Nisan 1989 · s. 36 · 4 dakikalık okuma
Sizden Gelenler

SEN OLMASAN?
Sen olmasan
Yahut bir dem
Doğmasan üzerimize
Kururdu bütün emekler
Cehlin karanlığında.
Sen göndermesen
Nurdan tayflarını
Gönül bahçemize
Solardı güller... sümbüller...
Bülbüller ötmez olurdu.
Hazan vurmuş bahçemden
Ne varsa arta kalan
Savrulurdu...
Sen, engin şefkatinle
Durmasaydın başında köprünün
Geçmek hayâl olurdu.
Ve beklemeseydin Havz-ı kevserde
Dökmeseydin gözyaşlarını
Her gelen kovulurdu
Sudan kovulan
Atlar gibi...
Hele Sen, tanımasaydın
O demde ümmetini
Parlayan alınlardan
Ellerden, ayaklardan...
Nice olurdu halimiz.
Bizler kenetlenmiş
Dolanmış bacaklarla
Nerelere giderdik...
Cennet esintilerini
Tatmak mümkün olmazdı
Olmasaydı Senin o mübarek kokun
O sevgi, şefkat dolu bakışların
Olmasaydı
Bilemezdik biz.
N. Necmigil/ESKİŞEHİR
YÜCE RUH
Engin denizlere doğru yürümek,
Ve geceyi gündüze bürümek.
Sırf O'nun için,
Düşmek, kalkmak ve sürünmek.
O ki, yüce ruh, gönülde bulan ma'kes
Ebed diyarında muhtaç O'na herkes,
Sonsuz âlemde artık pençe ve kafes
Heyecan mukadder... Ve beklenen ses.
O ki, ruhun can ve ciğeri,
Birşey ifade etmez O'ndan diğeri,
Batmaz bu sonsuzluk güneşi.
Kararsa da kaybolsa da tanyeri.
Eşref Serkan Yücesoy
FİRAK ve VUSLAT
Ömrü hicran ile geçen dertlinin
Duy efgânını, bak ne kadar oldu.
O kadar gittin ki benden uzağa
Aramıza giren, sahralar oldu.
Hayalime mezar oldu ümidim,
Ruhum ayrılıktan ihtiyar oldu.
O, bu hasret ile gitmişti amma,
Şimdi geldin, her yer nevbahar oldu.
Vuslat çiçekleri açtılar çoktan,
Her yan gül bahçesi, lâle zar oldu.
R. Sadık Gürbüz / ANKARA
BEKLEYİŞTEN YÜKSELİŞE
Solgun Bir bekleyişten sonra ümit tellerimize bir mızrab dokundu. Ve şafak nağmesi bir ışık cümbüşü şeklini alıp yavaş yavaş gönlümüze kavsi kuzen tayflarıyla yükselmeye başladı. Zaten her solgun ve ızdırablı bekleyişin ardından bir ümitresan eden muştu nağmesi gelmez mi? Hüzünlü bir tazarrudan sonra Rahmet-i İlâhi boşanmaz mı gök yüzünden...
Ümit şulelerimiz tam sönmeye yüz tuttuğu bir anda, bir hızır eli uzanmaz mi; saçları dağılmış yaslı analar gibi zülfü ızdırabtan târ u mar olmuş kalbimizi düzeltmeğe, onarmağa, teselli etmeye.. Ufkun sis ve dumanını izale eden altın tozu bir sabah, elmas avizeyi andıran göğün her noktasına pul pul serpiştirildiği demde gayri özdeki hüzün bulutlarımız da dağılmaya başlar.
HERAKLİT geliyormuş, o ruhların derbederliğine merhem sadedinde yola çıkan ak saçlı kahraman geliyormuş. Saçtığı tohumlar ile çorak ve kurak bir devri bahar bahçesine çeviren ve göz yaşlarıyla sulayan, körpe filizlere, fidanlara şefkatli sinesini bir anne kanadı gibi ipek temasıyla saran son devrin ızdırablı insanları önünde sevgi, hoşgörü ve sabır ufku bir cihangir bu gelen.
Sinelerimizi ona açtık. Onun dudaklarından gönüllerimize esecek nesim-i nevbahar ile yeniden dirilişe geçeceğiz, ölü, ölgün sinelerimiz bu mutlu şafakta ötelerden gelmiş o ölümsüz bestenin tellerine dokunacak ve özlerimiz hep birden, koro halinde "bâs u bâdel mevt"in nağmelerini mırıldanırken bir resmi geçit tarzında, bir bahar ordusu seklinde dehre uğrayacağız. Yaralıları, yıkık gönülleri, ümidini yitirmiş hastaları tekrar bir tabib edasıyla hayata döndürecek ve hem kendimize, hem milletimize derman bulmanın, derman olmanın şevkiyle ötelere bir turna kafilesi gibi yükseleceğiz.
Celaleddin Şemsi
BİR ŞAFAK VAKTİ
Bir şafak vakti
aniden
habersiz
bir ordu geldi
çok sessiz.
Bu ordunun
kılıçları ışıktandı
gözler bakamaz
binekleri burak
süvarisi nurdandı
alevler yakamaz.
İşte bu ordu
geceleri gündüz etti
gönülleri seyran
beşer gıbta etti
melekler hayran.
Dediler ki
gelmedi böyle ordu
geldiğinden belli Uhud
sağırlar duydu
Körler şuhud
Meğer varmış
kitapta işaret
şifa-ül kulûb diye
verilmiş beşaret
müjdeler olsun diye
Bir akşam vakti
aniden
habersiz
bunlar da gitti
çok sessiz.
Abdullah Memikoğlu/MUCUR
ANACIĞIM
Hangi menbâdan sızar bu itina?
Doğrusu ödenemez hakkın ana...
Hangi satıra döksem,
Hangi mısra ile anlatsam seni?
Acep devran döner de,
Bir daha duyar mıyım;
Ninni terennüm ettiğin sesini?
Ana, satırlara sığmazsın hakikat;
Ruhuna zerkedilmiş inceden şefkat...
Anacığım,
Bir belalı cepheye düştük ki;
Uhud misâli!...
Uzat ellerini;
Bir elinde dava iksiri,
öbürüyle sarıver,
Kırık kanatlarımızı!...
Sonra sıvayıp arkamızı;
İşaret et Uhud'un sırtlarını!...
Anacığım, sen şefkat-i ummansın;
Beni kudsi davete doyuransın...
N. Karaahmetoğulları/ESKİŞEHİR
YA RESÛLALLAH
Susuz kalsam, yanan çöllerde, can versem elem duymam
Yanar dağlar, yanar bağrımda ummanlar da nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben mesk-eylesem duymam
Cemâlinle ferahnak et ki yandım yâ Resulallâh.
Yalçın Pala / KELKİT
Bize yazı ve şiir çalışmalarını gönderme zahmetinde bulunan, fakat sayfa sayımızın sınırlı olması sebebiyle yayınlıyamadığımız, aşağıda isimleri yazılı okuyucularımıza "Sızıntı"ya olan sevgilerinden dolayı teşekkür ediyoruz.
İhsan Yıldız/İstanbul, M. Said Emir/Malatya, Şener İzci/Merzifon, Muhittin Tomruk/Malatya, Kibar Ayaydın/Çarşamba, Erdoğan Kara/Şavşat, Yasin Koksal/Yozgat, B. Kağan Akpek/Kırklareli, Mehmet Çelik/Sarıkamış, Harun Reşit Yazar/G. Antep, Osman Gülbey/Ankara, İsmail Poyraz/Keskin, Gürbüz Özmen/İzmir, Mahmut Acemli/Konya, Ercan Açıkgöz/Erzincan, Seyit Ali Özdamar/Ş.Koçhisar, Halil Manuş/Yozgat, Şerife Baş/İzmir, Feyzâ Yılmaz/Ankara, Ali Kemal/Erzurum, Gülseren Kılıç/Yozgat, Ergin Aktay/Bitlis, Selâhaddİn Akbaba/Ankara, Muhlis Bağdiken/Pasinler, Eyyiip Deniz Doğan/Kırşehir, Bekir Demirci/İstanbul, M. Kâmil Dostay/Çubuk, Vahib Dursun/İzmir, Faruk Kadri Dündar/Bozova, Salih Ergün/Karamürsel, Ali Topal/Erzincan, Yahya Ünal/Kayseri