Sızıntı Arşivi

Ekim 1993 · s. 13 · 10 dakikalık okuma

Tacın İncisindeki Osmanlının Yetimleri

İbrahim Refik · Tarih

Ekim 1993 · s. 13 · 640×978 px tarama

(Osmanlı –Hint Müslümanları İlişkilerinin Tarihi Seyri-1)

GİRİŞ

Kâinatın İftihar Tablosunun (sav) dilinden Ezeli Kelam’ı yudumlayan şanlı sahabinin tuğlarının Atlas Okyanusu sahillerinde dalgalanmasının üzerinden daha çok geçmemişti ki, bu kutlu yolun arkadan gelen yolcuları, görkemli savaş tuğlarını bilinmeyen yeni ufuklara taşırlar.

Bu yeni ufuklardan biri de, “İ’lâ-yı Kelimetullah”ın ulaşmadığı Güney Asya’nın uçsuz bucaksız bereketli topraklarıdır. Bu bölgeye İslam’ı ilk duyuran Müslüman Araplar olmuş, Türkler ise pekiştirerek yaymış, benimsetmiş ve sevdirmişlerdir.

660 yılında Hz. Ali (ra)’nın Sind’e bir akın yaptığı rivayet edilmekle beraber, bu yörenin Müslümanların eline geçmesi Emeviler zamanına rastlar. Türklerin Hindistan’a girmesi ise; Gazneli Devleti’nin güneye doğru genişlemesi ile başlar. Orta Asya’dan Hindistan’a akın akın gelen Türk oymakları, bir yandan ordu ve idari kadrolarını sağlamlaştırırken diğer yandan yerli halkla kaynaşırlar. Güney Asya’nın “kalplerde İslamlaşması” ise, o dönemde yöreyi gezen Türk mutasavvıflarının ihlaslı gayretleri ile gerçekleşir.

Gazneliler’i, Gur Türkleri takip eder. Delhi Türk Sultanlıklarının (1206-1451) yerini de Babür Devleti (1526-1856) alır.

Bu arada karanlık Orta Çağ’larından uyanıp Güney Asya’nın iktisadi zenginliklerini keşfetmeye başlayan batılı sömürgeciler ise sıcak Hint sularına doğru yelken açarlar. Kendi aralarındaki yarım asırlık post kavgalarından sonra İngilizler, Hind yarımadasındaki ekonomik ve ticari ilişkileri tekellerine almayı becerirler.

Ve zamanla tüccarları misyonerler, onları da askerler takip ederek, İngilizler Bengal, ardından da Bihar ve Delhi’yi işgal ederler. Tarih sahnesinde son rollerini oynamakta olan Babürler ise İngilizlere karşı koyacak durumda değillerdir.

İşgal, Hindulardan ziyade Müslümanları etkiler. Hindular, zaten yüzyıllar boyu yabancı bir idare altında yaşamaya alışkındırlar. Ancak Müslümanlar, hükmeden bir millet olmaktan çıkarak “hükmedilenlere” dahil olmuşlardır.

İslam dininin Güney Asya’ya güçlü ve kâmil bir yapı ve sağlam bir düşünce getirdiğinin şuurunda olan İngilizler, yavaş yavaş Müslümanları ülke bürokrasisinden uzaklaştırırlar. Bununla da yetinmeyerek bu askeri tedbirleri kültürel asimilasyonlarla da takviye ederek, Farsça ve Urducayı yasaklayıp yerine İngilizceyi koyarlar(1836).

Sosyo-kültürel birliğini zedelemeye yönelik bu tedbirlerin ardından geleneksel “Böl ve yönet” stratejisi devreye sokularak Müslümanların karşısına Hindular çıkartılmaya çalışılır. Bu çerçevede ilk kışkırtıcı hareket olarak da Hintçe serbest bırakılır.

HİND MÜSLÜMANLARININ OSMANLILARLA İLK DİPLOMATİK MÜNASEBETLERİ

Hind Müslümanlarının Osmanlılar ile ilk düzenli diplomatik münasebetleri, Şah Cihan (1627-1658) tarafından başlatılır. Zaman içerisinde gelişen bu ilişkiler ve özellikle Hindistanlı Müslümanların Osmanlılara olan yakınlık ve alâkaları 1870’lerden itibaren doruğa ulaşır.

İslam memleketlerinin birer birer batı hâkimiyetine girmeleri karşısında, Hind Müslümanları için Osmanlılar, adeta olmak istedikleri şeyi temsil etmektedir. Onlara göre Osmanlılar “İslam’ın gururu, Sultan-Halife de İslam dünyasının birliğinin sembolü ve Müslümanların hamisidir.” Bunlar, siyasi hâkimiyetlerini kaybetmelerinin ardından dillerini, daha sonra da yoğun misyonerlik faaliyetleri karşısında dinlerini muhafaza konusunda ciddi endişeye kapılırlar. Bu endişe ve ümitsizlik, Hindistanlı Müslümanları güvenebilecekleri bir merkez aramaya sevk eder.

Ve, zamanın en güçlü İslam devleti olan Osmanlı’nın varlığı, onlar için bir ümit ışığı oluşturur.

93 HARBİ VE HİND MÜSLÜMANLARI

1877’de Osmanlı-Rus Savaşı’nın patlak vermesi, Hintliler üzerinde büyük tesir yapar. Onlara göre Osmanlı Devleti’nin başına birşey gelmesi, İslam’ın son güçlü hür kalesinin yavaş yavaş yok olması, dolayısıyla kendilerinin de önemsiz bir azınlık durumuna düşmesi, manasına gelmektedir. Bu yüzden Hintli Müslümanlar, ellerinden gelen herşeyi fazlasıyla yapmakta, Hindistan’ın her yerinde miting ve toplantılar düzenlemektedirler. Ayrıca Müslümanlar, İngiliz hükümetini dilekçe yağmuruna tutarak, Rusya ve onun Balkan müttefiklerine karşı Osmanlı Devleti’nin desteklenmesini isterler. Keza bir yandan da Osmanlı için yardımlar toplanarak İstanbul’a gönderilmekte ve Halife’nin zaferi için dualar edilmektedir.

Hadiseye alaka o kadar büyüktür ki, bir anda pek çok günlük gazete ortaya çıkar. Halk, son haberleri almak için gazete matbaaları önünde yığınlar oluştururken, gazete alamayacak kadar fakir olanlar ve okuma yazma bilmeyenler için gazeteler büyük kalabalıkların önünde okunur olmuştur.

Osmanlı ile İslam’ı düşüncelerinde özdeşleştiren ve kendi istikballeri ile Osmanlı’nın kaderini bir gören Hintli Müslümanlardan savaşa bizzat katılmak üzere İstanbul’a gidenler olduğu, Delhi polis raporlarında kayıtlıdır.

Hintli Müslümanların bu savaşta asıl yardımını, açılan yardım sandıklarında toplanan paralar teşkil etmektedir. Bu insanlar onca fakr u zaruretlerine rağmen Osmanlı’ya 10 milyon rupinin üstünde yardım göndermişlerdir. Bu sırada Hindistan’da hâkim olan kuraklık ve açlık ve buna bağlı olarak sadece Hindistan’ın güneyinde altı milyondan fazla insanın öldüğü dikkate alınırsa, Osmanlılara olan sevginin buutlarını daha iyi değerlendirmek mümkün olur. Burada asıl önemli olan nokta ise, bu büyük yardımların herhangi bir teşvik veya propaganda neticesi değil, Müslümanların samimi din kardeşliği duygularından ileri gelmiş olmasıdır.

Hakikaten de Osmanlı, Hint Müslümanlarının gözünde abideleşmiştir. Sultan Abdülhamid Han’ın, dahice takip ettiği “İslam Birliği Siyaseti”nin bir parçası olarak Afgan Emiri’ne elçi olarak gönderdiği Kazasker Ahmed Hulüsi, Afganistan’a gitmek üzere 9 Ağustos 1877’de Bombaya vardığında Osmanlı heyetinin gördüğü fevkalade alaka, İngilizleri korkutur. Cuma namazında Halifenin elçisi etrafında 50-60 bin kişilik coşkun bir kalabalığın toplanması üzerine İngilizler apar topar Osmanlı elçisini halktan uzaklaştırarak Afgan sınırına ulaştırırlar.

Hint Müslümanlarının Osmanlı’ya karşı olan bu coşkun sevgileri sömürgeci İngilizleri iyice korkutarak ciddi tedbirler almaya sevk eder. Çünkü İngilizlerin 19. asır siyasetlerinin temelini, 1818’de tamamen idarelerine aldıkları “Tacın İncisi” olan Hindistan’ı ve ona giden yolları korumaya dayanmaktadır.

Hindistan Genel Valisi Lytton Londra’ya gönderdiği raporda:

‘Eğer biz kasıtlı olarak Müslümanların duygularını rencide edersek, Hindistan’daki gücümüz ciddi olarak zayıflayacaktır. Eğer Müslümanlar, İngilterenı Osmanlı’yı parçalamak için Ruslara yardım ettiğine kani olurlarsa, bütün sınırlarımızda gerçek bir savaşı göze almalıyız” demektedir.

ERTUĞRUL COŞKUSU

Ulu Hakan’ın, kuvvetler arasında denge siyaseti çerçevesinde 1889’da Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul gemisi, Bombay limanına uğradığında bir anda yoğun bir ilginin odak noktası olur ve Hint Müslümanları akın akın “Bağımsız bir İslam toprağı” olarak nitelendirdikleri gemiye ayak basabilmek ve üzerinde namaz kılabilmek için büyük izdiham meydana getirirler.

Abdülhamid Han, Güney Asya Müslümanlarının bu samimi sevgi ve bağlılıklarını bilmektedir. Devletin askeri yönden güçsüzlüğünü hassas siyasi manevralarla telafi etmeye çalışmaktadır. Hatıralarında bu mevzu ile alakalı olarak şöyle yazar:

“(İngilizler) Asya‘da yüz elli milyon müslümanı idareleri altında tutuyorlardı. Bu Müslümanlar üzerinde hilafetin büyük nüfuzu vardı. Bunları bildiğim için İngilizleri kuşkulandırmadan, her ihtimale karşı seyyidler, şeyhler; dervişler gönderip, Asya’daki müslümanları Hilafete manen bağlamaya hususi itina gösteriyordum. Bunun İngilizlerle münasebetlerimizde çok faydasını gördüm. Hindistan’daki umumi valileri oradaki Müslümanların Osmanlı Devleti ile yakından ilgilendiklerini gördükçe hükümetlerine Osmanlılarla iyi geçinilmesini yazıyorlar ve böylece bizim işlerimiz bir nebze kolaylaşmış oluyordu.”

TÜRK-YUNAN SAVAŞI’NIN YANKILARI

1897’de Yunanlıların yardımıyla ayaklanan Girit’deki Hristiyanlar meselesi büyüyünce, hadise savaşla düğümlenir. Hint Müslümanları her zaman olduğu gibi gelişmeleri dikkatle takip etmekte ve eskiden olduğu gibi iane (yardım) toplamalar, mitingler, bildiriler ve dualarla tepkilerini dile getirirler ve Osmanlı Devleti’nin savaş kazandığının haberi Hindistan’a ulaşınca, hemen her yer adeta bir bayram yerine döner ve aleni kutlamalar yapılır. Müslümanlar, evlerini ve dükkanlarını süsleyip, camileri ışıklandırarak tarifi imkansız bir sevinç seline kapılmışlardır. Osmanlı’nın galibiyeti, Hindistan Müslümanları için yıllarca süren aşağılanma ve ezikliklerine bir tesellidir. Zira Kırım Savaşı sonrası yaklaşık 50 seneden beri hiçbir Müslüman devlet Hristiyanlara karşı bir zafer kazanmamıştır.

Savaş sonunda İslam âleminin her yanından takdir ve tebrik telgrafları yağmaya başlar. Hint Müslümanları da aynı duygular içindedir. İngiliz idaresinde yaşayan Karaçi Müslümanlarının gönderdiği şu mesaj, oldukça fütursuz ve cesurdur:

“Biz sizin sadık bendeleriniz... (İngiliz yönetimi altında) huzur ve rahat içinde görünsek bile, kendinizi madde ve ma’na planında bütün Müslümanların önderinin müşfik himayeleri altında kabul ettiğinizi ilan etmeyi biz vazife biliriz. Bu cümleden, bütün varlığımız, servetimiz, evlerimiz, mülklerimiz, bedenlerimiz ve ruhumuz, sadece büyük Osmanlı’nın yoluna feda olsun. Böyle mukaddes bir ümmetin parçası olmaktan gurur duyuyoruz ve sizin iyiliğinizden, büyüklüğünüzden ve himmetinizden sonsuz mutluluk duymaktayız”

Sultan Abdülhamid Han da, gelen telgrafların hemen hepsine cevap vererek, onlara kıymet verdiğini ve hamisi olduğunu ihsas ettirmektedir.

HİCAZ DEMİRYOLU

Osmanlı-Hint Müslümanları ilişkilerinde çok önemli bir nokta da, Sultan Abdülhamid’in “En büyük rüyam” diye idealize ettiği ‘Hicaz Demiryolu” projesidir.

Abdülhamid Han, bu projeyi hayata geçirmekle bir bakıma Yavuz Sultan Selim’in idealini pratikte gerçekleştirmiş olacaktır. Zira Yavuz’un yaptığı fetihlerin neticesi ve beklenen meyvesi ancak İslam âlemi ile böyle yakından temasa geçmekle mümkündür. Bundan dolayı Büyük Dahi, eldeki imkânlar son derece az olmasına rağmen 1900 yılında demiryolu inşaatını başlatır. Sultan, birikmiş sermaye olmadan başlatılan bu “Kutsal Hat” projesinin sadece Müslümanların parasıyla yapılmasını istemektedir. Onun için hiçbir Hristiyanın sermaye yatırmasına müsaade etmez. Ve ilk teberruyu bizzat kendi yaparak örnek teşkil eder. Hakikaten de bu asil davranış kalplerde ma’kes bularak, Pasifik adalarında yaşayan fakir insanlardan dahi yardımlar gelmeye başlar.

Hint Müslümanları da, Osmanlı’ya olan kalbi bağlılığı fiziki bağlılığa dönüştürecek bu demiryolu kampanyasına coşkulu bir şekilde katılarak, merkezi Haydarabad’da bulunan, “Hicaz Demiryolu Merkez Komitesini” kurarlar. Ve kısa zamanda Hintli Müslümanlar, evlilik ve cenaze masraflarını dahi kısarak yardım sandıklarını doldururlar. Bu şekilde 1909’a kadar Hicaz demiryolu projesinin toplam sermayesinin yaklaşık yarısı, bu yardımlar yolu ile elde edilir.

Sinsi İngilizler ise demiryolu için yardım toplanmasına açık açık karşı çıkamamakta ve bu hiç istemedikleri hadisenin önüne de geçememektedirler. Onlara göre bu proje, Pan-İslamizm’in teşvik edilmesinden ve kendi ticaret yollarının tehlikeye düşmesinden başka birşey değildir. Bu endişe ile, demiryoluna katkıda bulunanlara Osmanlı Devleti tarafından verilen madalyaların takılmasını dahi yasaklarlar.

Ve Abdülhamid Han, devletlerarası satranç oyununda taşlarını çok temkinli bir şekilde ileri sürüp yavaş yavaş ilerlerken dünyanın kaderine tesir edecek o meşum hadise meydana gelir ve Ulu Hakan, Jön Türkler tarafından talihsiz bir şekilde tahttan indirilir (1909).

Hadise Hindistan’da şok tesiri yapar. Koskoca Devlet-i Aliye’nin tecrübeli bir siyaset dahisinin alaşağı edilmesini kafaları almamaktadır. Bundan dolayı Jön Türklere şüphe ve endişe ile bakarlar. Hintli Müslümanlar endişelenmekte haklıdırlar, zira onlara göre hilafet meselesi çok mühimdir.

Müslümanlar, durum değerlendirmesi yapmak üzere Hindistan’ın büyük şehirlerinde toplantılar düzenlerler. Kalplerindeki en büyük ümit bağını teşkil eden Osmanlı’nın koruyucu kalkanına sığınmaya devam etmekten başka yapacakları birşey yoktur. “II. Abdülhamidin tahttan indirilişine üzüntülerini bildirerek, ona şerefine yakışan bir şekilde muamele edilmesini diler ve yeni sultan için tebrikler ve dualar ederler.” Ayrıca en önemlisi, “Hilafetin siyasi otoritesine yönelik herhangi bir teşebbüse şiddetle muhalefet edileceği” açıkça ilan edilir.

TRABLUSGARP SAVAŞI

29 Eylül 191l’de İtalyanların Osmanlı idaresindeki Trablusgarp’ı işgal etmeleri Hindistan Müslümanları arasında adeta infiale sebep olur. Bütün Hindistan Müslümanları ayaklanmıştır. Burada dikkati çeken şey, Osmanlılara destek sağlamak için yapılan faaliyetlerde genç aydınların ilk defa bu kadar bariz bir şekilde başı çekmeleridir. Aynen eskisi gibi bu vesile ile yardımlar toplanır ve Hindistanın şehir ve kasabalarında mübalağasız yüzlerce toplantı ve miting düzenlenerek “İtalyan eşkiyalığı” olarak nitelenen saldırı lanetlenir.

Bu hareketlerde Müslüman basının tesiri çok büyüktür. Halkın hadiseye muazzam ilgisi sebebiyle bazı haftalık gazeteler günlük çıkmaya ve bazı gazeteler de savaş eki vermeye başlarlar.

Ve Müslüman aydınlar, “Bir kuruş bile düşmanın cebine girmemelidir” sloganıyla İtalyan mallarını boykota davet ederler. Bunda da büyük başarı sağlarlar.

Osmanlı’nın varlığı için kalemiyle o günlerde mücadele eden ateşli aydınlardan biri de Allame Muhammed İkbal’dir. Trablusgarp’ın işgali İkbal’in ruhunda derin yaralar açar ve bağrının yanıklığını “Resülullah’a (sav) Hediye” isimli kasideye döker:

“………………………

Melekler beni Hz. Peygamberin huzuruna götürdüler,

Hz. Peygamber buyurdu: “Ey Hicaz bahçesinin bülbülü!

Söyle bana ne gibi bir hediye getirdin”?

(Dedim): “Ya Muhammed (sav), dünyada yok rahatlık,

Bütün özlemlerimden umudumu kestim artık..!

Varlık bahçesinde binlerce gül, lale var;

Ama ne renk, ne koku... Hepsi de vefasızdır.

Yalnız birşey getirdim, kutlanmış tekbirle,

Bir şişe kan ki eşi yoktur cennette bile!

Bu senin ümmetinin namusu, vicdanıdır

Bu, Trablus şehidi Mehmetçiğin kanıdır.”

İkbal bu kasideyi Lahor’daki bir mitingde okuyunca yer yerinden oynayarak ortalık gözyaşı seline boğulur ve Müslümanlar, kilometrelerce ötedeki başka bir dindaşının ayağına diken batışının acısını ve iniltisini yüreklerinde hissederek nesi varsa ortaya dökerler.

BALKAN ACILARI

Trablusgarp badiresinin üzerinden henüz daha çok geçmemiştir ki, yorgun Osmanlı, bu defa da Balkanlar’da başka bir musibet ile karşı karşıya kalır. Siyaset fakiri İttihatçılar’ın, Balkan devletleri arasında yıllardır müzminleşmiş bir yara haline gelen kilise kavgasını, çıkardıkları bir kanunla çözmeleri üzerine kendi aralarında birleşmeye giden Balkan devletleri, Rusya’nın da gizli desteği ile Osmanlı’ya harp ilan ederler (8 Ekim 1912).

Artık Osmanlı’nın başında Abdüthamid gibi bir deha yoktur ve devlet organları işlemez hale gelmiş, herşeye siyaset bulaşmış, adeta tam bir kaos yaşanır olmuştur. Ve Balkan sürüleri, siyasi fitneler ile emir komuta zinciri altüst olmuş Osmanlı ordusunu hiç umulmadık bir şekilde yenerek bir çırpıda serhat şehri Edirne’yi ele geçirirler.

Trablusgarp savaşından beri bütün dikkatlerin Osmanlılar üzerine toplandığı Hindistan’a Balkan faciasının haberleri ulaştığı zaman ortalık bir anda karışır ve gerginleşir. Müthiş bir tepki vardır. Fakat bu defaki tepkiler, daha disiplinli ve daha organizedir. Osmanlılara destek için bütün toplum yek vücut olmuştur.. Öyle ki ulema, aralarındaki bütün ihtilafları unutup bu mesele etrafında birleşirler.