Temmuz 1998 · s. 275 · 7 dakikalık okuma
Şimdi Balıklar Kaçamıyor

Yirminci yüzyılın önemli filozoflarından biri olan Heidegger. ‘bilimsel düşüncenin, Varlık’ı bir resime, tasvir veya görüntüye çevirdiğini; dünyanın, kendisi tarafından çizilen resimlerden başka bir şey olmadığına karar verdiğini’ söylemektedir. Bilimsel düşünce böylelikle, ‘varlıkları tanımak, onları bir Yaratıcı’yla bağlantılı bilmek temelinde şekillenen bakış açısı’ndan ayrılır: hatta onun karşısında bir konuma oturur, Heidegger, bilim ve modernlik konusunda yaptığı muhasebenin devamında, modern bilimin ancak. Tanrı’nın dünyadan azledilmesi’ ve böylece tabiatın Tanrı’ya atıfta bulunulmadan incelenebilmesi durumunda mümkün olduğunu ifade eder. Bu yüzden. ‘bilim tanrısızdır; ateistik olduğu için değil, Tanrı’yı ücra bir köşeye sürdüğü, varlığı mukaddes’ten soyutladığı için...’
Modern bilimin belirlediği Varlık’ın olguları matematiksel bakımdan ölçülebilir olduğundan, tabiatın hiçbir kademesi bilimsel bilgi için esrar perdesinin altında kalmaz. Varlık, ulaşılamaz bir yerde değil ve bilinemeyecek bir sırrı da içinde taşımıyor. Modern bilimin ‘nass’larından biri olan kesintisiz ilerleme anlayışına göre Varlık, nihayette muhakkak ele-avuca gelecek; insanı meşgul eden, ikilemde bırakan soruların cevabı bulunacak ve böylelikle ‘tarihin sonu’na varılacaktır, Varlık’ı ‘kutsal’dan soyutlayan modern bilim, neticede onu bir araştırma ‘nesnesi durumuna düşürmüştür; hiçbir kaygı duymadan tanımlanan,üzerinde deney yapılan ve tüketilen bir nesne... Önemli fizikçilerden biri olan Reisenberg, buradan hareketle, ‘çağdaş düşünce, fizik tarafından çizilen tabiat resmiye tehlikeye girmiştir’ diyor. Tehlike şudur: Modern bilim, tabiatı incelerken, sadece, tabiat için düşündüğü resmin karşılığını arar. Çünkü kendisi tarafından çizilen resmin, eksiksiz bir izah tarzı olduğunu düşünür.
Hiç şüphesiz modern bilimin ayırıcı vasfı insanı, Varlık’ın karşısında merkez bir noktaya oturtmasıdır, Burada insan, Varlık’ı tanımlayan, belirleyen, hiçbir kaygı duymadan onun üzerinde tasarruf yapabilen konumundadır. İnsan sözde, hakikatin ölçüsü ve temeli yapılmakla ‘öznel’leşmiş;’ geleneksel’ toplumun tanrımerkezli yapısından kurtarılıp tek başına bırakılmakla da ‘özgür’leşmiştir. Oysa insan, tek başına kalıp sadece kendi benine dayanmakla, düzene sokulmuş kozmostaki yerini yitirmiştir. Tabiatı tamamlayan, onu anlamlandıran (durduğu yer ile) bir unsur olmaktan çıkarak, ona düşman biri olmuştur... Tabiat artık ‘başkası’dır: boyun eğdirilmesi gereken bir ‘öteki ve bir ‘nesne’dir. İnsan, ateşi çalan Prometheus; tabiat ise, Zeus’tur. Tabiatın insana boyun eğdiği gün, ateş de çalınmış olacak.
Ateşi çalmayı insanın kaderi yapan modern bilimin cisimleşmiş görüntüsü olan teknoloji, dünden bugüne insanın tabiat üzerindeki egemenliğinde kullanılmış veya bu egemenliğin bir ifadesi olarak tanımlanmıştır. Heidegger’e göre teknolojik düşüncenin asıl vasfı, onun ısrarlı saldırganlığıdır. Tabiata hükmetmeyi kafasına koymuş ‘modern insan’ (ki modern insan olmak demek, tabiatı ölçüp biçmek, ona sahip olup boyun eğdirmek, yani teknolojik olmak demektir), kendisine uzanan birçok sıkıntıyı (deprem, sel gibi) içinde barındıran yapısıyla tabiata saldırmayı tabii bir hak bilmiştir. Bu saldırganlık, yaşadığı süreç itibarıyla geldiği yer, modern teknoloji olmuştur. Herkesin kabul etmek mecburiyetinde kaldığı ‘teknolojinin mütecaviz yüzü’, aslında modern bilimin Varlık ve insan tasavvurunun cisimleşmiş halinden başka bir şey değildir. Eski Yunan’a ait bir terim olan ‘techne’ (teknik), varlıkların (mevcudat) izhar edilebileceği herhangi bir tarza işaret olarak değerlendirilirken; teknisyen, varlıkların keşfini (örtülerin sıyrılmasını) başaran bir tür şair olarak kabul edilir; modern teknoloji ise, varlıkların kendilerini ifşa etmelerine izin vermemekte, onların insan tarafından tahakküm altına alınmasında ısrar etmektedir. F. Schuon ne kadar haklı: ‘Modern teknoloji, -hiç şüphesiz dolaylı olarak- tabiattan cinleri, perileri koyarak onu profanlaştıran ve giderek bu profanlaştırmayı barbarca yaygınlaştıran bir bakış açısının sonucudur. Promethean Batılı, -ancak, her Batılı değil- tabiata karşı derin bir nefret hissiyle doludur. Onun için tabiat, tadı çıkartılacak, sömürülecek bir mülktür; hatta ele geçirilecek bir düşmandır.’
Bugün
gelinen yer itibarıyla, teknolojinin, iktidar iradesinin bir ifadesi,
makinelerin de, bu iradeyi dile getiren araçlar olduğu gerçeği inkâr edilemez.
Pre-modern (modern öncesi) teknoloji ile modern teknoloji arasındaki temel
fark, daha önceki teknolojilerde tahakküm vehminin ve tahakküm için gerekli
teşebbüsün olmamasıdır. Pre-modern teknolojilerle, insan tabiatın içinde olan
bir varlık iken, modern teknolojide ise, insan kendini tabiatın fevkinde bir
varlık olarak görmektedir. Mesela ‘Ren nehri üzerinde kurulan eski köprü ile
Ren’i enerji kaynağı olarak kullanan modern elektrik santrali arasındaki farkı
göz önüne alalım. Nehrin üzerine kurulan köprü Ren’in kendi kendisi olmasına
imkân verir ve onun ayrı kıyılarını birleştirmek suretiyle aslî vasfını öne
çıkarır. İnsanın suyu elektrik üretecek bir kaynak olarak kullandığı durumun
aksine, insanı Varlık’ın tabiatını belirleyen temel özne varsaymaz.
Hidroelektrik santrali, Ren’i santralin kendisine dönüştürür; öyle ki, nehir
elektrik üretmek için gerekli mekanizmanın sadece bir parçası olup çıkar.
Sadece jeneratörleri çevirmede kullanılan bir kaynak haline geldikçe, nehrin
nehir vasfı reddedilmektedir. Nehrin mekanik kuvveti elektrik kuvvetine
dönüştürülmekte ve nehir bu elektrik gücüyle özdeşleştirilmektedir.’
Busbecq, mektuplarının birinde, pre-modern insanın, çok tabii ancak modern ve post-modern (modern sonrası) insanı şaşırtan duruş biçimini ve yaklaşımını aktarıyor: Yıl 1555. 16. yüzyıl, bütün özellikleriyle insanların tasavvurlarına yansıyor. Beraber okuyalım:
‘Orada bir köylü duruyordu. Bir tercüman vasıtasıyla ona nehirde çok balık var mı, diye sorduk ve bunların nasıl tutulduğunu anlamak istedik. Köylü cevaben balığın dolu olduğunu fakat tutamadıklarını söyledi. Bizim hayret ettiğimizi görünce izahat verdi. Birisi zahmet edip de elini uzatacak olursa balıklar kaçıyormuş, tutulmalarına meydan bırakmıyorlarmış! Bu cevap bana çok şaşılacak bir şey gibi gelmedi. Çünkü tanımadığımız bazı kuşlar hakkında malumat istediğimiz ve köylülere bunları nasıl tutabileceğimizi sorduğumuz zaman bize şu cevabı vermişlerdi: Bu kuşlar tutulmaz, çünkü bir kimse onlara el uzatacak olursa uçarlar.’
Şaşırmamak elde değil. Bu kadar saf bir köylü olabilir mi? Oysa biliyoruz ki, çok eskilere uzanan bir avcılık kültürü var ve teknolojinin tarihi de insanla başlamaktadır. Belki de bu mektup bir ironidir veya kışkırtılmış ve azdırılmış içgüdülerin saldırganlığıyla tabii kaynakları hemen ve bir keresinde uhdesine almak isteyen ‘modern insan’ın aç gözlülüğünü göstermek için, 16. yüzyıldaki köylünün muhayyilesine sığınan bir romantiğin fantezisi... Tabiî nimetler karşısında bu kadar kayıtsız bir köylünün varlığı biraz şüpheli ama rızkının temini dışında sınırsız pazarlama gibi bir düşüncesi olmayan insanın tabiata müdahalesi ile bugünkü kapitalist müdahalecinin niyet ve tavırlarının farklılığını da kabul etmek durumundayız. Binbeşyüzellibeş yılında, yani 16. yüzyılda; balıklar kaçtığı, kuşlar uçtuğu için mi yakalanmıyorlardı, yoksa köylüler, teknolojinin mütecaviz yüzüyle tanışmadıkları için mi? 16. yüzyıldaki köylü, verdiği cevaplarda hiç şüphesiz samimidir. Eğer bugün balıklar sorumsuzca yakalanıyorsa, kuşlar zehirleniyorsa, balıklar kaçamadıkları ve kuşlar uçamadıkları için değil; onaltıncı yüzyıldan bu yana insanın varlık tasavvurunda ve bunun teknolojik ifadesinde büyük değişimler yaşandığı içindir.
Başından beri, modern bilim ve modern teknolojiye dair getirdiğimiz eleştiri, makinelerden romantik bir kaçış anlamına gelmemeli. Esas olarak meselenin mahiyetini; menfi sonuçları sebebiyle çok eleştirilen modern teknolojinin çıkış noktası, üzerinde büyüdüğü zemin ve yaslandığı düşüncenin ne olduğu, sorusunun cevabını arıyoruz. Yukarıda da ifade edildiği gibi, teknisyenin bir tür şair olduğunu hatırlarsak, teknolojiden beklenenin ne olması gerektiğini anlayabiliriz. Umut, teknolojiden vazgeçmek değildir; gönderildiğimiz dünyada, hepimiz nihayette bir yerlerden teknolojiye bulaşıyoruz. Bu bizim kaderimiz: bu kaderi hem bir armağan, hem bir yük olarak kabullenmeyi öğrenmeliyiz.
Modern bilimin büyüttüğü ‘mütecaviz teknoloji’den, insan ve tabiatla barışık yeni bir teknolojiye gidiş nasıl olacak sorusu üzerinde düşünmek durumundayız. İnsanla tabiat arasındaki dengenin bozulduğunu hemen herkes kabul ediyor ama bu dengesizliğin insanla ‘Allah’ arasındaki uyumun bozulmasından kaynaklandığını çoğu kişi farketmiş değildir. Biz çözümün, insanla tabiat arasında yeniden kurulması gereken dengenin bu farkedişte olduğunu, vahiy merkezli Varlık ve insan tasavvuruyla gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Çünkü ‘kâinatın temel maddesinin kutsal bir tarafı vardır. Kozmos insanla konuşur; kozmosta olup biten her şeyin bir mânâsı vardır. Bunlar, kozmik alanın hem perdelendiği hem de ifşa ettiği daha yüksek seviyede bir gerçekliğin sembolleridir, Kozmosun derin yapısı, insan için manevi bir haber taşır; bu yüzden, dinin kendisi ile aynı kaynaktan gelen bir ayettir. (Said Nursi’nin ifadesiyle, herbir şey, Allah’ı anlatan birer dildir.) ikisi de Külli İrade’nin tezahürüdür ve kozmosun kendisi de insanın içinde yaşayıp öldüğü topyekun mânâ aleminin ayrılmaz bir parçasıdır. ‘Dindar insan için tabiat hiçbir zaman sadece ‘tabii’ değildir: her zaman dini bir değere sahiptir. Bunu anlamak kolaydır: çünkü kozmos kursaldan uzak değildir; o bir ‘yaratılmış’tır. Tabiata müdahale, daha doğru bir ifadeyle, tabiatın dilini çözme, sahip olduğu potansiyel kaynakları insanın istifadesine sunma kaçınılmazdır. Vahiy merkezli Varlık tasavvuruna sahip olan insan da tabiata müdahale edecek, ancak bu bütünüyle farklı bir müdahaledir; tabiat karşısında ne 16. yüzyıldaki köylü kadar kayıtsız, ne de ‘modern insan’ kadar saldırgandır.
Mütecaviz teknolojinin temelinde, her şeye rağmen ‘üretim esastır’ diyen ekonomik görüşler yatmaktadır. Kainatın genişliği ve sahip olduğu kaynakların çokluğu bir gerçek ama, bu mutlak değildir. Yine de kâinat sonlu ve kıt kaynaklara sahiptir. İnsan ve onun mutluluğunu esas almaktan ziyade, daha çok üretimi amaçlayan ekonomi anlayışları, insanda yeni ihtiyaçların doğumunu hızlandırır ve bunların karşılanması için tüketime çağrı yaparlar. Modern insan bu sebeple, üretimi kitle halinde yapabilmek için olanca gücüyle teknolojiye yüklenmektedir. ‘İnsanı mutlu kılan, eşya, para ve tüketim değildir’ diyen vahiy merkezli insan ise, tabiat ve kâinatla uyum içinde yaşar ve kendini erdeme ayarlar. Sonsuza dönük ve sonsuza ayarlı bir ekonomik anlayışa sahip bu insani tabiattan gerçek ihtiyaçları doğrultusunda yararlanır. Çünkü bilir ki, üretim her şeye rağmen bir esas değildir; insan ve toplumun mutluluğunda sadece bir şey’dir. İnsanla tabiat arasındaki dengenin yeniden kurulması bu insanla mümkündür, diye düşünüyoruz. ‘Yalnızca aklın egemen olduğu, aklın dışında ölçü tanımayan bir uygarlığın elinde makinelerin çevreye ve insana dost olması çok güç! Teknoloji ancak vahyin egemen olduğu bir uygarlığın elinde insana ve tabiata düşman bir yapıya bürünmeyebilir. Çünkü böyle bir uygarlıkta, belirleyicilik teknolojiden ahlaki değerlere kolaylıkla kayabilir.’
Faydalanılan kitaplar:
—Özel. Mustafa: Medeniyet ve Modernlik, Kitabevi,1997
—Özel, İsmet; Üç Mesele, Şule 1995
—İnam. Ahmet: Teknoloji Benim Neyim Oluyor?, Bahçe. 1993
—Nasr. S. Hüseyin: İnsan ve Tabiat. Ağaç. 1991
—Gürdoğan. Ersin: Teknolojinin Ötesi, İz, 1991