Haziran 1996 · s. 228 · 7 dakikalık okuma
Sosyal Enerji
Selim Aydın · Dr. · Bilim Felsefesi

Maddenin enerjisi olduğu gibi toplumların da enerjisi vardır. Enerji, iş yapabilmek için gerekli olan gücü sağlar. Bir toplumun sosyal enerjisinin toplamı, o toplumun iş yapabilme kapasitesini belirler. Bir toplumun konumunda, potansiyelinde değişmeler yapabilecek güç, o toplumun sosyal enerjisini oluşturan entelektüel (zihin) ve materyal enerjide (mali ve tabii kaynaklar) gizlidir. Bu yazının konusu, Türk insanının entelektüel enerjisini verimli şekilde kullanıp kullanmadığını ortaya koymaktır. Sosyal enerji analiz edilirken, enerji yoğunluğu kavramı, yani toplumların sosyal enerjilerini hangi alanlarda yoğunlaştırdığı çok önemlidir. Bu yoğunluğun iki yönü olup, birincisi alan yoğunluğu (enerjinin harcandığı yerler) diğeri de zaman yoğunluğudur. Başka bir ifadeyle, toplum hayatının hangi ünitelerine ne kadar süreyle ne miktar enerji harcandığının bilinmesi, toplumun enerjisinin hedeflenen projelerde verimli kullanılıp kullanılmadığını tayin etmede kritik bir faktördür.
Her çağa ait bir medeniyet, o çağın güç kaynaklarına hakim olmuş ve onları üretip geliştiren toplumlar ve milletler tarafından kurulabilir. Çünkü, eşsiz ve herkes tarafından taklit edilebilecek bir medeniyet kurma fazına (haline) yükselebilmek için gerekli minimum enerji, bir anda mucizeyi yollarla sağlanamamaktadır. Aksine, sebepler dünyasında yaşayan ve hayatı, sebep-sonuç prensipleri ışığında şekillenen insan ve insan toplumları, bu enerjiyi ancak zaman içinde biriktirerek elde edebilmektedir. Bundan dolayıdır ki, batı toplumu, bugünkü medeniyetini kurması için gerekli ön şartları ve enerjiyi, uzun bir tarihi süreçte ağır ağır, pişire pişire (Rönesans, reform, aydınlanma, sanayileşme, pozitif bilimlerin gelişimi süreçleri vb.) hazırladı. Bizim için zorluk, günümüz şartlarında, yaşanabilecek ve örneği mevcut olmayan bir İslam medeniyetini kurabilecek bir hale nasıl yükselebileceğimizdir? Yeni, orijinal ve alternatifsiz bir medeniyet kurabilecek noktaya gelmek, henüz çağının en yüksek potansiyel seviyesine ulaşamamış bir toplum için uzak bir ihtimaldir. Mesela, bilgisayarın niçin ilk önce Hindistan, Çin, Türkiye, Arabistan gibi ülkelerde değil de Avrupa ve Amerika’da icad edildiği ancak bu şekilde anlaşılabilir. Çünkü bu icad, gerekli enerjiyi ve birikimi temin edebilecek toplumlarda ortaya çıkacaktır. Türk üniversitelerinde, kendi dönemlerindeki ve batı düşüncesine yön vermedeki etkileri noktasında bir Einstein, bir Kant ve Dekart çapında insanlar yetişme ihtimali ne ise, Türkiye’nin sebepler planında yakın bir gelecekte orijinal ve herkes tarafından taklit edilebilecek bir medeniyet kurma ihtimali de odur.
“Türkiye’nin yeni ve özgün bir medeniyete beşiklik edebilmesi için hangi sahalara, ne tür bir enerji ne kadar süreyle sarf edilmelidir?”
Bu soru, her Türk aydını ve yöneticisi için kritik bir soru olup, toplumsal mutabakata dayalı bir cevabının bulunması mecburidir. 1950’li yıllarda bizden geride olan Güney Kore’nin bizi ekonomide ve sanayileşmede geçmesi, tamamen ülkenin maddi ve manevi kaynaklarının ve entelektüel enerji kapasitesinin belirli hedeflere yoğunlaştırılmasından dolayıdır.
Verimlilik,
bilim-teknoloji-sanayi üçlemesi etrafında bir kalkınma ve milli bir düşünce
geliştirilmesi alanlarında, ülkemizin enerji yoğunluğu çok düşüktür. Türkiye
materyal enerjisinin büyük bir kısmını milli eğitime ve milli savunmaya
harcamasına rağmen, yapılan yanlış yatırımlar, Çoğu zaman, çölü sulamaktan
başka bir şeye yaramamaktadır. Bunun başlıca sebeplerinden biri, öncelikle
sayıya ve diplomaya önem veren yatay eğitimden, kaliteye önem veren dikey
eğitime geçilmemesidir. Bugünkü dünya şartlarında kendimizi ve ürünlerimizi
kabul ettirmemiz kaliteye endeksli hale gelmiştir. Nasıl manevi değer
dünyamızda bir gram ihlaslı amel binler kilogram ihlassız amele tercih
ediliyorsa, aynen öyle de sosyo-ekonomik hayatta da, uluslararası düzeyde
kaliteli bir insan, yüzlerce kalitesiz insana tercih edilmektedir. Bugün
kalitesiz bir eğitimden geçen Türk insanının ancak 8 tanesi, iyi eğitilmiş bir
İsrailliye eşdeğer gelmektedir; çünkü bir İsrailli, 8 Türkün ürettiği miktara
eşdeğer bir üretim performansı ortaya koymaktadır. Türkiye’nin dünya
bilimindeki yeri yaklaşık binde beş iken, üç milyonluk nüfusa sahip İsrail’in
binde onbirdir. İsrail’de kişi başına düşen yıllık gelir ortalama 16.000$ iken,
Türkiye’de 2.500$’dır.
İkinci olarak, Türkiye’nin eğitim felsefesi, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ideolojik misyon üzerine oturtulmuştur. Eğitim politikalarında gençleri öncelikle hayata ve geleceğe hazırlama kaygısı değil, sistemi ve belirli ideolojileri savunur şekilde yetiştirme eğilimi daha ağır basmıştır.
Üçüncü bir faktör, eğitimde kalıcı politikalar değil, hükümetlerin siyasi eğilimlerine uygun ve oy toplamaya yönelik politikalar hakim olmuştur. Hızlı nüfus artışına cevap verme endişesiyle eğitimde kalite unutulmuş ve muhtevadan yoksun, diploma sayısına önem veren bir eğitim arılayışı, benimsenmiştir. Mesela yaklaşık 2 milyon yüksek tahsil mezununun bulunduğu bu ülkede fikir dergilerinin ve kitaplarının tirajı 30- 35 seneden beri aynıdır.
Türkiye’ de toplam fikir dergisi okuyucu sayısı birkaç yüzbin civarındadır. Yüksek tahsil yapan her yüz kişiden doksanbeşi, bir fikir dergisi veya fikir kitabını para ödenmeyecek bir mal olarak görmektedir.
Ferdi başarılara sahip bilim adamları olan, ama bu ferdi başarısı ve kalitesi yüksek bilim adamlarından yeterli ölçüde yararlanamayan, ayrıca kurum veya bilim dalı bazında dünya bilimine çok ciddi katkıları olmayan bir Türkiye gerçeği herkesin malumudur. Farz edelim ki, bir sabah kalktığımızda, Türkiye’deki bütün üniversitelerin, içindeki hocaları, kitapları, laboratuarları, bilimsel bulgulan, keşif ve icatlarıyla birlikte hiç var olmamış gibi buharlaşıp kaybolduğuna şahit oldunuz. Acaba dünya bilimi ciddi düzeyde bir kayba uğrayarak geriler miydi? Galiba pek fazla bir şey kaybetmezdi ve ciddi düzeyde de gerilemezdi.
Türkiye, sosyal enerjisini daha çok sistem, rejim ve ideoloji tartışmalarına ayırmakta ve entelektüel enerjisini yanlış konular üzerinde harcamaktadır. Türkiye’de çağdaşlık, genellikle Batı’dan giyim-kuşam ve tüketim kültürünün kopye edilmesi olarak anlaşılmaktadır. Ülkemiz aydınlarının tartışma konulan, gericilik, ilericilik, laiklik, antilaiklik, Batı’nın bizi Avrupa birliğine alıp almaması, irtica hortlaması, zinde güçlerin kırmızı alarma geçmesi, Ayasofya’nın müze olma meselesi, Kur’an kurslarının, dini cemaatlerin çoğalması, başörtülü kızların artması ve yüksek öğretimde başörtüsü problemi gibi görünen sorunlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kaliteli eğitim yetersizliği, problem çözme becerisindeki yetersizlik, kuvvete değil hakka dayalı hukuk sisteminin yokluğu gibi kaynak problemler üzerinde ise yeterli enerji yoğunlaşması yapılamamaktadır. İşin daha da kötüsü, Avrupa’nın üreterek tükettiği ve paylaştığı gerçeği gözardı edilmektedir. Bunu daha da kötüleştiren şey ise, insanımızın üreterek hak etmediği bir tüketim kültürüne dayalı bir hayat özentisi içinde olmasıdır.
Bu arada hiçbir kimse çıkıp da; “bir ülkenin onurunun ancak onun maddi ve manevi gücü ile orantılı olduğu” ve ideolojik çerçevedeki tartışmaların ülke kalkınmasına bir fayda sağlamadığı gerçeğini dile getiremiyor; getirse de bunca gürültü arasında gündemin birinci maddesine yerleşemiyor. Öncelikle herkes, Avrupalı veya Amerikalının, bir toplumun kılık- kıyafetine, hangi alfabe ile yazı yazdığına yahut ne tür bir müzik dinlediğine bakarak, ona şeref payesi vermeyeceğini bilmelidir. Gerçek maddi gücün kaynağının bilim-teknoloji-sanayi üçlemesine dayalı üretime ve bu üretimin de sağlam bir felsefe ve ekonomik zihniyet ve verimliliğe bağlı olduğu hiç unutulmamalıdır. Türkiye’de ne kadar bilimsel araştırma yapılıyor, bilime ne kadar katkıda bulunuluyor, ne miktar ve ne ciddiyette kitap ve dergi yayınlanıyor ve okunuyor; ne miktar ve kalitede demir- çelik, elektrik enerjisi, motor, bilgisayar, tank, roket, gemi üretilebiliyorsa, Türk insanının ve devletinin ancak o kadar gururu ve haysiyeti, ancak o kadar itibarının olabileceği ve adam yerine konulabileceği bilinmeli; gerisinin lüzumsuz boş laflar olduğunu hiç kimse hatırdan çıkarmamalıdır.
Üniversite tahsili yapmış veya yapmakta olan entelektüel Türk insanının temel problemi, kendisini eşya ve hadiseleri “etiketleme ve yargılamayla yetinme sendromu”ndan kurtarıp, onların arka planını ve hakikatini anlamaya kilitleyememesidir. Bir şeyi anlamadan ve aslını idrak etmeden reddeden Türkiye’nin okumuş insanları, karanlığa taş atmaktadır. Neticede, Türkiye, asırlardır karşılaşmış olduğu problemleri nasıl çözebileceğini bilememek gibi bir açmazla karşı karşıya kalmaktadır. Adam olmak, şeref, izzet ve kişiliğimizi korumak istiyorsak, kudretin kaynağının bilgi olduğunu kabul etmek zorundayız. İslam’ın evrensel prensiplerini hayatın bütün ünitelerine taşımak istiyorsak, öncelikle ihtiyacımız olan bilgi; eşyanın ve hadiselerin arka planını ve mekanizmalarını tanımlayıcı ve açıklayıcı bilgidir. Çünkü istesek de istemesek de, farkına varsak da varmasak da dünya hayatında oynanan senaryolarda bir yer ve rol sahibiyiz. Ne var ki, anlayışsızlık ve bilgisizlik, bizim senarist veya yönetmen yahut prodüktör veya star aktör olmamıza engel oluyor ve hep bize figüran roller veriliyor. Daha yukarıda bir mevkii istiyorsak, bu hayat oyununun kaidelerini ve işleyiş mekanizmalarını kavramaktan başka bir çıkar yolumuz olmadığı bilinmelidir. Ayrıca, etrafımızda nelerin olup bittiğini, aklın, mantığın, laboratuar bulgularının, bilginin ve ilham esintilerinin rehberliğinde anlamaktan öte bir başka yolun bulunmadığını kabul etmeye mecburuz.
Batıda sanayi medeniyetini doğuran faktörlerden biri, dünya hayatının meşrulaştırılmasıdır. Batı toplumu, bu dünyayı kendi zihninde meşrulaştırdıktan ve onu ahiretten koparıp yegane hayat haline getirttikten sonra, kendine has bu materyalist medeniyeti kurmuştur. Müslüman Türk toplumu, dünyanın kirli ve gayri meşru yönlerine bulaşmadan, dünyayı ve içindekileri meşru çizgide sevebilmede sosyal enerjisini verimli şekilde kullanabilecek midir? Kendi inanç ve kültürümüz içinde kalarak meşru çizgide yeryüzünü imar etmenin pratik çözümlerini ortaya koyup hayatın bütün ünitelerine uygulayabilmede sosyal enerjimizi etkin şekilde kullanabilecek miyiz? Bu sorular ışığında, günümüzde Müslümanların -özelde Türkiye’nin- sosyoekonomik ve kültürel bağımsızlıklarını kazanabilmeleri için önemli bir yol; “Dünyayı kesben (fiilen) değil kalben terk etmek lazımdır”, prensibi ışığında dünyanın kötülüğüne ve aldatıcılığına dair ayet ve hadislerin ve geçmişte söylenmiş sözlerin doğru yorumunu yaparak, hırs, kanaat, tevekkül ve tembellik arasındaki denge ölçülerini pratikte somutlaştırmak; bu dünyayı ahireti kaybetmeden kazanmanın ve onunla sevecen bir ilişkiye girmenin mümkün olduğunu, ferdi, ailevi ve toplum planında uygulamalı olarak göstermektir.
Selim AYDIN