Haziran 1989 · s. 14 · 7 dakikalık okuma
Samanyolunun Yalnız Çifti

New Scientist'den Derleyen Mustafa Temiz
Bu uzaylı yaratıklar neredeler? Neden, uçan daireleriyle Dünya'ya konup insanoğlunu "Galaktik Klüb'e üye yapmıyorlar?
Bu soruyu, uzayda zekâ sahibi yaratıkların mevcud olup olmadığının araştırılmasına (SETI) başlanmasından çok önce 1939'da Enrico Fermi sormuştu. Zamanla teknolojide büyük ilerlemeler kaydedildi; güçlü radyo alıcıları yapıldı ve binlerce yıldızdan sinyaller alındı. Birçok gezegene radyo dalgalarıyla mesaj gönderildi. Fakat uzayda, canlı ve akıl sahibi varlıkların bulunduğu bir gezegene henüz rastlanmadı.
Aslında, yukarıdaki sorunun bu şekilde sorulmasının altında birtakım faraziyeler yatmaktadır. "Galaksimiz Samanyolu yaklaşık 100.000 ışık yılı çapındadır.Bu sistemde Güneşimize benzeyen milyonlarca yıldız mevcuttur.Bunların milyonlarcasının etrafında bir gezegen sistemi teşekkül etmiş olması kuvvvetle muhtemeldir. Ve bu sistemlerde de hayata elverişli milyonlarca gezegen olmalıdır . Bu şartlar altında eğer hayat tesadüfi olarak ortaya çıkıyor ve herhangi bir akıl veya kudretin müdahalesinden uzak, sadece belli fiziki sebeblere dayanıyorsa Dünya'dan başka binlerce gezegende hayat bulunması ihtimali de gözardı edilemez." Bu kabul 1960 da Frank Drake tarafından formulize edilmiş ve yukarıdaki faraziyelere göre Samanyolu 'ndaki birçok yıldız sisteminde hayatın mevcud olabileceği sonucuna varılmıştır.
Ancak, bugüne kadar yapılan çalışmaların hiçbirinde, yukarıdaki değerlendirmeyi doğrulayacak herhangi bir ize rastlanmamıştır. Öyleyse ya faraziyelerimizde veya mantığımızda hatalar olmalıdır. Faraziyelerimizi ve mantığımızı gözden geçirmek mecburiyetindeyiz. Yani iki ihtimalle karşı karşıyayız: Ya hayat için gerekli şartlar tahminimizden çok daha fazla ve komplekstir; ayrıca mukayeselerimizde esas aldığımız, Dünya'ya ve Yıldız sistemimize ait ölçüler, diğer galaksi ve yıldız sistemlerine dair yaptığımız değerlendirmeler için yetersiz ve sağlıksız kalmaktadır.Veyahut da hayatın başlamasında ve devamında,müessir olan fiziki sebeblerin ötesinde başka faktörler rol oynamaktadır.Fakat netice olarak,her iki ihtimal de bizi,Yeryüzü'ndeki hayat üzerinde daha etraflı düşünmeye zorlamaktadır.
Bu mesele aramızdaki bilim adamlarının da kafasını kurcalamış ve değişik faraziyeler ileri sürülmüştür.Carl Sagan'ın başını çektiği bir grup,yıldızlararası seyahatınçok zor ve uzun olduğunu,bu yüzden uzaylı yaratıkların Dünya'ya ulaşamadıklarını iddia etmektedir.
Çulham Üniversitesi'nden Anthony Martin ve Alan Bond'un da aralarında bulunduğu bazı bilim adamları ise uzayda canlı izine rastlanamamasını Dünya'nın dışında canlı varlık olmaması ile açıklamaktadırlar. Aslında onları böyle bir hükme götüren önemli bir sebeb vardır; bu, hayatın ortaya çıkışının biyolojik açıdan çok zor, karmaşık bir olay ve uzak bir ihtimal olmasıdır. Zira hayatı ve bütün mevcudatı bir Yaratıcı'ya bağlayamamaları, inançsız bilimin temsilcilerini her zaman olduğu gibi çıkmazlar içinde bırakmaktadır. Böyle karmaşık ve sonsuz parametreli bir hadisenin başka herhangi bir yerde ve rastgele ortaya çıkması imkânsız görünmektedir. Bu gruba göre böyle bir ihtimal düşünülemez bile.
Diğer yandan, pek de ciddiye alınamayacak bir başka teoriye göre, aslında uzaylı canlılar Dünya'ya gelmiş ve haberimiz olmadan bizi takip etmektedirler.
Tamamiyle zıt görüşlere dayanan bu teorileri gözden geçirelim:
Hayat hakkındaki en genel —ve aslında en şaşırtıcı— faraziyelerden biri, Dünya'nın ve üzerindeki hayatın tipik, sıradan ve pek de öyle olağanüstü sayılamayacak bir gerçeklik olduğu şeklindedir. Buna göre Dünya, sıradan bir yıldız etrafında belli bir yörüngede dolanan sıradan bir gezegendir. Fakat böyle bir kabulün yanlışlığı her geçen gün daha net bir şekilde anlaşılmaktadır; Dünya Güneş sisteminde benzeri olmayan başlı başına hârika bir sanat küresidir.
Herşeyden önce Dünya Atmosferi başka hiçbir gezegende bulunmamakta olup kendisine has bir kompozisyonu vardır. Meselâ Atmosferdeki oksijen miktarı kimyevi denge için gerekenden daha fazladır. Eğer Yeryüzü'nde hayat olmasaydı oksijen sadece Yerkabuğu'ndaki maddelerle reaksiyona girecek —karbondioksidin aşırı miktarda artması gibi bazı dengesizlikler ortaya çıkacak— ve böylece Atmosfer bugünkünden çok farklı bir mahiyet kazanacaktı. İşte Yeryüzü'ndeki hayat kimyevi dengenin tamamlayıcı unsuru oluyor. Bir diğer deyişle, Yeryüzü'nde hayatın olmaması durumunda hiçbir varlığın mevcudiyetinin bir anlamı kalmıyor; zira herşey bozuluyor. Yani herşey "hayat" için.
Oksijen, insan ve diğer canlıların yaşaması, hareket etmesi ve üremesi için sadece doğrudan vazife görmüyor. Ayrıca, Güneş'ten gelen öldürücü tesire sahip ultraviyole —morötesi— radyasyondan canlıları koruyan Ozon tabakasının oluşmasını ve devamlılığını temin ediyor. Unutmamak gerekir ki, Dünya, üzerinde hayat olmasaydı, Ozon'un mevcud olması için de hiçbir sebeb kalmayacaktı. Ve zaten, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hayat olmasaydı Atmosferimizde de Ozon tabakası meydana gelemeyecekti. Burada, Ozon tabakasının oluşmasını hayata bağladığımız zannedilmemelidir. Zira hayatın mevcud olabilmesi için de öldürücü radyasyonu önleyecek Ozon gibi bir perde gerekeceğinden "oluş önceliği"ni ikisine de verememekteyiz bu durumda. Görüldüğü gibi, hayatın mevcudiyetini sağlayan her bir parametre bir diğerine bağlı olarak fonksiyonunu icra etmek durumundadır. Ancak, hâdiselerin gelişimi tesadüflere bırakıldığında parametreler açısından bir "vazife anarşisi" başlamaya mahkumdur. Ayrıca bu noktada bugünkü bilimin verileri de yetersiz kalmaktadır. Dünya'nın soğumaya başladığı dönemden hayatın başladığı ana kadar yavaş yavaş önce bugünkü Atmosfer, daha sonra da daha üst tabakalar —iyonosfer, stratosfer, troposfer gibi— oluşmuştur. Dolayısıyla oksijen önce Atmosfer'de belli bir dengeye gelmek, daha sonra da yukarılarda Stratosfer'deki Ozon'u dengeli bir şekilde oluşturmak zorundadır. Yani, henüz hayat olmamasına rağmen oksijen Ozon tabakasını meydana getirecektir. Nitekim bu böyle olmuştur. Netice olarak Atmosfer ve Hayat gerçeği bize, her bir şarta ve parametreye hâkim olan, bunları başıboş bırakıp mevcudatı kaosa ve hiçliğe mahkum etmeyen bir Yed-i Kudret'i göstermektedir.

Dünya'da mevcut hayat şartlarının sebebler dairesinde ortaya çıkışında Ay'ın fonksiyonu ise birkaç noktada özetlenebilir:
1) Herşeyden önce Dünya ve Ay, bir gezegen ile uydusundan ziyade gezegen çiftini andırmaktadır. Zira Ay'ın kütlesi, Dünya'nınki ile oranlandığında, başka hiçbir gezegenin (Dünya'dan 95 kat ağır Satürn ve 317 kat ağır Jüpiter de dahil) Ay'a nisbetle, kendi kütlesinin gerektirdiği büyüklükte bir uyduya sahip olmadığı görülmektedir. Peki Dünya'mn böyle bir uyduya sahip olması tesadüfi midir? Bugüne dek tesbit edilen veriler, Dünya'daki hayat için gereken şartların teşekkülünde Ay gibi bir uyduya sahip olmamızın büyük rolü olduğunu göstermektedir.
Dünya ile Ay'ın bu açıklanamayan beraberlikleri boyunca, yani bir milyar yıldır Ay Dünya'ya çok yakın bir yörüngede dönmektedir. Bu yakınlık her ikisinin de merkezinde, normal dönme hareketlerinin oluşturabileceğinden daha fazla olarak anormal bir ısınmaya yolaçmıştır. Bu ısınma, bugünkü yerinden, nisbeten daha uzakta bulunan Ay'ın Dünya'ya yavaş yavaş yaklaşıp son yörünge pozisyonunu almasına kadar devam etmiştir. Dünya'ya yaklaşan Ay Yerin dönme hareketini yavaşlatmış ve Dünya'nın, kendi ekseni etrafındaki 4 saatlik dönme süresi 24 saate çıkmıştır.
2) Ay'ın manyetik tesiri: Gezegenlerin manyetik alanları genellikle doğrudan doğruya dönme enerjilerine bağlıdır. Yukarıda da değinildiği gibi Dünyanın dönme hareketi Ay ile aralarındaki mesafe ve hareket ilişkisine bağlı olarak son hâlini almıştır. Dünya da çok güçlü bir manyetik alana sahiptir. Ancak bu alan, kütlesine ve dönmesiyle meydana gelen açısal momentumuna oranla diğer herhangi bir gezegeninkinden daha büyüktür. Açısal momentum, bir cismin kendi ekseni etrafında dönme hareketi yaparken sahip olduğu ataletdir. Cismin kütlesi ve dönme hızı arttıkça açısal momentumu da artar. Açısal momentum kuvvetinin büyüklüğünü anlamak için şöyle bir misâl verilebilir: Eğer Dünya'mn merkezine dev bir manivela tutturmuş ve dönme hareketini ters yöne kuvvet uygulayarak durdurmaya çalışmış olsaydık, bunu başarmak için çok uzun zaman boyunca çok büyük bir kuvvet safretmemiz gerekecektir.
3) Gezegenlerin Güneş'e uzaklıkları Kütle kanunu ile, manyetik alan şiddetleri de dönme hareketleri ile ilgilidir. Bununla birlikte, Dünya'nın manyetik alan şiddeti teorik hesaplamalara göre elde edilen sonuçtan 100 kat daha fazladır. Sistemin dengesi için gerekenden çok daha fazla olan bu manyetik alan şiddeti nasıl dengelenmekte, hangi karşılayıcı faktörlerle düzeni alt—üst etmesi önlenmektedir? Bunu bugün hiçbir teori açıklayamamaktadır. Manyetik alan şiddetinin artmasına yolaçan Güneş ve Ay'ın çekim kuvvetine bağlı ısınma hesaba katıldığında bile sebebi anlaşılamayan bir fazlalık mevcuttur.
4) Dünya'nın bir diğer olağan dışı özelliği aktif ve erimiş halde bulunan bir çekirdek kısmına sahip olmasıdır. Merkezdeki bu yüksek ısıdan ileri gelen enerji, kıta ve okyanus levhalarının hareketini, böylece iç kısımlardan kabuğa, kabukdan da derinlerdeki Manto bölgesine malzeme transferini, mevcut Atmosfer'in oluşmasını sağlayan gazların serbest kalmasını temin etmektedir. Yine bu erimiş çekirdek, volkanların ve sıradağların oluşması, okyanus havzalarının açılıp kapanması, kıtaların ayrılması ve daha birçok jeolojik olaydan sorumludur. Bangalore'deki Uydu Merkezi'nden Hintli araştırmacı U.R. Rao, manyetik alanın, Ozon tabakasının muhafazasında hayati bir rol oynadığını ifade ediyor. Jeologlar da, Dünya'nın manyetik alanının belli periyodlarla değişmesi sırasında birçok canlı türün tamamen ortadan kalktığını söylüyor. Türden türe geçiş saplantısı içindeki evrimcilerin de kabul etmesi gerekir ki, çeşitli tabii sebeplerle herhangi bir canlı türünün çok kısa bir zaman diliminde tamamen ortadan kalkması ve neslinin tükenmesi de gayet tabii bir hadisedir.
Dünya'nın sistem içerisindeki varoluş şartlarının daha çok Ay'ın büyüklüğüyle alâkalı olduğu böylece açıkça ortaya çıkmış oluyor. Avustralyalı jeolog Stuart Ross Taylor'a göre Dünya ve Ay arasında böyle bir beraberliğin olma ve devam etme İhtimali aslında son derece zayıf. Zira teorik hesaplamalara göre, Dünya ve Ay'ın yörüngelerinin yakınlığı bu ikisinin ya çarpışıp tamamen parçalanmalarına veya birleşerek tek bir kütle haline gelmelerine yolaçmalıdır. Ancak, muhteşemliğini ve inceliğini ifade etmede yaratılış kanunlarının yetersiz kaldığı bu Nizam bize farklı bir şiir söylemektedir. Bu noktada, sebepler perdesinin Kâinat'taki dengenin anlaşılmasında yeterli olmadığı, belli bir sistemin kendisine has şartlar altında mevcudiyetinin devamını sağlayan parametrelerden herhangi birinin veya birçoğunun ortadan kalkması durumunda dengenin de bozulmasını her zaman beklemenin esbab dairesine takılmak anlamına geldiği, zira zahirdeki Kâinat kanunlarının arkasında aklın ve beş duyunun idrak sınırını aşan bir tasarrufun mevcut olduğu ihsas edilmektedir.
Dünya'nın, Ay'ın ve Güneş sistemimizin, makro âlemden mikro âleme kadar bütün bu Nizam ve Sanat'ın insan için olduğunun —şöyle veya böyle— farkına varan Amerikalı Yerliler bile herhangi bir sebeple yemin ederken, kendilerini kuşatan bu gerçekliği ne kadar anlamlı bir şekilde dile getirmişler:
"Ay üzerimize doğduğu müddetçe.
Nehirler aktığı müddetçe,
Güneş ışığını saçtığı müddetçe,
Çimenler büyüdüğü müddetçe"..