Şubat 1996 · s. 9 · 4 dakikalık okuma
Sızıntının Dünyasından
Zihinlerin
politika ile sersemleştiği, kalplerin aktüalite ile sararıp solduğu ve
duyguların maddi arzu ve beklentilerle dumura uğradığı bir çağda yaşıyoruz. Bir
yanda da, akıl, mantık ve muhakeme yerini aceleciliğe ve hissiliğe, ilim
malumat yığınına ve müsbet hareket de tenkit, tahrip ve muhalefete bırakmış
durumda. Böyle bir zamanda ve olumsuz şartlar altında Sızıntı’nın bir açıdan
önemini kavramak gerçekten zor olsa gerek.
Bugün Toffler gibi futuristler (gelecek bilimciler) bilgi çağından bahsediyor ve bunu Amerikan rüyasını yeniden cilalamak için kullanıyorlar. Sözünün muhtevası ve maksadı Toffler’inki gibi olmamakla birlikte, Bediüzzaman hazretleri neredeyse bir asır önce, “gelecekte insanlık tamamen ilme yönelecek ve bütün meselelerini akla ve ilme ispat ettiren Kur’a-i Hakim olacak” diyordu. Bunun böyle olacağı, artık açık bir hakikat olarak görülmektedir.
Kur’an-ı Kerim, yüzlerce ayetinde kevni hadiselere dikkat çeker ve insanı onları incelemeğe çağırır. İnsanın yeryüzünün halifesi olması da, bir bakıma ‘tabiat’ın keşfini ve yeryüzünün imanını gerektirir. Kainatın ve kevni hadiselerin ifade ettiği mantığı çok iyi kavramış ve aynı güzellikte ifade etmiş bulunan Bediüzzaman hazretleri “Allah’ın iki ayrı sıfatından gelen iki ayrı kanunlar mecmuası vardır. Bunlardan biri, bildiğimiz, dini emir ve yasaklardır ki, günlük hayatımızı düzenler. Diğeri, Allah’ in irade sıfatından gelen kanunlar bütünüdür ki, bugün adına yanlışlıkla tabiat kanunları denmektedir. Hayat kanunları da buna dahildir. Allah’ın birinci tip kanunlar mecmuasına itaat olunup, isyan edilebildiği gibi, ikinci tür kanunlar bütününe de itaat olunup isyan edilebilir. Birinciye isyanın cezası genellikle Ahirette görülmesine mukabil, ikinciye itaat veya isyanın karşılığı çoğunlukla dünyada görülür” der.
Müslümanlar, tarihlerinin ilk beş asrında, temelde İslam’ın iki yüzünü oluşturan, yani hakikatin iki farklı düzlemdeki iki ifade şekli olan dini kanunlarla, kevni veya tabii kanunlara aynı derecede itaat ettiklerinden, iman sahibi oldukları kadar, ilimler sahasında da çok büyük gelişmeler kaydetmiş ve ilme ve imana dayalı muhteşem bir medeniyet kurmuşlardı. Bu dönemde fizik, kimya, matematik, tıb, astronomi gibi ilimler veya fenlerde Müslümanlara gösterdikleri başarılar hayranlık uyandıracak derecededir. Daha sonra, bu sabanın ihmali ve dinde ortaya çıkan lakaytlık, bilim ve teknoloji sahasında devasa gelişmeler kaydeden Batı karşısındaki son üç asırlık mağlubiyetimizi getirdi.
Bugün
Müslümanlar olarak ayaklarımız üzerinde doğrulmamız ve dünya dengesindeki
kendimize yakışır şerefli yerimizi almamız, ayrıca Allah karşısındaki kutluk
vazifemizi yerine getirmemiz, tarihimizin ilk beş asrında olduğu gibi, Allah’ın
kelam sıfatından gelen ‘dini’ kanunlara irade sıfatından elen kevi-tabii
kanunları yeniden hayatımıza hayat yapmaktan geçmektedir. Biri muhtaç olduğumuz
bu hususa, bizden daha çok Batı ve bütün insanlık da muhtaçtır. Çünkü, Batıda
ilimler dine karşı geliştiği için neticede materyalizmde karar kıldı ve bilim
ve teknoloji, insanlığa getirdiği faydalar kadar, belki daha çok zarar getirdi.
insanlık, ilk dönemlerinde belki ‘basit’ denilebilecek bir hayat yaşıyordu;
fakat rahat, genellikle asude ve insani bir hayattı bu. Savaşlar olsa da, bir
asırda bütün dünyada patlak veren savaşlarda ölenlerin sayısı, bilim ve
teknoloji çağında bir bölgesel savaşta ölenlerin belki yarısı kadar bile
olmuyordu. insanlık bu kadar bölünmemiş, bu kadar birbirine düşman
kesilmemişti. Ülkeler arasında olduğu gibi, fertler arasında da böylesine
uçurumlar yoktu. Açık-kapalı sömürgecilik bu derece yaygın değildi. Çevre
kirlenmesi diye bir şey bilinmiyordu ve insani hisler ölmemiş, yalan, aldatma,
hile bu ölçüde yaygınlık kazanmamıştı. Hatta, hastalıklar bile şimdikiler kadar
çeşidi ve ölümcül değildi. Bu yüzden, madde-mana, dünya-ahiret, ruh-beden,
ideal-reel., dengesinin yeniden kurulması ve ilmin ve teknolojinin insana ve
insanlığa hakim acımasız robotlar’ olmaktan çıkıp insanlığın emrinde sevimli
hizmetkarlar olmaya dönüşmesi için, birbirinin iki ayrı düzlemdeki ifadesi olan
din ile ilmin, iman ile araştırmanın mutlaka birleşmesi gerekmektedir, Profan
(kutsaldarı soyurımuş) bir ilme ve ruhsuz bir teknolojiye değil, kutsal bir
ilme, çiçek,renk ve rayihasında bir teknolojiye ihtiyacımız var. Müslümanlar
olarak bizim de, bütün insanlığın da bugünü ve geleceği adına en önemli
problemlerden biri, belki de birincisi budur.
Aynı hususla bağlantılı olarak, Kur’an’ın bütün zamanları ve mekanları kuşatan mesajını ve mana derinliğini, eski kitaplarla, kendi zamanlarında ve hatta sonraki asırlarca ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, eskiden yazılmış tefsirlerle daha fazla ifade etmemiz ve başkalarına takdim etmemiz artık mümkün değildir. Aynı şekilde, dini ve dini gerçekleri de, eski kelami hakikatler veya delillerle anlatamayız. Kur’an’ı ve İslam’ı asrın ve gelecek asırların idrakine ancak ilimlerin dilini kullanarak takdim edebilir ve kabul ettirebiliriz .
İnsan ,din,kainat ve ilimler, aynı gerçeğin değişik düzlemlerdeki ifadeleridir. Dini çok iyi anlamışsanız, dini ve sosyal hadiseleri çok iyi anlar, çok iyi yorumlayabilirsiniz. ‘Ve bugün de, yarın da, Müslümanlar olarak da, insanlık olarak da buna muhtacız. Sosyal vakıaların dinle, ilimlerle, insanla; insanı dinle, ilimlerle ve sosyal vakıalarla, ilimleri dinle,sosyoloji ile ve insanla ve dini ilimleri sosyoloji ile ve insanla anlatmak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla, Allah’ın tecellilerinin bu dört ayrı düzlemdeki ifadelerini kavradığımız zamandır ki, vazifemizi idrak etmiş ve bugünümüz ve yarınımız adına ve bütün insanlık adına vazgeçilmez bir görevi yapmaya hazır hale gelmişiz demektir.
Sızıntı, -belki yeterince anlaşılamamış olmanın sancısıyla- 17 yıldır çile, ter ve sancı isteyen davanın kutlu mektebi olarak ışık saçmaya devam ediyor. Onun ışığına veya zülaline en çok muhtaç olanlar, fenlerle uğraşanlar, fizikçiler, biyologlar, tıpçılar, astronomiciler... ve bunlardan da öte tefsircisi, hadiscisi, fıkıhçısı, kelamcısı ile ilahiyatçılardır. 0, sıza sıza göl oldu, belki derya oldu, çağlayanlar meydana getirdi... Ne yazık ki, pek çoklarımız itibariyle onun sırlı dünyasına henüz girebilmiş ve onun zülal-i kevserinden kana kana içebilmiş değiliz. Hele, derya içinde olup da deryayı bilmeyenlerimiz..