diyor, âvâz âvâz bir şafağı müj­deliyor ve geçmişin şanlı ya­maçlarına doğru yollar vuru­yordu. Sesden, sözden anlayan herkes O'na doğru koşuyor.. mesafeler O'na ve arkasındakilere selâm duruyor ve her yana âdeta emniyet yağıyordu. Ye­niden gökler ve yer izdivaca hazırlanıyor gibi elele ve yüzyüze gelmişti.. yeniden rû­hânîlerle insanlar aynı safta birleşiyordu. Her sıkıntılı dö­nemde, varlığını başımızın üs­tünde bir güneş gibi hissettiği­miz Yüce Rehber-Allah gölgesini başımızdan eksik et­mesin!- bizi bir kere daha vesâyâsı altına alıyor ve "ümme­ti..!" deyip inliyordu.. vicdanla­rımızda bu arş u ferşi çınlatan sese: "Sen'sizlik işimizi bitirdi.. mumumuz sönmek üzere; çerağın nerde?." çığlıklarıyla mu­kabele ediyordu.

Artık, O bir güneş gibi hep başımızın üstünde dönüp duru­yor; bizler de birer sızıntı gibi bağrımızı o ışık kaynağına açı­yor, O'nunla bütünleşmek ve O'nda fânî olmak istiyorduk. O, gürül gürül bir çağlayan gi­bi gönüllerimize akıyor; bizler de kendimizi o ummana salı­yor ve damlaya derya neşvesini duyuruyorduk. O, geçeceği­miz yollara ışık saçan güneşlere denk bir ışık kayna­ğı, bizler de o İlâhî meş'ale et­rafında uçuşan birer pervane.. O, dünyâ ve ukbâ mutluluğunu atının terkisine bağlamış bir Kutlu Yolcu; bizler de O'nun âzat-kabul etmez köleleri.. O, hayatını karanlıklarla mücâde­leye adamış bir ışık insan bizler de bu kavganın "hay-hûy"una dem tutan alkışçılar olmuşduk.. O'nunla dolup taşıyor, O'nu solukluyor, O'nu yudumluyor.. O'nun arkasından coşu­yor, O'na intisabın gururuyla şahlanıyor ve O'nun zaferleriy­le şahlanıp kendimizden geçi­yorduk. Evet, O'nun sayesinde bir kere daha kefeni gömlek yapıyor, bir kere daha ölüm çukurundan kurtuluyor ve bir kere daha tipiden-borandan yakayı sıyırıp bahara eriyor­duk...

Aslında bu, ilk değildi; son da olmayacaktı. Dünyâ kuruldu kurulalı, kışları baharlar, gece­leri de gündüzler ta'kip edip durmuştu. Biz ve zamanımız da bu "devr-i dâim"in dışında kalamazdık.. kalmadık da. Hat­ta eğer bizler, vefasızlık edip sebepler plânında bir kenara çekilseydik, bir kısım vefalı gö­nüller hatırına yine her yana nurlar yağacak ve ilkinde oldu­ğu gibi yine ışık gelip karanlığı boğacaktı.

Şu anda yeryüzü, tekmil yağmur duasına hazırlanmış gi­bi, urbalar alt-üst olmuş, eller aşağıya doğru çevrilmiş.. göz­ler ümitle açılıp kapanıyor ve yanık sineler, güftesiz besteler­le hafakanlar mırıldanıyor... üst-üste yığılıp yeryüzünü şef­katle seyreden ruhanîlerin göz­leri damla damla.. bilfarz, bu­lutların suyu tükense bile, sebepler ötesi âlemlerden gele­cek rahmet esintileri, yeryüzü­nü Cennetlere çevirecek ve herşey gibi bizim de hasret ateşlerimizi söndürecektir.

Hele bir fasıl daha geçsin; varsa vicdan u iz'anın, sen de göreceksin sabahın nurdan hançerini zulmetlerin bağrına sapladığı günü ve dört bir yanın diriliş türküleriyle inlediğini.

Şimdi gel sen de dikenler içinde olsan bile, gül türküleri söyle! Çevrene yumuşatıcı ne­feslerle bir şeyler fısılda! Topar­lan, gönlüne açıl ve gelip ruhunun üzerine çöreklenen rahatlık cadısını kov! Âh-u enîne hasret seccadene koş ve iniltilerini gözyaşlarınla nefeslendir! Nefeslendir ki, bu âh u efgân ve bu mübarek damla­lar, değil muvakkat karanlık ve dünyevî ateşleri, Cehennemin kıvılcımlarını dahi söndürüp, ateşin bağrında "berd u se­lâmlara inkılâb edecektir. Çevrendeki sisden-dumandan endişe edip geri durma! Atmosferine çarpan şahaplarla sarsılma! Feleğin dölyatağında gerinen mutlu yarınları gör ve rü’yaların Hirâ’sında, hülyaların Tûr’unda Sonsuz’dan gelen nefesleri duymaya çalış! Çalış ki, gönülleri pervâneliğe alıştıran dünkü renk ve ışık, eskisine denk bir tülleniş sath-ı mâiline girdi bile. Çalış ve çerağını, o ışıktan tutuştur; bir karanlık bucağı da sen aydınlat! Karanlığa sövmek değil, ışık yolunda bir mum yakmak ma’arifet..! Yarasaları yarasalarla başbaşa bırak! Akrebin kuyruğunu kırıp kendi ağzına sok ve hergün biraz daha ışığa doğru kayan şu tâli’li dünyâda bizlere rûhun bestelerinden birşeyler mırıldan!