Mayıs 1997 · s. 168 · 3 dakikalık okuma
Sekr Ve Sahv
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

Sarhoşluk ve kendinde olmama hali diyebileceğimiz sekir; sofiye ıstılahında sâlikin, sübühât-ı vechin şuaları karşısında mest olup kendini kaybetmesidir ki, onun yeniden his ve şuur alemine dönmesi demek olan sahv ile beraber zikredilir.. ve sahv u sekir şeklinde kullanılır.
Sekir ile gaybet arasında her zaman bir eksiklik ve fazlalık söz konusudur. Şayet sekri yaşayan hak yolcusunun bâtını ilâhî vâridlere doymamışsa, o sekir noksandır.. ve böyle bir sâlik, gaybet ve ihsas halleri itibariyle, sürekli gel-gitler içindedir.. davranışları açısından da temkinden daha çok telvin edâlıdır. Böyle bir hak yolcusuna, kendinde olmama mânâsına sekrin demektense mütesâkir demek daha uygundur. Bazen de bunun aksine, sekre sebebiyet veren vâridler, sağanak sağanak gelir ve sâlikin bütün benliğini istilâ eder ki, işte o zaman tastamam bir sekir hasıl olur.
Bazen sekir;
kavi bir iman, ciddi bir marifet, dengeli bir havf u heybetten kaynaklanır ve
daha geniş bir alanda kendini hissettirir. Has dairede sekre gelince o, vecd
erbabına mahsus bir “hal” olup, ne zaman hak yolcusu, sübühât-ı vechin nurları
veya “bî kem u keyf” cemal nimetleriyle şereflendirilse, hemen sekir hasıl
olur.. ruh, şevk u tarâba girer ve gönülde aşkın bir heyecan yaşanır. Sahv,
sekrin zıddıdır ve sâlikin yeniden ihsas ve şuur alemine dönmesi demektir.
Sekri hak olan seyyahın sahvi de haktır. Ömürlerini gaybet vadilerinde ruhânî
zevklere gömülerek geçiren Hak âşığı mest u mahmurları, ne zaman sultan-ı
hakikat istilâ etse, duygu dünyalarında bir damla gibi deryaya düşer ve
erirler.. bir cisim gibi yanar kül olur ve başkalaşırlar.. dahası bütün ihsas
yolları ve köprüleri bir bir yıkılır.. her yerde ve her şeyde sadece O duyulur
ve O hissedilir ki, böyle ihsas üstü hâli “
- Rabbi dağa tecelli
buyurunca, onu paramparça etti ve Musa yığılıp yerinde kaldı” beyan-ı
sübhanisiyle irtibatlandıran bir hayli insan vardır., ve böyle bir irtibattan
hareketle; Tur Dağı onca kuvvet ve salâbetine, Seyyidinâ Hazreti Musa da bir
Ulü’l-azm Kelîmullah olmasına rağmen, dağ parça parça olduğu, Hazreti
Kelîmullah’ın da yıkılıp yerinde kaldığı gibi, ilâhî tecelliler sırasında
erbab-ı vecd de başkalaşır; tavırdan tavra girer; mest u mahmur davranır ve
müteşâbihâtın geniş vadilerinde çok defa mest u mahmur konuşur:
“Sâkiyâ doldur şarabı vakt-i iftardır bu dem,
Mamur eyle bu harabı lutf-u izhardır bu dem” (M. Lütfi) sözleri o deryadan bir damla ve o hâlden bir kesittir.
“Nesimî Sâki lütfundan bu gün mest-i tecellidir,
Beni mest eyleyen dâim o meyden Mustafa gördüm” (Nesimî) beyanı mest u mahmur bir gönlün nağmeleridir.
Bu vadide
söylenmiş sekirle alâkalı daha nice beyan vardır ki, konumuzun istiâb haddini
aşar. Düşünün ki, o koca Hafız bile divanına: “
“
sözleriyle başlar.
Hak yolcusu sekir durumunda hâlî ve zevkî, sahv durumunda da ilmi ve temkinîdir; sekir halinde o, kendi cehd u gayreti olmaksızın, her zaman bir zemzeme-i haz ve lezzet içinde, sahv halinde ise, bir temkin ve ihsas, bir irâdîlik ve şuur öncülüğünde hep Hazreti Hakikat’ı duymaya çalışmaktadır.
Bazıları
sekri, Hazreti Mahbub’un tam duyulup hissedilmesi anında, kalbin fevkalâde
galeyana gelmesi şeklinde anlamışlardır ki, buna, nefsin gaybî varidat
karşısında zevk u sürura gömülmesi veya aşkın galebe çalmasıyla salikin kendini
yitirmesi de diyebiliriz. Birinci sekir tabiî, ikincisi ise ilahidir. Ne var
ki, sekir neden kaynaklanırsa kaynaklansın, hak yolcusu sürekli hayret yaşar;
hep şevk u tarâb içinde oturur-kalkar ve sekri daha da derinleştikçe, hayret ve
dehşet vadilerinde dolaşmaya başlar; an olur iradesi bütün bütün çözülür ve
artık kendini O’nun varlığının nurunun bir gölgesi gibi duyar ki, bu noktaya
ulaşan salike “murad” denir. Böyle birinin fani sıfatlarının yerini, Hazreti
Baki’nin sıfatlarının tecellisi işgal eder.. ve artık o
Benimle
görür” hakikatinin mücella bir aynası haline gelir.
Böyle bir zirveye işaret sadedinde Semeretü’l-Fuad sahibi duygularını şöyle dile getirir:
— Bülbül tabiatlı benim dilim O’nunla çözülmüştür. Benim gören gözüm O’nunla görmektedir. Ben nutku O’ndan işittim; O bu nutku bana lutfetti ve onunla sırları gün yüzüne çıkardı. Şimdi, Hüdâ’nın o parlak nuru sayesinde gönlüm pırıl pırıl., ve yine bu sebeptendir ki, Hazreti Muhammed’in (s.a.s) nuruyla hoş kalbli biri olmuşum.”