Mayıs 2000 · s. 158 · 7 dakikalık okuma
Hususi Bir Açıdan İman
Tarifler çerçevesinde veya bilim ve marifet nazariyesi açısından iman; "emn ü eman" kökünden türetilmiş, inanmak, güven vadetmek, başkalarının emniyetini temin etmek.. ya da emin, güvenilir ve sağlam olmak manalarına gelen bir kelime. Allah'a inanmak, O'nu tasdik etmek ve doğrulamak, vicdani itiraf ve kalbi iz'anda bulunmak da, dil geleneği açısından bu mübarek kelimeye yüklenen manalardan sadece birkaçı.
İman edene mü'min denir. Mü'min; tarifler çerçevesinde yukarıda gördüğümüz hususların tam bir tasdikçisi ve temsilcisidir. -Burada amel-iman münasebeti, amelin imanın tarifine girip girmemesi konuları üzerinde de durulabilir ama, biz şimdilik onları geçiyoruz- Evet mü'min; sağduyusu, basiret ve firaseti, vahiy ile aydınlanmış dupduru ve tertemiz aklı, engin ve objektif anlayışı, sağlam ve kuşatıcı görüşü, sorumlulukları adına titizlik ve duyarlılığı, kötülüklere karşı azim ve kararlılığı, bütün bir ömür boyu yücelikler peşinde olması ve yüksekleri kollaması, her zaman dipdiri tutabildiği hissi, şuuru ve iradesi, her şeyin özüne nüfuz edebilme hususundaki tecessüsü ve hadiseleri yorumlamadaki derin idraki, Allah'a itimat edip güvenmesi ve insanlar arasında bir güven insanı olarak tanınıp bilinmesi, Hakk'ı gönülden tasdik edip her zaman O'na karşı vefalı kalabilmesi, emanette emin olarak tanınması ve herkesin her zaman başvuracağı bir emniyet insanı şeklinde hatırlanması, hatırlanıp maşeri vicdanca kabul görmesi, duyulup görüldüğü her yerde Hakk'ın yad edilmesine vesile olması ve semtine uğrayanları haliyle, diliyle O'na yönlendirmesi açısından "mutlak zikir kemaline masruftur" esasına binaen tam bir tasdik, iz'an ve temsil kahramanıdır.
Her inanan insan, aynı seviyede bir iman ve İslam kahramanı olmasa da, her fert için inanma hissinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Bir kere bu his, yaratılışı itibarıyla insanın tabiatında var olan en yüksek değerdir. İnanmayanlar, cismani ve bedeni zevk u safayla doymaya, tatmin olmaya, daha doğrusu avunmaya çalışsalar da, kendilerini sürekli bir boşlukta hissederler. Boştur onların nazarında bütün zamanlar ve mekanlar, bugünler ve yarınlar.. ruhunda derinden derine böyle bir boşluğu hisseden biri, hezeyana dönüşen hafakanlarını; "Bütün boşluk; zemin boş, asuman boş, kalb ve vicdan boş;
Tutunmak isterim, bir nokta yok piş-i nigahımda." (T.F.) şeklinde dile getirir. Küfrün ürperticiliğini ve imanın vadettiği huzuru, itminanı haykıran bir mü'mine gelince: "İmansız olan paslı yürek sinede yüktür." (M.A.) der ve kestirir atar. Bu paslı yüreklerin pasını çözmeye karar vermiş bir gönül eri ise: "Hakiki zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç yalnız imanda ve iman hakikatleri dairesindedir;" öyle ise, "hayatın zevk ve lezzetini isteyenler, onu imanla hayatlandırmalı, farzları yerine getirmekle bezemeli ve günahlardan uzak durmakla korumalıdırlar;" zira, "bir kimse baki hayata tam yönelebildiği takdirde, dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa; o, bu dünyayı Cennet'in bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye katlanır ve şükreder." (Az bir tasarrufla Bediüzzaman'dan) der; reçete mahiyetindeki sözleriyle ufkumuzu aydınlatır ve imanın büyüsünü gönüllerimize duyurur.
Muhteva ve özü itibarıyla iman; can aleminden koparılıp ruhlarımıza sunulmuş bir yemiş, duygularımıza içirilmiş bir kevser, gönül dudaklarımızla emilen bir mana, his, şuur, idrak pergeli ve cetveliyle sinelerimizde şekillendirilmiş nurdan bir abidedir. Gönlünü ve duygularını imanla, marifetle onarıp ihya eden bir iman kahramanı, düşünce dünyasını cennetlere çevirmenin sırrını keşfetmiş, ebedi mutluluk yoluna girmiş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir. Zira, "her zaman imanda manevi bir cennetin, küfür ve dalalette de manevi bir cehennemin mevcudiyeti söz konusudur.. evet, iman manevi bir Tuba-i Cennet çekirdeğini taşıdığı gibi, küfür de içinde manevi bir Cehennem tohumu saklamaktadır." (Siyakın üsluba tesiri çerçevesinde küçük bir değişiklikle Bediüzzaman'dan).
Aslında bir ruh imanla kanatlanmışsa, artık o ne başka eşiğe baş koyar, ne de başkalarına dilencilik yapma zilletine düşer.. kimseden korkmaz, kimseye baş eğmez ve imanın gücü ölçüsünde her şeye karşı yiğitçe davranır. Evet, "iman hem nurdur, hem kuvvettir; hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir ve hadiselerin tazyikatından kurtularak her zaman mutlu olabilir." Çünkü, "iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saadet-i dareyni (dünya-ahiret mutluluğu) netice verir." (Bir-iki kelime değişikliğiyle Üstad Bediüzzaman'dan) Böyle bir iman abidesi, her zaman gönlünü, gökler ötesi alemlere ulaşmak için bir helezon gibi kullanır ve onunla meleklerin, ruhanilerin iç içe bulunduğu melekuti derinliklerde kanat çırpar durur. Zaman olur, melekler ve ruhaniler onun kulaklarına bir şeyler fısıldar ve zaman gelir o, ruhanilerin boyunlarına marifet gerdanlıkları takar ve bulunduğu alemin müşarun bil-benanı (parmakla gösterilen) olur. Hele bir de o, imanını irfanla derinleştirip irfanını da ruhani zevklerle bezeyebilmişse.. evet işte o zaman, melekleri bile imrendiren ufuklarda pervaz etmeye başlar.. hep Hakk'ın hoşnut olacağı zirveleri kollar.. sürekli cennetliklerle oturur kalkar ve "a'la-yı illiyyin" rüyaları görür. Nur-u iman ile a'la-yı illiyyine yükselip, Cennet'e layık bir kıymet almak hakiki mü'minin kaderi; küfrün zifiri dünyasında aşağıların aşağısına (esfel-i safilin) düşüp Cehennem'e ehil hale gelmek de kafirin ma'kus talihidir. (İkinci şık başlı başına bir konu ama, zannediyorum tahliline bu sahifeler yetmez…)
Hakiki mü'mini kendi derinlikleriyle görebilenler, onda Hakk'ı hatırlar.. onun nefeslerini duyan İsa Mesih'e uğramış gibi canlanır ve onun gönlünden yükselen sesleri dinleyenler, Beyan Sultanı'nın meclisine ermiş gibi söz şarabıyla mest ü mahmur hale gelir. Evet, iman ve imanın vadettikleriyle donanımını tamamlamış bir ruhun, artık başka herhangi bir şeye ihtiyacı kalmamıştır. Allah'a intisabı sayesinde o, aczi içinde Hakk'ın kudretiyle güçlü, fakirliğiyle beraber O'nun servetiyle zengin ve küçüklüğüne rağmen de ululardan bir uludur. Çünkü o, ihtiyar ve iradesinin yetersiz kaldığı noktada, Efendisinin sonsuz iradesine dayanır. Üstesinden gelemeyeceği konularda O'nun kudretine itimat eder.. dünyevi hayatı itibarıyla sarsıldığında, ebedi hayatının bağ ve bahçelerine sığınır.. ufkunu ölüm endişeleri sardığında, kendini ebedi hayatın ferah-feza iklimlerine atar.. akıl ve idrakiyle çözemediği problemler karşısında da, Kur'an'ın "hall ü fasl" eden aydınlık iklimine müracaat eder.. ve hiçbir zaman yeis yaşamaz, boşluk hissetmez; karanlığın mütemadi olanıyla karşılaşmaz; hayatını bir zevk zemzemesi şeklinde duyar, yaşar ve ömrünü Yaradan'a şükürlerle yedi-yetmiş-yedi yüz veren başaklara çevirir.
Mükemmel bir mü'min, sadece kendi donanım ve şahsi kıvamına da bağlı kalmaz; o, peygamberane bir azimle herkese açılır, herkesi kucaklar ve kendini ihmal edecek ölçüde hayatını başkalarının dünyevi-uhrevi mutluluğuna bağlar ve hep bir sahabi gibi yaşar; yaşar da, tıpkı mumlar gibi özündeki aydınlatma usaresiyle sürekli çevresini nura gark eder ve kendine rağmen bir yol izler.. evet o hep, gece gibi karanlık iklimleri kollar.. zulmetlerle yaka-paça olur.. her zaman par par yanar.. yandıkça içi "cız" eder boynu bükülür ama, ne sürekli yanması, ne de yanıp tükenmesi, onu başkalarını aydınlatmadan alıkoyamaz.
İman yolunun başına sancağını sağlamca saplayabilmiş iman eri, bir hamlede arzı aşar.. gider semalara ulaşır.. yıldızlarla hasbıhal eder.. güneşle münasebete geçer.. ayla arkadaşlık kurar.. ve yürür fezanın derinliklerinde "Refik-i A'la"ya doğru. Yürürken de, her zaman tevazu içinde yüzü yerde ve mahviyet soluklamaktadır.. evet o, gönlüne meleklerin kanadından tüyler takmış gibi, her zaman akıl almaz irtifalarda kanat çırpar durur; kanat çırpar durur ama, ne irtifaların baş döndürücülüğü, ne de ruhanilerle at başı hale gelme, onun o durulardan duru düşüncelerini bulandıramaz. Başı her zaman bir adem Nebi duygusuyla sinesi üzerinde buruk, dudaklarında hiç dinmeyen bir efgan ve ümitleriyle de kıpkırmızı güller gibidir. Güneşe bakar gibi Hakk'a yönelince renklerle köpürür; O'nun mehabetini duyunca da, Sur sesi almışçasına sabahın şebnemli yaprakları gibi terler.
Onu temaşa edenler, onun her halinden Hakk'ı müşahedeye menfezler bulur, sonsuza yönelir ve dünyalarını bir sevda yuvasına çevirirler. O, ışığa hasret en karanlık gecelerde ve hazanla sarsılmış bağlarda-bahçelerde çeşit çeşit ışık oyunları gösterir ve çevresine gönlünün manalarından demet demet güller, çiçekler sunar.
Bazen duygularını heybet ve mehafetle yoğurur, kavrulmuş sinesini gözyaşlarıyla serinletir; bazen de ümit ve beklentilerinin yollarına su serpiyor gibi yaş döker, hülyalarının çarçabuk gerçekleşeceği tefe'ülü ile sevinç murakabesi yaşar. Ne var ki, imanının enginliği ölçüsünde, her zaman ötelere açık bulunur. Kalbinin ritmine ayak uydurur, mantığını kalbinin kanatlarından tüylerle kanatlandırır; düz akıl ve dünyevi idrakin takılıp yolda kaldığı aşılmaz gibi görülen engebeleri bir hamlede aşar ve mana dünyasının şahikalarına ulaşır.
İman erleri gam ve keder saikleriyle kuşatıldıkları zamanlarda bile hep huzur içindedirler. Onlar, ne devamlı gam çeker ne de kederin süreklisini bilirler. Allah'a intisap ve O'na dostlukları sayesinde, rahatlıkla gamın boynunu kırar; kederi, kendi küdureti içinde boğar; varsa tasalarını "hüzn-ü mukaddes" renkleriyle bezer ve sıkıntıların arka yüzündeki uhrevi güzelliklerin tül pembe renklerini temaşa ile, elemleri lezzetlere, ızdırapları da doğum sancılarının vadettiği inşirahlara bağlayarak, dudaklarından dökülen "of"ları anında "oh"lara çevirir ve en muzdarip hallerinde bile çevrelerine kalblerinin diliyle sevinç neşideleri dinletirler. Bir kere de bu çizgiyi yakalayıp ilk nefeslerini böyle uhrevileştirince, ikinci kez soluklanmada, kalblerini dimağlarına bağlar, akıllarını gönül diliyle konuşturur ve seslerini ta yıldızlar ve yıldızlar ötesi alemlere duyurarak, vicdanlarının zirvelerinden bütün ruhanilere, bugüne kadar duymadıkları ne ezanlar ne ezanlar dinletirler. Bu ezanları mü'minin kendisi de duyup zevk edebilir; elverir ki, ufkunu dalalet kirlerinden temiz tutabilsin...