Ekim 2002 · s. 424 · 11 dakikalık okuma
Ruhunu Arayan Bilim (İnsan)
Ömer Said Gönüllü · Dr. · Bilim Felsefesi
Bugünkü anlayışımız çerçevesinde "bilim"; insanın sistematik metotlarla fizik alemi anlama ve ondan yararlanma çabası olarak tarif edilebilir. Kainat'ta hiçbir madde ve hadisenin sebepsiz meydana gelemeyeceğini kabul eden ve bu yüzden öncelikle "sebep-netice" münasebetini ortaya koymayı esas alan bilim camiası; bilimi, bilhassa 19. yüzyıldan itibaren "müsbet" (pozitif) nitelemesiyle diğer bilgi kaynaklarından ayırmıştır.
Bilim yoluyla insanlık bir yandan varlık alemini yapı ve fonksiyonlarıyla gerçekliğine daha yakın anlama imkanı bulmuş; diğer yandan da bilimin tabii bir neticesi olan teknolojiyi kullanarak, beslenme, barınma, korunma, haberleşme ve ulaşım gibi değişmeyen temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeni araçlar geliştirmiş, hayat şartlarını iyileştirmiş, çevresini, hatta fiziki coğrafyayı, örneğine daha önce rastlanmamış şekilde değiştirmiştir.
Bilimlerin zamanla evrensel bir dil ve yol haline gelmesi; Batı'da Rönesans'ı takiben, felsefeden tamamen ayrılıp müstakil disiplin hüviyeti kazanmalarıyla, araştırma, düşünme ve ifade metotlarının, ortak çalışma standart ve terminolojilerinin gelişmesiyle mümkün olmuştur.
Ancak, Batı'da ve daha sonra dünya genelinde bilime seküler bir vasıf atfedilmesiyle, kainatın, hayatın ve insanın varoluş manası ve nihai gayesi, dolayısıyla metafiziki değeri (bilhassa bilim müesseselerinde) araştırma, hatta düşünme konularından dışlanmıştır. Batı zihniyeti bunu bilimin faaliyet sahası içinde kabul etmemiş, bilime misyon olarak sadece "olan"ı ortaya koymayı göstermiştir; fakat bilim camiası zaman içinde, "olması gereken" konusunda da hüküm verme gibi kötü bir alışkanlık edinmiştir. "Varlıkların ve hadiselerin hikmeti" gibi konular dinin veya felsefenin sahasında konuşulma şartına bağlanmış; ancak, insanların bunlara ilgi göstermesi karşısında, zaman zaman bilim adına saygısız çıkışlar da yapılmıştır. Zamanla "Bilim herşeydir!" şeklinde bir anlayış yaygınlaşınca, bilimin ilgisi dışında kalan konular da neredeyse "hiçbir şey" veya "önemsiz şey" olarak algılanır olmuştur.
Dolayısıyla bugünkü durum açısından baktığımızda, üniversite öğrenimi de dahil olmak üzere, bilimle veya onun sonuçlarıyla şu veya bu şekilde, bir müessese seviyesinde iştigal edenlerin seküler kavram ve hükümlerden oluşan bir zihin altyapısına sahip olması istenir ve hangi disiplinde çalışılırsa çalışılsın (pozitif veya beşeri bilimler sahasında), bilim faaliyeti ve bunun gerektirdiği metotlar bu temel üzerinde tatbik edilir.
Bilim faaliyetinin metodu
Tarihi süreçte, önce insanlığın ve Peygamberliğin beşiği Mezopotamya'da, daha sonra Orta Asya ve Endülüs'te, son olarak da Batı Avrupa'da fiziki dünya hakkında daha fazla bilgi elde etme ve bunu insan hayatını kolaylaştırmada kullanma çabalarıyla gelişen ve bugün artık evrensel nitelik kazanmış olan sözkonusu metotlar; gözlem, tecrübi gözlem, deney, ölçme, istatistik, uluslararası standartlarda ifade, genelleme, teori kurma, yanlışlama ve diğer süreçleri içine almıştır.
Kainat, hayat ve insan hakkında bilgi elde etmek için başvurulacak yegane yol bu değildir tabii ki. Dahası, bilginin gerçek kaynağı; bilimlere konu olan her şeyi, yani bütün varlık alemini ve burada geçerli kanunları yaratan, alim, Kadir ve Hakim olan Allah'tır. Zatı ile aramıza ince bir sebepler perdesi koyan ve bütün icraatını bu perde üzerinde gösteren alemler'in Rabbi, Kainat'ı insana musahhar kılmış, ona tecessüs hissi, şuur, akıl ve muhakeme vermiş, insanlar arasından seçerek gönderdiği Nebilerle bizi en önemli ve hayati bilgi ile irtibatlandırmış, sürekli tefekküre ve aklımızı kullanmaya davet etmiştir. Neticede, bugün gelinen nokta itibariyle, hem fıtri tecessüs duygusunu tatmin etme, hem Allah'ın nimetlerinden istifade etme, hem de "hakikat" bilgisine, daha doğrusu Marifetullah'a ulaşma vesilelerinden birisi de, her zaman tenkide ve yenilenmeye açık olan, "modern bilim" adlı insani çabanın metotları olmuştur.
Gözlem
Gözleme konu olan madde ve hadise hakkında sağlıklı bilgi elde edilebilmesi, ve bunun diğer gözlemlerin neticeleriyle karşılaştırılabilmesi için, belli standartlara uyulması gerekir. Burada gözlem sırasındaki fiziki ölçülerin (mesafe, zaman, hava şartları, gözlem cihazlarının hususiyeti ve hassasiyeti vs) kaydedilmesi; sonucun doğru değerlendirilmesi ve diğer çalışmalarla sağlıklı mukayesesi açısından önemlidir. Gözlem, mesela gök cisimlerinin gözlenmesi veya savanada bir arslan ailesinin hayatının takip edilmesi "pasif" ve "objektif" bir çalışma gibi görünse de, işin içine insan unsuru girdiğinden, gözlem süresi, gözlemcinin tecrübesi, dikkati, duyu organlarının hassasiyeti, çalışma amacı (niyeti, hatta şuuraltı), alınan sonuç açısından önem taşır, ve teorik olarak aynı şartlardaki bir gözlem için farklı gözlemcilerden farklı sonuçlar gelebilir. Kısacası, gözlemci gözlediği ve ölçtüğü olayların ayrılmaz bir parçasıdır. Einstein bu konuda: "Algılayan kimseden bağımsız bir dış aleme inanma bütün tabiat bilimlerinin temelini oluşturur. Bununla beraber sadece duyular yoluyla algı, bu dış alemden dolaylı bir şekilde bilgi sağladığından, biz fiziki gerçeği ancak tartışmalı (akli) yollarla kavrayabiliriz. Bunun sonucu olarak da, fiziki gerçek hakkındaki bilgilerimiz asla nihai olamaz." der.
Bir başka deyişle, gözlenen nesnenin veya sürecin iç gerçekliğine ve çevresiyle olan münasebetlerine aslında hiçbir zaman tam olarak nüfuz edilemez. Bu durum, sözgelimi bir bölgede geyiklerin büyüme periyodunu veya hastalanma sebebini anlamaya çalışırken, tek tek herbir geyiği yakalayıp künye takma, muayene etme, fizyolojik özelliklerini kaydetme, sonra tabii hayat ortamına bırakma ve belli zamanlarda aynı hayvanları tekrar bulup kontrol etme gibi çalışmaları ihtiva eden "tecrübi gözlem" için de sözkonusudur. Yani, bir bilgi elde etme yolu olarak gözlemin gücünün, keyfiyetinin ve kemmiyetinin de bir sınırı vardır. Gözlem ve deneylerde standart sapma ve hata paylarının belirlenmesi bu yüzden bilim faaliyetinin bir yanını teşkil eder.
Deney, ölçüm ve evrensel ifade
Deney, yapan kişinin aktif (ve bir bakıma daha belirleyici bir unsur) olarak katıldığı bir bilim çalışması olduğundan, gözlem için sözkonusu olan rezervler bunun için de -hem de daha büyük ölçüde- geçerlidir. Deney ortamı ve şartları, ayrıca baştan sona bütün bir deney her zaman tam manasıyla kontrol altında olmayabilir; gözden kaçan müessir faktörler olabilir.
Gözlem gibi deneyin de az hata ile gerçekleştirilmesi, ve evrensel bir ifade diline dökülmesi; standart ölçümlere, matematiğe ve ortak terminolojiye ne ölçüde yer verildiğine bağlıdır. En yakın çevreden dünya ölçeğine kadar, diğerleriyle paylaşılmayan bir bilim faaliyetinin sonuçları yeni ve daha orijinal çalışmalara ilham verme şansı bulamaz (bilim insanlığın ortak değeridir). Dolayısıyla bir bilimin gelişme ve olgunluk seviyesi de, genellikle o bilimin standart ölçme tekniklerini ve matematiği kullanma, sonra bunu uluslararası ölçekte ifade etme gücüyle değerlendirilir.
En genel anlamda ölçüm; bazı kaidelere uygun olarak nesne ve olaylara sayılar vermektir. Ancak, bu sayıların o nesneleri bütün olarak değil de bazı özellikleri bakımından temsil ettiği unutulmamalıdır. Gözlem ve deney sırasında tutulan kayıtlar, özellikle bilgileri belli sistematik sınırlar içine alan, ve kıyaslamalar için ortak anlam ifade eden değerler haline dönüştüren matematiki ölçmeler, istatistiki analize izin verir; dolayısıyla sınıflama ve genelleme yapma imkanı hazırlar.
Genelleme ve tümevarım
Fiziki alemdeki madde ve süreçleri tanıma, tarif etme ve genel-geçerliliklerini anlamada kolaylık sağlaması açısından "sınıflama" ve "genelleme" önemli şematik adımları oluşturur. Bunun ardından madde ve hadiselerin müstakil olarak ele alınıp analiz edilmesi safhası gelir ki, bu, genel kanunlara ulaşma, bütün Kainat'ta geçerli olan "sistem" prensibini keşfetme, böylece şumullü bir alem bilgisine sahip olmanın sağlıklı yolunu teşkil eder. Aristo'nun Orta Çağ boyunca Avrupa ve İslam dünyasına hakim olan tümdengelim (dedüksiyon) mantığı, yerini, bu yeni anlayışa, yani tümevarım (endüksiyon) metoduna terketmiştir.
Tümevarım, tabiatı ve kainatı anlamaya çalışırken, vak'aları müstakilen ele almayı ve böylece belli bir senteze ulaşmayı (tüm hakkında fikir sahibi olmayı) esas alan analitik bir yaklaşımdır; parçadan bütüne, özelden genele gidiştir. Bilhassa tabiat bilimlerinde genellemeler tümevarım metoduyla her varlık ve hadisenin tek tek incelenmesini, ve genel hükme uyup uymadığının test edilmesini gerektirdiğinden, günümüze kadar büyük ilerlemeler kaydedilmiştir (mesela, tek tek metallerin denenmesinden sonra keşfedilen "bütün metaller ısıtılınca genleşir" prensibi). Ancak bu genellemelerin kesin, sonuna kadar doğrulanabilir önermeler olduğu görüşü, Popper'den beri güvenilirliğini kaybetmiştir.
Popper'e göre bilimsel teorilerin doğrulanmaları, onların ispatlandıkları manasına gelmez. Çünkü önemli olan, bir teorinin doğrulanabilir olması ve doğrulanması değil, yanlışlanabilir olup olmadığıdır. Herhangi bir bilgi veya teori yanlışlanmaya açık değilse, yani sınama yapılamayacak özellikteyse bu bilimsel bir teori değildir. Mesela, jeolojik zaman ölçeğinde gerçekleşen biyolojik bir hadise olarak kabul edilen "evrim" deney ve gözlem sürecine girmez. Dolayısıyla tabii bilimler açısından bir ispatı da yoktur. Fakat daha da önemlisi, evrim teorisi bilimsel bir teori değildir. Çünkü bu teorinin olduğunu ileri sürdüğü hadisenin aksini ispat etmek mümkün değildir; bize aksini ispat etme şansı veya imkanı vermeyen (aksi ispat edilemeyen değil), vermeyecek şekilde kurulmuş olan bir teori bilimsel nitelik taşımamaktadır. Aynı durum, marksist teori ile psikanaliz için de geçerlidir.
Bilimsel bilgi; insanlığın üzerinde birleştiği ortak bir değer olarak kabul edildiğinden, bilimin, daha doğrusu bilim adamının tarafsızlığı, fiziki alemdeki madde ve hadiselerin her türlü şahsi ve sübjektif hükmün ötesinde ve oldukları gibi algılanmaları gerektiği anlamını taşır. Tarafsızlık, bir anlamda şüpheci bir yaklaşımla gerçeği aramaya, fakat sonucu da mümkün olduğunca şüphe götürmeyecek tarzda bulmaya çalışırken, takınılan dürüst tavırdır. Yine de, bazı bilim dallarında, en azından zaman zaman, mutlak anlamda tarafsız kalınamayacağı, istek ve duygular kadar dünya görüşünün de seçici olabileceği ve çalışmaları etkileyebileceği unutulmamalıdır. Günlük hayatta olduğu gibi bilim faaliyetinde de çevrede olup biten her şey değil, ancak bazı şeyler algılanır ve gözlenir. Böyle olunca, bilimde tarafsızlık mutlak değil, sınırlı, özel anlamda, hatta bazen tartışmaya açık kabul edilir.
İnsanın çelişkisi
Bilimlere konu olan, ve bu yüzden her haliyle Yaratıcı'sını anlatan, O'na giden yolu gösteren bu alem karşısında insanın durumu iki yönlü bir hususiyet arz eder. İnsan alem'in büyüklüğü yanında ihmal edilebilecek kadar küçük bir gezegen üzerinde yaratılmıştır. Zayıf bir misafirdir. Gücünü kabul ettirebileceği daire çok küçüktür. Fakat diğer yandan Yaratıcısı bütün Kaniat'ı onun hizmetine vermiş, yaşadığı gezegeni ve tabiatı dışarıdan gelecek tehlikelere karşı peşinen korumuştur. Ona, alem hakkında düşünecek, anlayacak, yaşamak için yararlanacak akıl ve kuvvet vermiştir (daha doğrusu her an vermektedir). Emrine canlı-cansız yaratıkları, kanunları amade kılmıştır. Yukarıda da değinildiği gibi, insanlık bütün bu faaliyetleri giderek sistematik ve ölçülü şekilde yapar hale gelmiş, büyük keşiflerde bulunmuş, açık veya saklı nimetleri keşfederek daha elverişli maddi hayat şartları oluşturmuş, ve bütün bu yaptıklarına da bir isim vermiştir; "bilim".
Fakat, zayıf bir mahluk olmasına rağmen, kendisine verilmiş istidatları, büyük kısmı itibariyle faydasına olan yukarıdaki gelişmeleri, elde ettiği başarıları ve bunlarla gelen gücü zaman içinde her manada kendi eseri olarak değerlendirip beden ve aklını putlaştırmıştır. Daha sonra da her şeyi bilime vererek, onu, zaaflarla malul bir faaliyet olmasına rağmen kendisinden ayrı, metafiziki manada da alemlerin Rabbi'nden bağımsız görmeye başlamış, hatta bilimi her konuda hüküm verebilen insanüstü şuurlu bir varlık, bilginin tek kaynağı, ve metotlarıyla birlikte bir "kutsal" olarak kabul etmeye başlamıştır. (Halbuki, nasıl bilimlere konu olan bütün bir Kainat, içindeki insan ile birlikte Hayy, Kayyum, Fatır ve Müdebbir olan Halık-ı Zülcelal tarafından yaratılmış ise ve insana ait değilse, nasıl bilginin ve bütün ilimlerin tek kaynağı alim olan Zat-ı Zulcelal ise; pozitif ve doğru bilginin üretilmesi, geliştirilmesi ve sistemleştirilmesi de Kerim, Rahim, Hakim, adil, ve Müsebbibü'l-esbab olan O'nun nimetlerindendir.) Bu büyük nankörlük ve isyan, toplumların manevi değerlerini sarsan, dokusunu bozan büyük zihni hercümerçlere ve dinsizlik cereyanlarına, dolayısıyla bilimin insanlığa karşı zaman zaman ölçüsüzce, hatta zararlı bir silah gibi kullanılmasına, sonuçta da iki dünya savaşına, ve bugüne değin süregelen zulümlere, çatışmalara yolaçmıştır.
Mesela, Darwin'den itibaren "evrim" teorisyenleri canlı türlerinin tabiattaki durumunu sıkça başvurdukları "tabii seleksiyon yoluyla evrim" ön kabulüne göre yorumlamışlardı. Ancak, tabii seleksiyonun deterministik olarak düşünülmesi doğru değildi. Gerçeklik payı vardı; fakat daima geçerli olan temel bir kanun değildi. Hangi tür veya türün hangi ferdi için hangi şartlarda "zayıf" sıfatı kullanılacağı; "zayıflığın" ölçüsünün ne olduğu; tabiat sisteminde farklı fonksiyonlar görmek üzere farklı yapı ve kapasitelerde yaratılmış türler, hatta bazı fertler için bile zayıflık ölçülerinin aynı olmayacağı düşünülmemişti. Tabii seleksiyon saplantısının insan fertlerine teşmil edilmesi ise, vicdansız ve vahşi uygulamaları doğuracaktı. Dolayısıyla, görünüşte cazip, fakat elmalarla armutların karıştırıldığı kaba ve toptancı bir "tabii seleksiyon" mekanizmasıydı ortaya atılan. Bu zalimce düşünce Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerin, insanlar üzerinde atom bombasını ve diğer kitle imha silahlarını kullanan ve nükleer denemeler yapan devletlerin anlayışına uygun olduğundan, milyonlarca insan haksız yere öldürüldü ve bugüne kadar yapılan benzer kıyımlara kapı açtı.
Bilim faaliyetini inkar ve isyanına malzeme yapan, ve böylece insanlığın ahlakını da tehdit eden bir camianın, tabiatı sadece mücadele arenası gibi görmesi de, bir başka ifratçı yaklaşımdı. (Bu ifrat, bütünlük düşüncesinden mahrum Batı felsefesi tarihinde sürekli tekrarlanan bir hataydı.) Halbuki, tabiata her yönüyle duyduğumuz hayranlık onun ne kadar güzel yaratılıp yaşatıldığını gösterir. Tabiat, kendi içinde bütün cüzleriyle mükemmelen işleyen, dayanışma ve yardımlaşma (tevhid ve bütünlük) hakikatinin esas rolü oynadığı bir sistem olduğu için, bize kalbi ve estetik açıdan ilham veren, dünya üzerinde kurduğumuz fiziki ve beşeri sistemler açısından da taklit etmeye çalıştığımız bir tablo çizer nazarlarımıza. Milyonlarca farklı tür, sayıya gelmeyen canlı fert farklı coğrafya ve enlemlerdeki farklı ekosistemlerde hayatiyetini sürdürür. Hepsi dakik işleyen sistemin, küçüklü büyüklü birer çarkı gibidir. İşte bu süreçte rol oynayan makro ve mikro biyolojik mekanizmaları keşfetmek, derinlemesine analiz etmek ancak bilim ve teknolojideki gelişmeler sonucu yirminci yüzyılda mümkün olmuştur. Fakat bu keşif, inkarın katılaştırdığı bilim camiasına metafizik bir heyecan vermemiş, bu yüzden birçok durumda suiistimal edilmiştir.
Bu suiistimali yapmaya alışan bilhassa Batı dünyasının kendi eliyle kendisine ve bütün dünyaya verdiği zararın ağır bir bedeli olmuştur ne yazık ki! Fakat zaman içinde, bundan küçük de olsa çıkarttığı dersi de kısa zamanda unutmuş, yine haksız yere kan dökmüş, dökülmesine seyirci kalmış, tam bir cahiliye taassubuyla hareket etmiş, insana ve çevreye tesirini uzun vadede gösterecek kronik kötülükleri üretmekten de kendisini alıkoyamamıştır.
İnsanlık, bu ve gelecekteki muhtemel tablolar karşısında uzun uzun düşünmeye davet edilmeli, iftiharı olan Hz. Peygamber (sas) Efendimiz, ve Rabbimizin Yüce Beyanı ile bir şekilde tanıştırılmalıdır. alemlerin Yaratıcısı'nın ve gerçek Sahibi'nin Kelam'ını keşfetmeli, bu Beyan'da yaratılış mucizesini ve kendi küçüklüğünü görmeli, hayatın ve insan olmanın maddi-manevi denge şartlarını anlamalı, Rabb'e karşı mücadele veren bir hasım, kendisine ve Kainat'a zarar veren bir zalim olma hatasından da bir an önce dönmelidir. Bu konunun hayati önemine inanan her insan, diğer hiçbir meselenin Hakk'ın nazarında kıymeti olmadığını unutmadan, bu acil durumun gerektirdiği sorumluluk şuuruyla hareket etmelidir. Fiili ve kavli dualarımız da bunun için olmalıdır.