Sızıntı Arşivi

Haziran 1989 · s. 12 · 4 dakikalık okuma

Hangi Şahsiyet

Safvet Senih · Edebiyat

haz89

Safvet Senih

Kelimelerden gözbebeklerine, simâlara ve gönüllere yansıyan sıcak tatlılığı herzaman hissetmişizdir. Elinde kelimeler zaman zaman karanlıkları aydınlatan, birer şimşek parıltısı oluveren şairler de vardır. Cemil Meriç 'e göre zaten, "Her kelime, bir kelimeler dünyasının anahtarıdır; meçhule açılan bir kapı her kelime. Meçhule, yani rüyalara, hatıralara, anlatılamayanlara, anlatılamayacaklara. Mağaralarından süzülür şuur altının; şuurun yedi kat göğünden dökülür. Kelime duâ, kelime büyü".

Evet, merhum Meriç'in dediği gibi, şâir ve ediplerin iç dünyalarına doluşan mânâ yüklü kelimeler, zihinlerden uçuşup gitmeden eğer yazıya dökülür veya dillerden ifâde edilebilirse sanki dünyalar değişir. Işık oyunu ile vitrinlerde renklerin değişmesi gibi, kelimeler de pekçok şeyi değiştirirler...

Konuşma ve yazma dünyayı değiştirdiği gibi acaba konuşanı da değiştiriyor mu? Yani insan güzel şeyleri söyleyince kendi de güzelleşir mi? Sözlerimiz bize güzellik katar mı? Söz mü güzel, yoksa söyleyen mi? Bazı fiillerimiz bizi, bazen güzelleştirip bazen de, kendisinden tiksinilen kötü bir varlık hâline getirdiğine göre, sözlerin de bir fiil olarak böyle bir tesiri var mıdır?

Şimdi bir şâirin hayatını ele alarak bu sorularımıza cevap bulmaya çalışalım:

1431 yılında Paris'te doğdu. Ölüm tarihini bilmiyoruz; çünkü karanlık hayatı bunu Öğrenmemize engel. Faculte des Arts (Sanat Fakültesi)'ni bitirdi. Hırsızların ve kalpazanların arasına karıştığı için bu tahsilin, onun memur olmasına bir faydası dokunmadı. Girip çıkmadığı meyhane, kumarhane, batakhane kalmayan bu kara—kuru delikanlı 1455 yılında bir papazı öldürdü. Kaçıp, Burgonyalı serserilerin arasına karıştı. Papaz Guillaume'un şefaatıyla Paris batakhanelerinde yeniden boy gösterdi. Navarre kolejini beş arkadaşı ile basarak, beşyüz altın çalıp kaçtı. 1461 de yakalandı ve Meung—Sur—Loire hapishanesine, ayaklan zincire vurularak atıldı. Kral II. Louis'nin tahta geçiş şerefine affa uğradı. 1463'de çıkardığı bir karışıklıktan dolayı darağacına mahkûm edildi. Sonra cezası hafifletilip Paris'den kovuldu. Bu sırada 32 yaşındaydı. Sonrası ne oldu, belli değil... Uslanmış olsa eser yazardı. Suç işlese mahkeme arşivlerinde izi kalırdı.

Serseri, ayyaş, kumarbaz, otlakçı, dolandırıcı, hırsız, kapılar—kasalar açma ustası François de Moncarbier, nâm-ı diğer Villon'un heyecanlı, cürümlü ve sefih hayatı işte böyle geçti. Fakat, 15. yüzyılda bulabileceğimiz en yüksek, en tesirli şiiri de o verdi. Annesinin isteği üzerine Meryem Ana'ya yalvarmak için yazdığı "Balade", onun şaheserleri arasında yeralır. Onun, "Gözyaşları içinde gülüyorum" mısraı, hareketli mizacının kederden sevince, heyecandan alaya geçişindeki kolaylığı çok güzel ifâde eder. Bu câni, bu hırsız şâir eşsiz bir hayal gücüne sahiptir. Bunu, içe işleyen mısralarında bulabiliriz. Annesi için pek güzel kelimeler kullanır. Azizleri ve Hz. Meryem'i anarken onu çok imanlı görürsünüz. Jeanne d'Arc'a ağlamış, Fransız ülkesinin kötülüğünü isteyenlere lanetler yağdırmıştır.

Eşsiz bir kayıtsızlık ve incelikle, "gözyaşları" ile gülen bu sanatçı, kendine has söyleyişi ile modern şiir çağını başlatmıştır. Evet, Villon içten; tam bir şekilde yeni olan ilk şâirdir. Lirizmin prensibini kendinde taşır; şiiri ruhunun eninidir. Bu, gülen ve yakınan, günahları, kötülükleri ayıplayan sesin içinden sonu gelmez çığlık ve feryadları şiir olarak dinleriz. "Asılmışların Balade"ında şöyle der:

"Olmayın bu kadar katı yürekli,

Eh, dünyada kalan insan kardeşler.

Tanrı da sizden razı olur belki

Sizler acırsanız bizlere eğer.

Şurada asılmışız üçer, beşer;

Kuş sütü île beslenen şu bedene,

Bir bakın dağılmakta günden güne,

Batan kül olan kemiklerimize,

Gülmeyin dostlar bu hâle düşene,

Tanrı'dan mağfiret dileyin bize.

Görmedik birgün olsun rahat yüzü,

Yağmur sularında yıkandık yunduk,

Kurda kuşa yedirdik kaşı gözü,

Gün ışıklarında karardık yandık.

Kuş gagaları ile kalbura döndük;

Durmadan kâh şu yana, kâh bu yana.

Esen rüzgârlarla sallana saltana...

Kargalar geldi kondu üstümüze

Sakın siz katılmayın bu kervana

Tanrı'dan mağfiret dileyin bize "

Cemiyetin kirli alt tabakalarında yaşamış olan bu zavallı serseri, ölümün cihanşumül mecburiyetinden büyük bir eşitlik dersi çıkartmış ve bunu "Balade"ında, "Ama nerde geçen yılın kârları" nakaratı ile iyice pekiştirmiştir.

Eğer bu şâirin hayatını incelemeden sadece şiirlerini okusaydık, onun nasıl bir şahsiyet olduğunu tam anlamıyla tasavvur edebilir miydik!?. Hatta tiksindirici yönlerini tahayyül bile edemezdik. Şiirlerini inceledikten sonra şimdi, bu çirkin işleri yapan Villon'un, zihnimizde nasıl bir kişi olarak tecessüm ettiğini düşünelim: "Şâir şahsiyeti" onun kötü yanlarını ve hatalarını büyük ölçüde kapatmıyor mu? Eğer hiç şiir yazmasaydı ne olurdu? Gerçi herşeye rağmen insanın, diline, edebiyatına hizmeti —kendi kusurlarının ötesinde— sevgiye, hürmete lâyıktır. Kelimelere, yani maddi lafız sandukçalarına mânâ ve heyecan cevherleri dolduran, kılıflara ruh, kabuklara öz kazandıran bir sanatkâr her zaman tebrik ve tebcile hak kazanır. Yazdıklarında güzelleşen şairi

her zaman severiz. Sözleri dünyamızı renklendirenler kalbimizde hep yer tutar. Söz sultanları, yeniden kurulacak bir dünyanın hem müjdecisi, hem de mimarlarıdır. Zararı, sadece kendisine veya dar bir daireye münhasır kalan Villon gibilerini de bir ölçüde severiz. Fakat bu durum bizi hiçbir zaman aldatmamalıdır. Çünkü bazı şairlerimizin, ciğerlerinden kan çekip şiirlerini yazarak mukaddeslerine sahip çıkması yanında, kaleminin mürekkebini bir yılan zehiri gibi kullanarak, inançlarına ve vatanına ihanet etmiş, bizdeki bir kısım şairleri de bu türlü bir değerlendirmeye tâbi tutamayız. "Gübreden güzel çiçekler fışkırır; doğru, Ama lâğımdan çiçek fışkırdığı görülmüş mü?!.. " diyen ne kadar haklıdır.

"Öyle şiir vardır ki gerçekten bir sihir, öyle şiir de vardır ki, hakikaten bir hikmettir" ifadesinde mihraklaşan kudsi ölçü zannederim bu muammayı halleder. Öyle ya, "Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir".

Güzel ve hayırlı sözler söyleyemeyeceklerin susması tavsiye edilmiştir. Onun için, uyku da bir nevi susma olduğundan dolayı şâir:

"Masumdur hapishanede,

Uyurken caniler bile..."

demek suretiyle, konuşurken ruhlarındaki hissiyatı ve mânâları ifâde eden çehrelerin, uyuyup susunca masum bir tavır aldıklarını anlatmış oluyor.