Mayıs 2000 · s. 161 · 9 dakikalık okuma
Sistemlerin Hayat Sigortası Olarak Öğrenme Kültürü
M.Karlıdağ · Prof. Dr. · Pedagoji
Canlıların veya sistemlerin hayatlarını ve nesillerini sürdürebilmeleri, onların içinde bulundukları ortam şartlarına uyumu sağlayan öğrenmeye bağlıdır. Canlı sistemlerde öğrenme, şuursuz ve niyetsiz olabileceği gibi, niyete bağlı ve şuurlu olarak da gerçekleşebilir. En temelde hücreler, nasıl bir ortamda bulunduklarını ve ait oldukları sistemin özelliklerini öğrenirler ve kendilerini değişen ortam şartlarına bağlı olarak belli sınırlar içinde değiştirebilirler. Organizma seviyesinde ise canlı, hayatını sürdürebilmek için bulunduğu çevreye nasıl uyum sağlayacağını öğrenir. Organizmanın bütün sistemleri, canlının hayatını sürdürebilme yönünde programlanmış, öğrenmeye açık sistemlerdir. İnsan beyni, organizmanın hayatını sürdürebilmesi için, dış ve iç çevreden gelen uyarıların ve bilgilerin işlenip değerlendirildiği ve cevapların üretildiği bir öğrenme merkezidir. Öğrenmenin ve düşünmenin gerçekleştirildiği bir sahne olarak iş gören beynin yapısı, düzeni ve mimari özellikleri, öğrenmeye ve düşünmeye doğrudan tesir etmektedir. Bu bağlamda insan beyninde değişik fonksiyonların gerçekleştirildiği farklı sahneler (beynin bölümleri) bulunmaktadır. Organizmadan organizma topluluklarına geçersek, grupların, cemaatlerin, işletmelerin ve kurumların da kendi seviyelerine ait bir öğrenme ve düşünme sistemlerinin olduğunu görürüz. Topluluk kültürü, işletme veya kurum kültürü olarak da tanımlanabilen öğrenme sistemleri, işletme ve kurumun devamlılığını sağlayan önemli bir unsurdur. Kurumsal öğrenme, ferdi öğrenmeden farklı olup, birlikte yaşama, birlikte üretme ve paylaşma ile ilgili temel düsturlarını ve değerlerini geliştirmiş işletme ve müesseselerde ortaya çıkar. Her bir müessesenin kendine has kurumsal öğrenme motifleri vardır. Farklı kurumlar arasındaki yarış veya üstünlük, büyük ölçüde bu müesseselerin kurumsal öğrenme motiflerindeki farklılıklardan kaynaklanır. Kurumsal öğrenmenin aktif oyuncusu ise, insanlardır. Bir sosyal gruba veya kuruma giren insan, öncelikle o ortama uyum sağlayıcı öğrenme mekanizmalarını farkında olmadan aktif hale geçirir. Hayatını riske atıcı, bilgi ve maharetlerini arka plana atarak, ilgili ortama uyum sağlayıcı bilgi ve kabiliyetlerini daha çok kullanır. Öğrenme, gayeye bağlı olarak belli usuller ve vasıtalarla gerçekleştirildiği için, gayeye, metoda ve kullanılan vasıtalara bağlı olarak çeşitli alt gruplara ayrılarak incelenmektedir. Bunlara örnek vermek gerekirse; ilgili konularda temel kavramların zihinde doğru olarak tanımlanmasına ve ilişkilendirilip modellenmesine yönelik öğrenme olan kavramsal öğrenme, algılamaya dayalı öğrenme, zihinde olayı inşa ederek öğrenme, deneyerek ve yaparak öğrenme, bağımsız öğrenme, birlikte öğrenme, uyum sağlayıcı öğrenme, yeni şeyleri bulmaya ve icat etmeye yönelik öğrenme (creative learning), olayları ve varlıkları içinde bulunduğu şartları dikkate alarak değerlendirmeyi ve yorumlamayı öğrenmeyi ön plana alan "şartlara dayalı, diyalektik ve yorumcu öğrenme", geleceği öngörmeyi ve anlamayı sağlayıcı "senaryo tabanlı öğrenme", üretim biçimlerini ve problem çözme usullerini değiştirmeye ve zenginleştirmeye yönelik "stratejik öğrenme", problem çözmeye dayalı öğrenme, öğrenici merkezli (aktif) öğrenme, bilgi merkezli öğrenme, performans merkezli öğrenme, modeller inşa ederek ve simulasyon yaparak öğrenme, ferdin ve kurumun günlük işleyişini sağlamaya yönelik öğrenme, kişinin veya kurumun geleceğini şekillendirmeye yönelik öğrenme, bunlardan sadece birkaçıdır. Bir kişi veya kurum, bu öğrenme şekillerinin farklı kombinasyonlarını kullanma bakımından farklı seviyelerde öğrenme çantalarına sahiptir. Burada dikkate alınması gereken bir husus, öğrenme ile düşünme arasındaki bağlantı ve karşılıklı münasebettir. Düşünme ve öğrenme birbirinin tamamlayıcısıdır. Her bir öğrenme olgusu, belli bir düşünme kabiliyeti veya çerçevesi ile gerçekleştirildiği için, her bir öğrenme şekli aynı zamanda bir düşünme tarzıdır. Bu noktadan her insan, farkında olsun veya olmasın, değişik seviyelerde düşünürken öğrenir, öğrenirken düşünür.
Öğrenme, muhakemeyi, düşünmeyi ve faaliyeti gerektiren kompleks bir mefhumdur. Beyindeki nörobiyolojik işlemler ile zihin faaliyetleri arasında muazzam derecede benzerlik vardır. Her bir zihin faaliyetine karşılık gelen nörobiyolojik işlem ve yapı motifleri, beyinde sürekli oluşturulur. Zihni faaliyetlerin sağlıklı gerçekleşmesi için beyindeki ilgili bölgenin nörobiyolojik yapısının ve işleyişinin sağlam olması önşarttır. Öğrenme, zihinde ve bunun alt yapısını oluşturan beyinde, uyarılar ve veriler, mana ifade edecek şekilde düzenlenirse gerçekleşir. Aksi takdirde öğrenmeden ziyade, parça parça bilgilerin beyinde depolanması olur. Sebepleri ve uygulanabilirlik şartlarıyla birlikte öğrenilen bilgi, gerçek öğrenmedir. Böyle bir bilginin transfer edilebilirliği ve uygulanabilirliği yüksektir. Hayatın ilk yıllarında çevresinden aldığı uyarılarla şekillenen beyin, belli bilgileri öğrenmeye daha yatkınlık kazanırken, belli sahalara ise oldukça duyarsızlaşır. Çocuktaki merak hissi de bu yoldan kendini şekillendirir. İnsanın merak hissinin iki boyutu vardır. Birincisi, hayatını sürdürmeye ve bulunduğu sisteme uyum sağlamaya yönelik şeyleri bilme ve öğrenme merakıdır. İkincisi, nesne ve olayları, süreçleri anlama ve çözümleme merakıdır. Merakın bu ikinci boyutu, az sayıdaki insanda çok güçlü bir potansiyele sahiptir. Her türlü menfi hayat şartlarına rağmen, bu his ölmez ve kişiyi farklı şeyleri öğrenmeye sevkeder. Ancak insanların çoğunda, hayatını sürdürmeye, uyum ve güç sağlamaya yönelik şeyleri bilme ve öğrenme merakı çok daha güçlüdür. Bilimdeki buluşlar ve keşifler ise daha çok merak hissinin bu ikinci boyutuyla yapılır. İnsanlarda merakın bu "keşif" boyutunun geliştirilmesi için çok özel teşviklere ihtiyaç vardır. En azından insanlar, hem kültürel açıdan, hem de sosyal hayat standardı bakımından, uygun bir atmosferde yaşamalıdırlar ki, merak hissi ölmesin. İnsanlar sosyo-kültürel atmosferde neye merak etmeye yönlendiriliyorlarsa, onları öğrenirler. Bu açıdan, Türk Milleti olarak, milli öğrenme kültürümüzün neleri yapmaya veya yapmamaya müsait olduğunu anlamak istiyorsak, insanımızın neleri merak edip etmediğine bir bakmak yeterli olacaktır. Bir toplumun fertleri, futbol maçları, toto, loto sonuçlarını, günlük döviz değişimlerini ve pembe dizilerde neler olacağını merak ediyorlarsa ve bu konuda zamanlarını ve paralarını su gibi düşünmeden harcıyorlarsa ve sosyo kültürel ortam bunu teşvik ediyorsa, bu toplumun kendini geleceğe taşıyacak ve yüksek katsayılı güç üretecek konulara merak duyması çok zordur. Böyle bir toplum merak hissini sadece, günlük hayatını sürdürmeye yönelik şeyleri öğrenmede kullanır. Geleceğini hazırlayıcı ve hayat standardını yükseltici öğrenmelere karşı duyarsızlaşır. Sonuçta merak hissini, üretim kültürünün bilgi ve kabiliyetlerini kazanmaya değil, tüketim kültürünün bilgi ve ustalıklarını kazanmaya kilitler.
Uzmanların Öğrenmesi
Belli bir mevzuda mütehassıs kişiler alakalı oldukları sahada geniş ve teferruatlı bilgiler toplayabilme, düzenleyebilme, sunabilme ve yorumlayabilme açısından, o sahayı yeni öğrenen kişilerden farklılaşırlar. Bu farklılık, mütehassıs kişilerin problem çözmelerini kolaylaştırır. Uzman kişiler, öğrenirken yeni ve farklı olan şeylere ve bilginin anlamlı motiflerine konsantre olurlar. İlgili sahada bilgiyi düzenleme şekilleri ve hızları farklıdır. Bilgileri izole olarak (etrafından kopuk) öğrenme yerine, onları uygulanabilir kontekstte (zemin ve çerçevede) öğrenirler. Transfer edilebilen bilgileri öğrenmeye hususi ehemmiyet verirler. Edindikleri bilgileri şartlara bağlı şekilde tavsif ederek, geçerliliğini, başlangıçta sayılan şartların oluşmasına bağlarlar. Kişi öğrenilen şeyin, ne zaman, hangi şartlar altında kullanılabileceğini öğrenmemişse, bu bilgiyi başka sahalara taşımada zorlanır. Çünkü her bilginin kullanılacağı şartlar ve zaman dilimi vardır. Gerçek bilgi sahipleri, konularında önemli olan ile önemsiz olanı ayırt edebilecek bir ön seziye sahiptirler. Yeni durumlara yaklaşımları, şabloncu değil, değişik seviyelerde esnektir. Uzman kişiler, öğrenme konusunda meta bilgilere daha çok sahiptirler ve bizzat öğrenme sürecini yönlendirebilme kapasitesindedirler. Uzman kişiler, problemlerin benzerlik ve farklılıklarını, ortak motiflerini zihinlerinde kolayca resmedebilirler. Problemin bileşenleri arasındaki parça-bütün münasebetini kolayca anlayabilirler.
Çocukların Öğrenmesi
Çocukların öğrenmesi, erişkinlerin uzmanlık sahalarındaki öğrenme tarzlarından farklıdır. Çocuk, sınır tanımayan bir öğrenen sistemdir. Çocuğun biyolojisi kadar ekolojisi de öğrenmeye tesir eder. Çocuk öğrendikçe gelişir, farklılaşır ve hayata uyum sağlar. Çocukların, kaidelerini kendilerinin koyduğu oyunlar oynayarak öğrenmeleri, çok tesirli bir öğrenmedir. Çocuklarda başarmak, anlamak ve çözmek duygusu, önemli bir motivasyon faktörüdür. Çocuklarda zihin ve beyin gelişimi birlikte, eş zamanlı cereyan eder. Beyin belli özelliklerini kazandıkça, zihin de belli düşünme faaliyetlerini yapabilir hale gelir. Beyindeki yapıya ait değişiklikler, beynin fonksiyonel olarak organizasyonuna da tesir eder. İnsan beyni ve zihni, kompleks, uyum sağlayıcı, dinamik, değişken bir sistemdir. Öğrenme işlemi beynin faaliyetiyle gerçekleşir ve her öğrenmenin sonunda beynin o konu ile ilgili bölümleri yeniden tanımlanıp düzenlenir. Pratikte yaşananlar, beyne ve zihne doğrudan tesir ederek onları şekillendirir. Çocuğun algılama ve düşünme sistemlerinin gelişiminde, tecrübe, birikimleri ve algılamaları, birinci derecede mühim rol oynar. Öğrenciler yeni bilgileri zihinlerinde kurgularken, mevcut birikimlerini kullanırlar. Burada farkında olunması gereken şey, öğrenicinin daha önceden bildiği ve inandığı şeylerin, yeni bilgileri nasıl algılayacağına ve yorumlayacağına tesir ettiğidir. Öğrencinin mevcut birikimi ve tecrübeleri, yeni öğrenmeleri bloke edebilir veya kolaylaştırabilir. Bu noktadan öğrencilerden öğrenme sonunda, kendi ifadeleriyle geri-bildirim almak, sağlıklı bir öğrenme için vazgeçilemez pedagojik bir yaklaşımdır. Bilhassa, yeni anlatılan şeylerin, daha önceki birikimleriyle ne ölçüde uyuşup uyuşmadığı gibi geri-bildirim soruları çok önemlidir.
Kültürel Ortamın Öğrenmeye Tesiri
Kompleks ve çok karışık unsurların bulunduğu bir sosyo-kültürel çevrede kazanılan tecrübe miktarı ile, beyindeki yapıların işleyişindeki değişim derecesi arasında paralellik bulunmuştur. Bunun manası ise, yaşadığınız çevre ne kadar zengin, farklı ve çeşitlilikte ise, beyniniz o nispette çok gelişir. Basit ve yeknesak sosyo-kültürel ortamlarda yetişen insanların ise beyinleri o nispette az gelişmektedir. Bu tespitler, bize insanın potansiyel kabiliyetlerinin ortaya çıkmasının, büyük ölçüde, içinde doğduğu sosyo-kültürel çevrenin zenginliği ve çeşitliliğiyle bağlantılı olduğunu gösterir. Köyde doğan bir dahi çocuk, köyden uzaklaşıp, şehir kültürüne katılmazsa, dahi oluşunu, sadece en iyi bir çoban olarak gösterebilir. Tabiatında medeni olan insanın ancak medeniyetin gelişme imkanı bulduğu şehir hayatında, kendini daha iyi geliştirebileceği gözönüne alınırsa, İslam'ın insanlara sürekli şehirleşmeyi ve yerleşik bir hayatı tavsiye etmesinin, ne kadar hikmetli olduğu daha iyi anlaşılır. Ayrıca öğrenme ortamları iyi hazırlanırsa, küçük çocuklar, kompleks şeyleri de kolayca öğrenebilirler. Öğrenme ortamlarının düzenlenmesinde, sadece öğrenilecek bilgi malzemeleri değil, bunların nasıl öğrenilip, öğretildiği, nasıl ölçme ve değerlendirme yapıldığı dikkate alınmalıdır. Zira bunların hepsi, öğrenme üzerinde birinci derece tesirlidir. Kalıcı ve hayata dönük öğrenmenin oluşabilmesi için, öğrenmenin öğrenici eksenli ve multidisipliner (farklı sahaları içine alan) bir yaklaşımla yapılması gerekir.
Kurumların Öğrenmesi veya Birlikte Yaşama Kültürü
Öğrenme biliminin çalışmaları arasında kurumsal öğrenme veya öğrenen organizasyonlar, önemli bir yer tutmaktadır. Kurumsal öğrenme, birbirlerinin tecrübelerinden, ortak akıl ve değerlerinden öğrenmeyi öğrenmiş ve birlikte öğrenebilen fertlerin bulunduğu kurumlarda söz konusudur. Bu noktadan, öğrenen kurum olmanın birinci ön şartı, birlikte yaşamayı öğrenebilmektir. Çünkü bu olmadan ne koordinasyon, ne de yardımlaşma ve iş birliği sağlanabilir. Toplumun veya müesseselerin de hayatlarını sürdürmeleri, birlikte yaşamayı sağlayıcı ortak akıl ve değerleri ne ölçüde oluşturup hayata taşıyabildiklerine bağlıdır. Bu konularda çalışmalar yapan Türkiye Kalite Derneği, Öğrenen Kurumlar Grubu'nun hazırladığı bir makalede birlikte yaşama kültürünün özellikleri şu şekilde tarif edilerek sıralanmaktadır.
Birlikte Yaşama Kültürü, karşısındakini ön şartsız ve peşin hükümsüz dinleyebilme, saygı duyma, sorulana ya da söylenene ciddi bir cevap verme gibi fiilleri bulundurmasının yanı sıra, birlikte yaşamanın vazgeçilmez gerekleri olan selam verme ve hal-hatır sorma gibi fiilleri de içine alır.
Birlikte Yaşama Kültürü, kişinin, münasebet içinde olduğu insanları ve onların düşüncelerini süratli bir şekilde kafasında daha önce açılmış dosyalara kategorize edip tasnife tabi tutmadan önce, anlamak ve öğrenmek için dinlemeyi ve soru sormayı içine almaktadır. Gerektiğinde, bu yeni bir şey diyerek, insanın kafasında yeni dosyalar açabilme iktidarını da içine almaktadır.
Birlikte Yaşama Kültürü'nü paylaşmak, insanların kendimizden farklı düşünebileceklerini ve düşüncelerinin mutlaka yanlış olmak zorunda olmadığını kabul etmektir.
Birlikte Yaşama Kültürü'nü paylaşmak, aynı geminin (kurumun) içinde giderken birbirimizle kavga etmenin ve birbirimizin kuyusunu kazmanın gemiyi batıracağını bilmektir.
Birlikte Yaşama Kültürü'nü paylaşmak, ortamı birbirimiz için daha yaşanabilir bir yer kılma gayretinin ve iş birliğinin; hedeflerimize daha insani, daha verimli ve daha hızlı ulaşmamızı sağlayacak vasıtaları geliştirmemize yardımcı olacağını fark etmektir.
Birlikte Yaşama Kültürü'nü paylaşmak, başkalarının başarılarına birlikte sevinmeyi ve başarısızlıklarına birlikte üzülmeyi öğrenmektir. Bu, ortak başarı ve başarısızlıklar için de geçerlidir.
Birlikte Yaşama Kültürü'nü paylaşmak, bütün bu söylenilenleri yapsak da, ortaya çıkan ilk problemde kişileri suçlamak yerine, bir araya gelip problemin sebeplerini araştırmak, "probleme ve çözüme benim katkım nedir?" diye sormaktır.
Birlikte Yaşama Kültürü, müessese ile alakalı paylaşılan hikayelerden, olaylardan, hatalardan, tipik problemlere ait hükümler gibi unsurlardan oluşur.
Birlikte Yaşama Kültürü'nü paylaşmak, tenkitlere açık olmak, bu tenkitleri gelişme ve değişim için fırsat olarak görmek ve kullanmaktır.
Acaba bizler bu kültürü oluşturma ve zenginleştirme yolunda ne ölçüde gayret gösteriyoruz? Herkesin, birlikte yaşama kültürüne katkıda bulunucu tutum ve davranışlar sergilemesi dileğiyle.
KAYNAKLAR
-Necip Özçer-Melih Arat-Mihriban Uygur, Birlikte Yaşama Kültürü, İstanbul, Kalite Derneği Öğrenen Organizasyon Grubu Yayınları, İstanbul.
-Committee on Developments in the Science of Learning How People Learn, (1999).