Sızıntı Arşivi

Şubat 1986 · s. 2 · 5 dakikalık okuma

Söğüdün Bağrındaki Diriliş

M. Fethullah Gülen · BAŞYAZI

Dünya kuruldu kurulalı gündüzler geceleri, ışık da karanlığı adım adım takip etmekde; yok olmaları varolmalar, ölmeleri de dirilmeler kovalayıp durmaktadır. Toprağın sinesinde kendini çürümeye salmış bir tohum, sümbül hayatını netice vermekde; kayaların bağrını döl yatağı edinmiş minik çam çekirdeği, şartların müsamahasızlığına rağmen salkım salkım boy atıp gelişmekde ve tıpkı hasmını yenmiş bir gladyatör havası içinde dalların diliyle gerilip ve varlığını haykırmaktadır. Nice dev çağlayanlar vardır ki, menba’ları küçük birer sızıntı, nice bitip tükenme bilmeyen ışık kaynakları vardır ki, esasları birer zerreden ibaretdir. Tomurcuk dudaklarını açıp varlığını haykıracağı, güller, çiçekler yüzümüze gamze çakacakları güne kadar onların varlıklarından haberdar bile olamayız. Oysaki onlar, İsrafil’in Sur’unu çoktan duymuş ve belli bir tempo ile dirilişe geçmişlerdir bile...

Cihanı üstüste karanlıkların sardığı bir dönemde, adeta kehkeşanlardan yıldızlar derip, bununla hergün ayrı bir donanma gecesi teşkil ederek, bununla kendi ülke ve kendi insanına hep başka başka bayram şenlikleri yaşatanlar, üstureleşen koca bir tarihin ilk rüyalarını cılız bir söğüt ağacının dalları altında görmüşlerdi.

Mütevazi bir toprak parçası üzerinde, oldukça basit bir hayat yaşayan bir avuç insanın, hayallere sığmayan bir müthiş patlamayla, denizlerin dev dalgalan gibi birdenbire belirip ortaya çıkmaları, hangi sebeblerle izah edilirse edilsin, katiyyen inandırıcı olamayacaktır.

Acaba, yağmur yüklü bulut- lar gibi ellerinde ışıktan kamçılarla, kıyametler kopararak dörtbir yanı tutan bu heyecanlı sineler, akıllara durgunluk veren bu hareket ve bu hızı nereden alıyorlardı? En sağlam manevralarla kitlelere hükmedip, onları arkalarından sürükleyerek, cihan çapında meydana getirmeyi başardıkları bir büyük diriliş ve bir büyük inkılâpla, hadiselerin akışını, tarihin çehresini değiştiren onlardaki bu müthiş güç nereden kaynaklanıyordu? Dostların vefa bilmediği, düşmanların cefadan yılmadığı, handikapların handikapları takip etdiği çalkantılı bir devrede, her türlü imkânsızlığı aşarak kemmiyetin bütün müesseselerine galebe çalmaları; yani “bir sineğin bir kartalı sallayıp yere vurması” nasıl mümkün olmuştu? Rica ederim, olup biten bunca şeye (ganimet tutkusu, şöhret hissi, kavga hırsı, cihanı istila etme arzusu) dememiz mümkün müdür?

Hayır hayır! Bu ateşin ruhları harekete geçiren, bu çelik iradeleri dünyanın hâkimi kılan sır, ne bunlarda ne de bunlar gibi şeylerde katiyyen aranmamalıdır. Bence bu sır onların sağlam inançlarında, tarih şuurlarında ve mukaddes ideallerinde aranmalıdır.

Uzun yıllar, sağda-solda bit- km, yorgun ve tutarsız bir hayat yaşadıktan sonra, onu, yepyeni bir güç, taptaze bir kuvvet ve apaydın bir millet olarak cihanın karşısına çıkaran bu inanç ve bu ideal, onun için adeta ölümsüzlük kevseri olmuştu.

Baharda, erimeye başlayan karın-buzun zayıf noktalarını kollayıp da, oralara diriliş mesajları sunan toprağın, kendini bir mübarek çimlenmeye terk etmesi gibi.. birkaç yüz çadırdan ibaret bu kutlu aşiret de, ona baştan başa bağrını açan yeryüzü meşcereliğinde tıpkı kar çiçekleri gibi her yanı sardı ve dünyanın üç kıtasında cihangirane bir devlet kurmaya muvaffak oldu.

Artık söz onun devran onundu; atını en karanlık noktalarına kadar sürecek; her uğradığı yere gönlünün ilhamlarını boşaltacak; mazlum ve mağdurların hını dindirerek, sivri süngüsü ve keskin kılıcıyla bütün zalim ve müstebitleri zapt ü rapt altına alacak ve dünya devletleri seviyesinde cihan sulh ve muvazenesinin en gür sesi haline gelecekti.. Ve geldi de... Tarihin tesbit etdiği en utandırıcı zulümlerden en iğrenç tecavüzlere, en kanlı ihtilallerden en ümit kırıcı çalkantılara kadar, binbir gailenin kol gezdiği, hezeyan ve çılgınlıklara alkış tutulduğu, yangınların şehrayin sayılıp vahşetlere yahşi çekildiği alabildiğine karanlık bir çağı, ense kökünden yakalayıp derdest ederek zamanın bağrından söküp attı.

Evet, o, bütün bunları yaptı. Ve yüksek inanç sistemi, ruhundaki fazilet aşkı; herkesi hayran bırakan güzel seciyye, üstün ahlak, disiplin ruhu, itaat şuuru ve hayatı hakir görme gibi eşsiz meziyetleri sayesinde, dünyanın üç kıtasında yaşayan insanların hemen ekserisinin gönüllerini fethederek arkasına almasını bildi. Böylece, bir kudsinin uğurlu elleriyle temelleri atılan bu yüksek mefkurevi devlet, arkadan gelen hayırlı mirasçılarla da devam ettirilince, bir cihan hadisesi haline geldi. Sonra da parlaklık ve ihtişamından hiç birşey kaybetmeyerek bu günlere kadar gelip ulaştı. 0, Sezar’ların, Napolyon’ların saltanatlarından daha parlak, daha şaşaalı ve daha uzun ömürlü olmuştu; olmalıydı da... Zira bir yanda altın-gümüş, şan-şeref üzerine kurulmuş bir saltanat, diğer yanda, ahlak, fazilet, inanç üzerine kurulmuş ve insani ağırlıklı bir hükümranlık. . !Şöhret ve servet, hiç bir zaman inanç ve yüksek ideallere bağlılık kadar insanlık üzerinde tesirli olamamıştır ve olamazdı da. Geçmişteki Fransa, İngiltere cumhuriyet ve hükümetleri gibi, bugünkü süper güçler de dış yüzlerindeki ihtişama rağmen, hiçbir zaman gerçek nizam ve ahengi idrak edememiş çürük sistemlere dayalı istikbal vaadetmeyen kuvvetlerdir. İskender ve Napolyon’un kandan seylâplarla kurup çevirdikleri imparatorluk değirmenleri, arkada bir sürü inilti, bir sürü lanet bırakarak kurucularıyla beraber yıkılıp gitmesine karşılık, söğüt çevresindeki saf tohumlar üzerinde kanatlanan papatyalar, hala salınıp durmaktadır.

Bir gökkuşağı gibi daima onların düşünce ufkunu tutan ve bir bayrak gibi hep başlarının üzerinde dalgalanıp duran bu yüksek inanç ve “devlet-i ebed müddet” idealinin, onlar üzerinde tesiri o kadar büyük olmuştu ki, daha o ilk kıpırdanış dönemlerinde, altı-yedi yüz senelik muhteşem bir milletin düşünce hareketinin, teşkilat ve idaresinin plan ve programlarının mevcud olduğu hemen sezilebilir. Bir de bu yüksek ideal; sağlam bir dini duygu, dupduru bir heyecan, her işte sıkı bir disiplin, fevkalade yiğitlik ve civanmertlik; herkesi memnun edecek ölçüde bir idare, iyi işleyen bir adliye, cesaret ve hak ölçüsüyle gürül gürül bir askeri teşkilatla da bütünleşince çarçabuk dünyanın efendisi oluvermişlerdi.

Aslında bu, tarih felsefesine göre tabii bir netice idi. Zira, bir tarafta; km, nefret ve türlü türlü ihtiraslarla, durmadan bir cadı kazanı gibi kaynayan; çevrede çapulculuk yaparak zayıfları ezen millet şeklindeki yığınlar, beri tarafta, insanlık ve mürüvvet adına mazlumların imdadına koşan, dünyayı yeni baştan hak ölçüsüne göre planlayan; camileri, çeşmeleri, sebilleri, hastahaneleri, vakıf ve imaretleriyle yüzlerce insani müesseseyi gergef gibi işleyen incelerden ince ayrı bir dünya... Bu dünya, insanlık çapında, hayata yeni bir mana, yeni bir tefsir getirme düşüncesiyle ortaya çıktığı ve yeryüzünü saran bütün şirretliklere rağmen, kendine has bu yüksek hayat felsefesini insanlığa kabul ettirmesini bildi.

Dostların vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istila ve ifsatlarına uğramasaydı, kimbilir daha neler yapacaktı?!

Keşke, bu mübarek dünya; duygu, düşünce, anlayış ve hayat felsefesiyle hiç değişmeseydi! Keşke, onun yiğitliği, sadeliği ve mertliği bugüne kadar dipdiri kalabilseydi! Keşke o, muhteşem saray ve yüksek kasırların altın yaldızlı kubbeleri altında, baygın ve mahmur dolaşan hasım dünyanın, talihsiz insanlarının durumuna düşmeseydi..!

Ah, o zevke dalıp özden uzaklaşmalar; firuze ve zeberced yaldızlı tavanlar altında çalım satmalar; zümrüt gibi bağ ve bahçelerde, lale ve zambaklar arasında mest ü mahmur rahata ve rehavete teslim olmalar..!

Eyvah ki, bütün bunların hepsi oldu!!! Ne çıkar..! Söğüdün gök rengi tomurcuklarının dudaklarında yeni bir günün muştusu var..!