Şubat 1994 · s. 7 · 4 dakikalık okuma
Sanat ve İlahi Güzellik

Mehmet Saraçoğlu
Sanat; terakkinin ruhu ve duygulan inkişaf ettiren yolların en önemlilerindendir. Sanat; gizli hazineleri keşfedip açan sihirli bir anahtar gibidir.
İnsanları, denizlerin sonsuzluk ve derinliklerinde, semaların yükseklik ve maviliklerinde dolaştırıp seyahat ettiren sanattır. Sanat sayesinde insan, yerlerin ve göklerin enginliklerine yelken açar, zaman ve mekan üstü duygulara ulaşır.
Beşer hissiyatını muhafaza ile, her lâhza o hissiyata, hedeflerin yükseklerini gösterip, hassas ruhları derinliklerden derinliğe sevkeden amillerin başında sanat gelir. Demiri altından, bakırı bronzdan daha kıymetli yapan yine sanattır.
Sanatın imana refakati sayesinde değil miydi ki bu muhteşem dünya, şaha kalkmış mabetleri, şehadet parmakları gibi öteleri gösteren minareleri, her biri başlı başına birer mesaj sayılan mermerlerin alınlarındaki mübarek desen ve motifleri, çeşit çeşit hat sanatları, pırıl pırıl tezhipleri; solmayan işlemeleri ve kelebek kanatları kadar güzel nakışlarıyla seyrine doyulmayan bir güzellikler galerisi haline gelmişti1.
İman ve vecd gibi ulvî heyecanlar, ahlâkî değerler, millî zevkler, beşerî ihtiras ve duygular ruh dünyamızı meydana getirir. İşte sanat, bu duygu ve düşüncelerin sembollerle ifadesidir ki, derûnî bir hakikati yaşatır ve öğretir.
Dinî, millî ve beşerî bütün duygu ve fikirler sanatın mevzuuna girer. Sanatkârlar bu içtimâî kıymetleri, dertleri, zevkleri, sevinçleri nefsinde şiddetle yaşayan, duyan kimsedir. Bu halleriyle onlar, içinde yaşadıkları toplumun hissiyatına tercüman olurlar.
Şekil, renk ve sesle ifade edilmek istenen; ruhun ızdırapları, süruru ve güzellikleridir. Sanat ruh güzelliğinin, madde plânında parlaması olduğuna göre aslında sanat eserlerine hayranlığımız, şekle sokulan ruha ve tomurcuklanan fikre hayranlığımız demektir.
"Sanat bir lisandır."Kökleri mazide olan kahramanlıkların, örf, adet inanç, müşterek duygu ve düşüncelerin lisanı... Sanat beynelmilel değer taşımakla beraber, bir sanat eserinden daha çok aynı kültüre mensup insanlar zevk alırlar. Bir müslümanın güzel sesli bir hafızı dinlerken veya mehâbetli bir mabed karşısında duyduğu mânevî hazzı, başka dine mensup bir kişinin aynı derecede hissetmesi mümkün değildir. Çünkü sanat eserleri, bulunduğu kültür ve inanç çevrelerini tatmin edecek şekilde vücut bulur.
Hat sanatımız Arap menşelidir. Fakat, Türkün elinde müstakil bir sanat olarak millileşmiştir. Diğer milletlerin mimari eserlerinde görülen unsurlar, milletimiz tarafından da kullanılmıştır ama, millî zevklerine bağlı, yepyeni terkipler halinde tecelli ettiği için, millî bir karakter kazanmıştır.
SANATIN GAYESİ:
Sanatkâr içtimâî zaruretler, meyiller ve buhranlar karşısında, kendi kültür dairesinin sanat anlayışı içinde, cemiyete iyi hisler ve fikirler telkin etmek, iyi şeyler vermek gayesiyle faaliyet göstermelidir.
Ancak sanatkârın ananevi usullerden yararlanarak kendi sanat gücüyle meydana getirdiği eserler yaptcı ve kalıcıdır. Aksi halde içtimâî dalgalanmalarla beraber, fertlerin estetik anlayışına ve kültür seviyesine göre soysuz, fâni sanat eserleri meydana gelir ki, bunlarda gelecek nesiller, hiçbir mânâ bulamazlar.
Sanatı Allah için; beşeriyetin tekamülü için kullanmasını bilen Dede Efendi, Itrî, Mimar Sinan, Şeyh Galip, Şeyh Hamdullah ve Râkım gibi büyük sanatkârların bu anlayışla büyük eserler verdikleri, asırlardır kitleleri Allah'a yaklaştırdıkları muhakkaktır.
Sanki bugün bestelenmiş gibi coşkunlukla söylenen Tekbir, Salat ü Selâm; Allah'ı arayan ruhun. İlâhî güzellik karşısında duyduğu hayranlıktan başka ne olabiliri? Ya şu önünde küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifade eden mehâbetli camiler: Sultan Ahmed, Süleymaniye, Selimiye... Bütün bunlar secdeye ve ümit dolu duaya davet etmiyorlar mı? Yüzyıllar ötesinden Aşık Yunus hâlâ aramızda değil mi? Her dost meclisinde bu dâhi şairimizin şifalı ellerini gâh musiki, gâh şiir kalıpları içinde üstümüzde hissetmiyor muyuz?
Mevlânâ ve Dede Efendi gibi dâhiler, ruhlarının enginlerinden kopup gelen feryatları, zevkleri, güzellikleri beşer kulağına fısıldayarak kitleleri arkalarından sürüklemişler, dirlik ve düzeni bozulmuş cemiyetlerde tefekkür ve iman birliği sağlamışlardır. Fakat.. kendi benliklerinde düzen sağlayamayan sahte sanatkârlar ise sapık düşüncelerini, iç tortularını cemiyete dökerek; dinî, siyasî ve iktisadî huzursuzluklara sebep olmuşlardır.
Toprağa atılan tohum bire bin verirken, elbette ruh tarlasına bırakılan İlâhî bir makamdan gelen ve sanatın kudretli eliyle saçılan hikmet, aşk ve iman tohumları, beşeriyeti menfaat ve riyanın karanlığında boğulmaktan kurtaracaktır. Fakat, kin, şehvet ve şiddet tohumlarının mahsulü de tefrika ve hüsran olacaktır.
Sanat aynı zamanda iyi bir mürebbidir. Sanatın nefis ve irade terbiyesindeki tesirlerini çok iyi bilen ecdadımız, tahsil çağına gelen gençleri kötü alışkanlıklardan korumak ve bir hayat disiplini kazandırmak için, onlara şiir ve hüsn-ü hat gibi sanatları öğretirlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler hocalarının dizi dibinde hem yazı öğrenirler hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsiliyle beraber sabır, çalışkanlık, tertip ve temizlik gibi güzel hasletler de kazanılırdı.
Bu sebepledir ki, bir zamanlar Enderun mektebi ve tekkeler, şiir, hat, tezhib ve cilt gibi sanatların öğretildiği birer Güzel Sanatlar Akademisi mevkiinde idi. Bu mânevî eğitim merkezlerinde fertler cemiyete zararlı olabilecek duygu ve düşüncelerden arındıktan sonra topluma hediye edilirler, her biri muhitinde huzur ve sükun veren mânâ erleri olarak hizmet ederlerdi.
İLÂHÎ GÜZELLİK VE SANAT
Güzelliği görebilen bir varlık olarak dünyaya gelen insanoğlu, güzel sesler ve güzel yüzler karşısında heyecanlanır, ruhu titrer. Hayranlığını gizleyemez. Az çok her fânide bu heyecan, bu iştiyak mevcuttur. Ancak, herkes kendi talebi, kendi kameti nisbetinde duyar ve anlar.
Ruhun gerçek huzura doğru hareketi aşkın eseridir. Aşk kalbin güzele doğru meylidir. Seyretmeye doyamadığımız mimari eserler, minyatürler, tezhibler, hatlar, dinlemekten bıkmadığımız besteler, ilâhiler, şiirler aşk ve imanla coşan insan ruhunun beşeriyete birer hediyesidir. Fakat, fânî varlıklar adına dökülen göz yaşları, onlara duyulan ihtiraslar, ümitler ve arzular uhrevî tefekküre perde olur. Hayattan şikayet etme, kadere isyan nefsin eseridir. Ruh, kendini hapseden bu perdeleri sanat sayesinde yırtarak sonsuzluğun kapılarını açar, varlıkta parlayan güzelliklerin asıl mânâlarını yani İlâhî güzellikleri temaşa eder2.

KAYNAKLAR
1- M. A. Şahin, Ölçü Veya Yoldaki Işıklar 3, s. 104-106
2- M, Serin, Hat Sanatımız, s. 11-16