Ekim 1995 · s. 418 · 6 dakikalık okuma
Sessiz Şehir

Hedefsiz ve gayesiz insan, meyvesiz ağaç gibidir. Mü’min hedefsiz ve gayesiz olamaz. Onun gayesi rıza-ı İlâhî, hedefi insanlığa hizmet ve semavî soluklarla ölü kalplerin dirilmesine yardımcı olmaktır. Bunun tahakkuku için îman, ilim, iz’an, şuur, muhakeme ve muhasebe gerekir. Kişi muhasebesinin derinliği nisbetinde yaratılışını idrak eder, Yaratanı ile mukavelesine sadık kalır. Unutmamak gerekir ki, üzerinde hayat hakkı elde ettiğimiz gezegen bir tayyare gibi emir dairesinde hareket etmektedir. Biz ise onun yolcularıyız. Bu yolculuk doğumla başlıyor. Biz bu tayyareye binerken gariptik, fakir ve zayıf idik, hiçbir şeyimiz yoktu. Tayyarenin sahibi bize merhamet edip bütün ihtiyaçlarımızı ücretsiz karşıladı. Yolculuk bitince uhdemize tevdî edilen bütün emanetler geri alınacaktır.
İşte kendisine sımsıkı yapıştığımız dünya hayatı, böylesine kısa bir yolculuktan ibarettir. Binaenaleyh, duvarlarımıza astığımız takvim ve onun yaprakları gibi, ömür takvimimizin yaprakları durumunda olan günlerimiz de paketlenip süratle Hâkimler Hâkimi’ne sevk edilmektedir.
Aldığın her nefes, attığın her adım seni hesapların görüleceği, mizanların kurulacağı, sırların neşredileceği büyük güne götürüyor.
Çocukluk gitti, gençlik bitti, ihtiyarlık kapımızda misafir, kabir ise ağzını açmış bekliyor. “Ey inananlar, Allah’tan korkun; herkes yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşir, 59/18)
Sınıf geçmek için imtihana hazırlandığın, maliyeye hesap vermek için kıvrandığın, musibet karşısında sarsıldığın kadar, Allah’a (cc) vereceğin hesap için de en az bu kadar dertlenmek gerekiyor. Bunun için sessiz bir şehre uğradım. Sakin mi sakin, sakinlerinin hiç ses ve solukları çıkmıyor. Hâlbuki bir zamanlar atlas ve ipek giysiler içinde dünyalarını saray ve kâşanelerde geçiren bu insanlar, bir gün kabrin kendilerini bir lokma gibi yutacağını hiç düşünmüşler miydi acaba?
Şehrin işaret levhaları olan mezar taşları, maziye ait (menfî ve müsbet) hatıralar üflerken, ölümsüz ve ebedî âleme davetiye görüntüsü sergilemektedirler.
Kuruduktan sonra yeşermeleriyle, “ba’sû ba’de’l-mevti” hatırlatan otlar, ağaçlar bir gün toprak altında sessiz yatanların da uykudan uyanır gibi kalkıp sesli hale geleceklerinin bir müjdesi, bir işareti sayılmaktadır.
Toprağın bağrına düşen çekirdek de sessizdir. Ama mevsimi gelince binler dil olur, dal budak, yaprak-çiçek ve meyveler halinde dirilir ve hâldiliyle konuşmaya başlar. O sessiz şehirde, mazinin derin derelerine doğru öyle levhalar görünüyor ki, semavî davete baş kaldırmış olanların (vahşilerin kokmuş bir nesne başında boğuştukları gibi} şu dünya üzerinde boğuşurken, davetiyeleri gelmiş ve istemeyerek de olsa o şehre zorla göç etmişlerdi.
Arkada bıraktıkları nesiller içinde küfür ve dalâleti tercih edenler, vahşileri utandıracak kadar korkunç vahşet sergilemekte ve hayatı cehenneme çevirmektedirler. Ve yine o sessiz şehirde ve mazi derinliklerinde öyle kamet-i bâlâlar, küheylanlar gördüm ki, mal ve canlarını Malikü’l-Mülk’e arz ederek asırlarca çiçeği solmayan bir bahar hazırlamışlar. Varislerine huzur, emniyet ve adalet dolu bir dünya bırakmışlar. Geride bıraktıkları vefa ve sadakat örneği varisleri ise, seleflerine yakışır bir şekilde, muvâzene unsuru, emniyet temsilcileri olarak, Muhammedi ruhla dünyayı cennet-nümun bir hale getirmek için çırpınıyorlar.
Nöbetini ikmal edip terhis teskeresini alan nice kutlular var ki, oraya girişleriyle sesleri kesik gibi görünüyor, fakat sinelere attıkları tohumlar yeşerdikçe susturulması mümkün olmayan, gürül gürül bir ses ve soluk haline geliyor, bir ölüp bin dinliyorlar. Bu diriliş, ebedî âlemdeki dostlarla buluşma dirilişidir.
Söz
Sultanının (sav) ifadeleriyle “cennet bahçelerinden bir bahçe” olan
berzah âleminin sakinleri, dünyada kalp kulağı açık olanlara öyle şeyler
haykırıyorlar ki, ruhlarımızda ebedî dostlarımıza vuslat heyecanı
uyandırıyorlar. Süratle kabre doğru gitmekte olan bizlere Kur’ân diyor ki: “Her
nefis ölümü tadıcıdır.”Evet, ölüm
haktır, bu hayat ve beden şu hakir dünyaya direk olacak kabiliyetle
değildir. Zira demir ve taştan değildir. Bu gerçeği bizden evvel tadanlar
hâl diliyle, “siz de bizi takip edip, bize iltihak edeceksiniz. Ömür
az, sefer uzun, yol tedariki yok, öyle ise ‘deve kuşu gibi’ davranıp
aldanmakta fayda yok” ihtarında bulunuyorlar. 
Manevî ve gönül mimarlarımızdan bir kutlu, bir yerde insana seslenirken şöyle der: “(Hz. İbrahim (as)’in Ebu Kubeys tepesinden insanları hacca davet ettiği gibi) Hakk’a davet edip diyor ki, Ey İnsan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir. O emanetin Maliki her şeye kadir, her şeyi bilir bir Rahim ü Kerîm’dir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. Ta senin için muhafaza etsin, zayi olmasın. İleride mühim bir fiyat verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin, O’nun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. O’dur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin takatin yetmeyecek şeylerden seni muhafaza eder.” (....) “Kabir âlemi âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur.? Evet vakit yaklaştı, dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.” {....)
“Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne kaybettiği şeye mahzun olur. Zira dünya durmuyor gidiyor, insan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı kulaklarının üstünde tulü etmiştir. Başının yansından fazlası beyaz kefene sarılmış, vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar ölümün keşif kollarıdır... Senin o Ömr-ü Bakiden hiç haberin yok, ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan..!”
Ve bu sesin sahibi, “Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme” gibi kalp ve ruhumuzu itmi’nâna kavuşturan nasihatlarla dünyayı kesben değil, kalben terk etmemizi, kabrimizi cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirmemizi temin için davet ediyor, yanıp yakılıyor.
Öldü zannettiğimiz nice Hakk dostu ile seneler sonra rüyada veya yakaza halinde görüşüp konuşuyor ve sohbet ediyoruz. Görülüyor ki, oraya gidenler çürüyüp yok olmuyorlar. Hayatın hesabını vermek üzere Hâkimler Hâkimi’nin huzuruna çağrılıyorlar.
Bu semavî kaynaklı davetler, uyarıcı irşatlar karşısında kalpler ne kadar donuk, vicdanlar ne kadar hissiz; “Et ve kemikten ibaret olan gözün açılıp kapanması, kulağa seslerin çarpması bir şey ifade etmiyor. Sanki onlar yaşayan ölüler. Çünkü ruhları ölmüş. Bu ruhen ölmüş insanların hayata kazandırılması, ölümün mahiyet ve gerçeğinin anlatılması ile mümkün olacaktır.
Büyük bir yarına (amel sandığı olan kabre, hesaba) hazır mıyız? Evet, Yüce Yaratan’dan ne ölçüde korkuyoruz, korkumuzun alâmeti nedir, gitmemiz ve girmemiz mukadder olan kabrimize ne hazırladık, sermaye var mı, varlığımızın hikmet ve gayesi nedir? Bütün bunların tatminkâr cevabı hayatı yaratanın tanınması, O’ndan gelen mesajın kavranması ile mümkün olacaktır.
Ölüm düşüncesi, insanı ölümsüzlüğe ve gerçek dirilişe uyandırmaktadır. Her gün kabre benzeyen yatağa girip, kısmî ölüme maruz kalan insanın, sabah dirilir gibi uyanması, dinç ve enerjik olarak hayata katılması, ölümsüz ve ebedî hayatı bize ihtar etmekte ve hazırlığa davet etmektedir.
Bu davete kulak verenler;
—Her gece ve gündüz ahirete davet vuku bulacakmış gibi hareket ederler.
—Dönüşü olmayan, ölümsüz ve ebedî âleme hazırlık yaparlar.
—Hergünü Ramazan, her geceyi Leyle-i Kadir bilirler.
—Şahsî kusurlarını savcı gibi araştırıp, ehl-i imana karşı müsamaha ve af yolunu ihtiyar ederler.
—Peygamberlerle temsil edilen bir davanın sorumluluğunu vicdanlarında duyarak hareket ederler.
—Müslümanların başına gelen musibetler karşısında irkilip, cürümü kendilerine alır ve “Ya Rab, onları içinde bulundukları felâketten kurtar, bizi de onların durumuna düşürme” diye dua ederler.
—Helâket ve felâket asrında neslimizin ve insanlığın dalâlet ve küfür yangınından kurtarılması için itfaiye memuru sorumluluğu ve heyecanı ile hareket ederler.
Gönül ne kadar arzu ediyor ki; her şehrin girişinde bize selâm veren, altı üstünden zengin şehrin sakinleri ile, daha yakından tanışabilsek ve her an o âleme davet edilecek misafirler olduğumuzu unutmasak.