Sızıntı Arşivi

Şubat 1990 · s. 44 · 3 dakikalık okuma

SIZINTI

Taha F. Ünal · İnceleme

sub90-57.jpg

Taha F. ÜNAL

Onbir yıldır kendi sahasında belli bir hizmet veren SIZINTI'nın ilk anda belki tam anlaşılamayan yönü, onun 'bilimsel' ha-kikatları İslâmî açıdan takdimi olagelmiştir.

Malûmdur veya malûm olması gerekir ki, Allah'ın insanlar için dünya hayatının tanziminde çizdiği yoldan başka, kâinatın işleyişi için çizdiği bir başka yol daha vardır ve bu iki yolun kaideleri, çizgileri ve unsurları birbirinin simetriği durumundadır. İnsan, iradesiyle birinci yolun muhatabıyken, gerek bu yolun taleblerinde, gerekse bizzat dünya hayatını yaşamada, İslâmî terminolojide adına "Yaratılış ve Varlık Kanunları" denilen ikinci yolun muhatabıdır. Ayın, güneşin, yıldızların ve bütün seyyarelerin hareketleri gibi, hayvanların ve bitkilerin hayatları gibi, insanın bizzat kendi bedeni de bu yolun kaidelerine tâbidir ve insan iradesinin dışındadır. Şu halde, dünya hayatının Allah'ın emrettiği istikamette sürdürülmesinde bu kâidelerin bilinip yaşanmasının vazgeçilmez bir yeri vardır.

sub90-58.jpg

Burada, mevzumuzun daha iyi anlaşılması bakımından küçük bir misal verecek olursak, bir hadis-i şerifte "İlim ikidir; Din ilmi, Tip İlmi" buyurulduğunu okuyoruz. Öyleyse, en az basit bir ilmihal seviyesinde Din ilmine sahip olmak gibi, en azından Hıfzıssıhha'nın temel kaideleri seviyesinde de Tıb ilmine sahip olmak, her müslüman için zarurî ve vazgeçilemez olsa gerektir. Ayrıca, dinî sahada müfessirler, muhaddisler, fakihler yetiştirmek kadar, hâzık tabibler yetiştirmek de bir farz-ı kifâyedir.

Mes'elenin asla göz ardı edilemeyecek çok mühim bir yanı daha var; Batı'nın son üç asırdır İslâm dünyası üzerinde kurduğu hâkimiyetin asıl kaynağı 'Bilim" ve onun sebep olduğu devasa 'teknik'te yatmaktadır. Fiziği, kimyası, tıbbı, astronomisi, astrofiziği, biyolojisi ve daha başka dallarıyla Bilim doğrudan doğruya, bugün yanlış bir adlandırmayla 'tabiat kanunları' denilen, aslında, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Allah'ın kâinat için koyduğu kanunlar bütünü olan kevnî gerçeklerin keşif ve tesbi-tinin neticesinde ortaya çıkmıştır. Kur'ân, bütün bunları Allah'ın âyetleri olarak isimlendirmekte ve mü'minlere araştırmayı, akletmeyi, tefekkür ve muhakemeyi emretmektedir. Mü'minler, son üç asırdır bunu ihmal etmiş, yine sabır, metod bilme ve tahkik gibi diğer esaslara da uymamış; buna karşılık, Batı bütün bu esaslara mütâbaatla İslâm dünyası üzerinde hâkimiyet tesisine muvaffak olmuştur.

İnsan, yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır ve vazifesi, hem Allahm dünya hayatını tanzim için koyduğu kâidelere, hem de kâinatın işleyişi için koyduğu kanunlara uymakla, yeryüzünde sulh, adâlet ve hakkı tesis ederek Allah'a kul olmaktır. Bunun bir diğer adı 'takvâ'dır; 'takvâ' Allah'ın korumasına, vikayesine girme manâsıyla, Allah'ın koyduğu bütün esas ve kâidelere uymayı icab ettirir. Bunlardan, insan iradesine hitab eden ve dünya hayatını tanzim için geçerli olan kâide ve esaslara uymamanın karşılığı ekseriya Ahiret'e bırakılırken, kâinatta geçerli kanunları ihmalin cezası

ise umumiyetle dünyada görülür. İşte biz, bu ikinciyi ihmalle Batı'nın hâkimiyeti altına girdiğimiz ve Allah'ın vikayesi dışına çıktığımız gibi, Batı da çok daha tehlikeli bir şekilde Bilim'i, inkâr-ı Ulûhiyet'e basamak yaparak, yeryüzünü bütünüyle fesada vermiştir. Bugün bütün yeryüzünde umumî ve hususî, içtimaî ve ferdî, psikolojik ve siyasî sahalarda görülen bunalımların, zulmün, dökülen kanların ve haksızlıkların altında yatan gerçek sebep budur. Mümin ve yeryüzünün halifesi olarak bizim vazifemiz, yeryüzünde sulhü, hakkı ve adaleti temin olmakla, ihmâl ettiğimiz kâinat gerçeklerinin esaslarına uymak ve bunlara gerçek manâ ve fonksiyonunu beşer çapında kazandırmaktır.

sub90-59.jpg

Evet. Üç asırdır maddede ve manâda Batı'ya teslim olduk. Tamamen ma'rifet-i İlâhiye'nin basamakları olan kâinat gerçeklerini, Allah'ın kâinattaki ayetlerini keşifle ve bunu hayata uygulamakla Batı üzerimize geldikçe geldi. Bu 'yaman'gelişin karşısında sarhoş ve şoke olduk. Kur'anımızla ve Dinimizle tamamen uygunluk arzeden bu gerçekleri, bugünkü tabirle 'bilimsel gerçekler'i Kur'anımıza ve Dinimiz'e ters ve dolayısıyle mahkûmiyetimize sebebin Dinimiz olduğu gibi müthiş bir tuzağa düşürüldük. Bu acımasız tuzak, insanımızın gönlünü, zihnini ve aynı zamanda evlerimizi ve bütün vatan sathını bir yangın yerine çevirdi. İşte, böyle bir zamanda SIZINTI, 'bilimsel gerçekler'i, aslî ifadesiyle Allah'ın kâinattaki âyetlerini yerli yerine oturtmak, onların gerçek manâsını izah ve ifade etmek ve ma'rifet-i İlâhiye'ye basamak yapıp, takva'nın bir diğer yanını insanımıza takdim etmek gibi zor bir vazifenin altına girdi ve elhamdülillah 11 yıldır bu vazifesini sürdürmektedir. Evet, kâinat gerçeklerinin tereşşuhatı, yani SIZINTI'ları insanımızın zihin ve gönlündeki, evlerimizdeki ve bütün vatan sathındaki yangını söndürmeğe çalışmak gibi kutlu bir fonksiyon icra etmektedir. Öyleyse, bize düşen, onu vazife ve fonksiyonuyla anlayamamaktan kaynaklanan tenkidler değil, daha manâlı, daha güzel ve daha coşkun SIZINTI'lar için çalışmak ve SIZINTl'mızı ÇAĞLAYAN'lara çevirmek olmalı değil midir?