Sızıntı Arşivi

Eylül 2001 · s. 369 · 11 dakikalık okuma

Ruhu Daralan Uygarlık

Ömer Said Gönüllü · Dr. · Sosyoloji

Dünyaca tanınan Amerikalı bir psikolog, Burrhus Frederic Skinner üst düzey bir ihtisas dergisi olan American psychologist'de 1986'da, "Batı'nın günlük hayatında kötü giden ne?" başlıklı bir makale yayınladı. Batı nereye gidiyordu? Neden nefes nefese kalma işaretleri veriyordu? Batı kültürünün pili tükenmiş miydi? Bir Harvard mensubu olan Skinner mesajını bilimsel metodlarla vermeye çalışıyordu ve "davranışların tecrübi analizi"ne dayanan bir sentez sunuyordu. Önce Batı'nın durumunu tarif ediyor, ardından can alıcı şu soruyu soruyordu: "Uygarlığımız hangi hastalıktan muzdariptir?"
Batı uygarlığındaki marazi durumlar
Skinner önce, dünya genelinde ortaya çıkan büyük haksızlık ve problemleri resmediyordu: aşırı nüfus artışı, sefalet, kıtlık, kirlilik, tabii kaynakların yağmalanması, nükleer savaş tehdidi vs. Bunların yanında, Batı'nın kendi içindeki marazi durumu zahiren göze hoş gelebilirdi. Derine indiğinde ise, Skinner Batılıların şımarık çocuklar olduğu gerçeğiyle karşılaşıyordu. Her ne kadar az gelişmiş ülkeler Batı'nın hayat tarzını referans kabul etseler de, Batı uygarlığı zaaflarının, mahrumiyetlerinin ve yaşadığı problemlerin sebeplerini araştırıp incelemeliydi. Çünkü orta yerde bir vak'a vardı: "Haz aldığı bütün imtiyazlarına rağmen, Batı, hayata karşı artık arzu duymamaktadır. Batı'da erkek ve kadınların çok büyük bir kısmı mutlu yaşamayı başaramamaktadır. Batı çok üretmektedir. Çok fazla boş vakti ve eğlencesi vardır. Fakat bu mekanizmanın en hayati kısmı kırıktır."

Davranış psikolojisi uzmanı olan Skinner analizini öncelikle "güç alma" ve "teşvik edilme" kavramlarına dayandırıyordu. Buna göre, bir davranış, elverişli şartlar sayesinde dayanak bulduğunda, ve davranışta bulunan kişi de, hareketinin getireceği sonuçların bilincine varıp motive olduğunda, insani anlamda tatmin edicidir. Skinner'in ana tezi, Batı'nın böyle psikolojik bir tatmin duymasını zorlaştıran (hatta imkansız hale getiren) hayat şartlarını bizzat kendisinin ortaya çıkardığı şeklindeydi.

Skinner, davranışlarımızı teşvik eden ve bize güç veren özel şartların erozyona uğradığını ve bunda beş "kültürel alışkanlığın" payı olduğunu belirtiyordu. Herşeyden önce, çalışan kesim işine ve dolayısıyla kendisine karşı "yabancılaşmış"tır. Bu sadece, çalışan kişinin, yaptığı işin müşahhas avantajlarından mahrum olduğu anlamına gelmiyor; özellikle işinin sonuçlarına yabancı hale geldiği, hatta bir bakıma bunun dışında kaldığına işaret ediyor. Mesela zanaatkar kişi çalışmasının sonucuna hayranlıkla bakabilir; kim için ve ne için eser verdiğini bilir; bütün bunlar onu şevklendirir. "Şevk ve gücün" hissedildiği meslekler ve işler herzaman vardır. Fakat Batı toplumları, yabancılaşmayı ve itminan duygusundan mahrumiyeti işyerlerinde bizzat kendileri arttıracak şekilde organize olmuşlardır. Demirperde döneminde benzer bir durum Doğu bloku ülkelerinde de sözkonusuydu.

Birçok mal ve hizmete ulaşmayı mümkün kılan para insanda kendini güçlü görme hissi uyandırır; fakat "tatmin edici" psikolojik sonuçlar vermez. Ortalama Batılının durumu budur. Skinner'e göre aylık ücret çalışan kişi ile görevi arasında güçlü bir bağ oluşturamamaktadır. İhtisaslaşmadan ve iş bölümünden yararlanmak isteyen bir toplumda böyle bir yabancılaşma tehlikesi mevuttur, ancak bu Batı'da ifrat dereceye varmıştır: insanlar neredeyse düşünmeden, tıpkı robotlar gibi çalışmaktadırlar; mal ve ürün bolluğu da ortaya çıkmaktadır, fakat ruh bilançosu negatiftir.

Vatandaşlar aşırı bir koruma altında mı?
Mercek altına yatırılan ikinci konu şuydu: Batı toplumlarında insanların güvenliğini ve ürünlere ulaşmasını sağlamaya yönelik tedbirlerde aşırıya gidilmektedir. "Düğmeye bas!" tarzı olarak adlandırılabilecek bir hayat tarzıdır bu. Skinner'a göre, makinalara ve robotlara giderek daha fazla başvurulması istihdam krizini arttırmaktadır; fakat bu özellikle fertlerin kendilerine şevk kazandıracak tecrübeler edinmesine mani olmaktadır. Her seviyede yardım ve destek sistemleri hayata geçirilmiş durumdadır. Sürekli yardım gördükleri ve korundukları için insanlar fiillerinin sonuçlarını düşünmek, imkan, başarma şansı ve gerçek ihtiyaçlarına göre davranmak zorunda hissetmiyorlar kendilerini.

Bencil tarafı ağır basan Batılı için bunun pozitif yanı da inkar edilemez: daha fazla güvenlik ve dış dünya ile daha az üzücü temaslar. Yine de Skinner bundan bir çeşit hastalığın ortaya çıktığını düşünüyor. Bir uzman diliyle anorexia nervosa'dan bahsediyor; yani, sadece hayata karşı arzu ve ilginin kaybolması durumu değil, sahip olunan rahatlık ve konfordaki en küçük bir azalma veya sıkıntıya karşı mübalağalı şekilde hassas ve nazik olma durumu. Fıtraten titiz, hassas, çeşitli bedeni rahatsızlıklıkları olan veya belli yaşın üzerindeki insanlarda bu nomaldir. Fakat Batı'da bu durum genç, sağlıklı ve enerji dolu insanlar için de geçerlidir; kısacası bütün toplumu sarmış olan bir şımarıklık halidir bu.

Skinner, hayatta zorluklar olmadığı takdirde insanın kendi varoluşuna karşı ilgisiz kaldığı tesbitinde bulunuyor ve bu durumu tarif etmek için libertas nervosa' dan bahsediyor. "Ben kimim ve neden buradayım?" gibi sorular ya ciddi anlamda akla gelmiyor, ya da mevcut hayat çarkı bu gibi sorular üzerinde düşünmeye izin vermiyor. Sinsi bir kuşatmadan bile sözedilebilir.

Amerikalı psikolog Batı'da mevcut çok sayıda sosyal yardımı tarif etmek için de caritas nervosa deyimini kullanıyor; vatandaşlar zorluklarla karşılaşır karşılaşmaz başvuracakları mercileri hemen bulurlar ve bunlar da sözkonusu zorlukları hemen gidermeye çalışırlar. Fakat bu konuda da öyle aşırıya gidilmiştir ki, hayat artık marazi bir hal almıştır. Bu da, yokluğu acı veren bir "anestezi" durumu anlamına gelmektedir. Aşırı korunan insanlar artık gerçek hayat ile meşgul değillerdir ve bunun sonucunda yaşama arzularında azalma olmaktadır. Gerçek hayatla yüzyüze geldiklerinde ise, hazırlıksız olduklarından ağrıları artmaktadır.

Üçüncü olarak, Skinner Batı kültürlerinin öğüt ve tavsiyelere giderek daha fazla rol verdiğini düşünüyor. Bizzat tecrübe ederek kendilerini eğitmek yerine fertler çeşitli derslerden yarar sağlamaya çalışmaktadır. Aslında her ikisi de gerekmektedir, fakat burada da denge kaçmıştır. Skinner tavsiyeler konusunda reklamlardan, kültürel tarzlardan ve bilimden örnekler veriyor. Mübalağalarla dolu reklamlar evde, işyerinde, sokakta, metroda etrafımızı kuşatmıştır ve içeceğimiz sudan giyeceğimiz çoraba kadar bize tavsiyelerde bulunmaktadır. Endüstriyel ürünlerin faziletlerine dair etrafımızda laboratuar sonuçları uçuşmaktadır. Böylece bilim; gözlem ve deney sonuçlarının belli birikime ulaşmasıyla veya tamamen teorik "tahminler"de bulunarak hareketlerimizi büyük ölçüde yönlendirebilmektedir. Skinner'ın ifadesiyle, "bilimin yararları büyüktür, fakat, şevk verme etkisi genellikle yoktur." Çünkü bu kendini bir yere bağlayamamış materyalist bir bilimdir.

Dördüncü husus toplumsal kanunların rolüyle ilgilidir. Toplumda, yukarıda bahsedilen "tavsiyeler"e oldukça benzeyen "kurallar" sözkonusudur. Fakat bunların hoşa gitmeyen, sıkıcı özellikler taşıdıkları görülür. Siyasi makamlar çeşitli normlar empoze ederler. Eğer yaptırımlarından kaçınmak istiyorlarsa, insanların bunlara uyması gerekir. Böylece belli yerleşik adetlerin devamlılığı sağlanmış olur ve vatandaşlar "oyunun kuralı"na uyarlar. Buradan da şu sonuç çıkar: öğrenme ve tecrübe kazanma süreci gücünden çok şey kaybetmiştir.

Alışkanlık haline gelmiş eğlenceler son kategoridir. Batı toplumları duyulara hitap eden zevkler, hoşa giden tüketim maddeleri, eğlenceler, oyun, okuma vs konularında çok mucit gözükmektedir. Fakat bu şekilde üretilen teşviklerin aslında içi boştur, bu yüzden de güçten yoksundur. Günlük hayatta insanı zahiren harekete geçiren, canlılık kazandıran bu motivasyonların varlığı hoşa gitmektedir; fakat fertlerin ve kültürün varlığını sürdürmesi için bunların belirleyici hiçbir katkısı yoktur. Açıkçası herhangi bir "eğlenceler uygarlığı"nın varlığından sözedilemez. Hayat ve ölüm denilen iki güçlü realite karşısında eğlenceler sadece acıları daha da arttıran geçici, dolayısıyla aldatıcı lezzetlerden başka şeyler değildirler. Skinner, Bediüzzaman'ın uzun zaman önce yapmış olduğu tahlillerle karşılaşmış olsaydı, insanın hayat, ölüm ve rehavet karşısındaki çelişki ve zaaflarının veya sağlam duruşunun nasıl ortaya çıktığını, bu davranışların kalp, zihin ve ruh planındaki temel sebeplerinin nasıl derinlemesine ele alındığını hayretle görebilirdi.

"Batı hareket arzusunu kaybetmiştir"
Hüküm ağırdır: Batı, özgürlük mücadelesinde ve mutluluk arayışında kendince galip gelirken, hareket arzusunu yitirmiştir. Kaldı ki özgürlük ve mutluluğa verdiği anlamlar da tartışmaya açıktır. Batı eskisi gibi değildir artık; herşeyden önce konfor ve zevki aramaktadır ve bu havailik Batı'yı daha önemli vazifelerden alıkoymasının yanısıra ona gerçek bir yaşama mutluluğu bile sağlayamamaktadır. Geçmişteki ahlaka geri dönmek, kendilerine faydalı olmak için kıllarını kıpırdatmayan insanlara yapılagelen sosyal yardımları kesmek, bazı rekabet tarzlarını yeniden düzenlemek gerekmektedir.

Skinner resmi norm ve kanunların şekillendirdiği ahlaki ve siyasi düzeni savunmayıp yasamanın ağırlığını ve toplumsal değişime uyum yeteneğini tenkid ediyor. Aynı şekilde ceza müesseselerini de sorumlu tutuyor. Bunlar cezalandırılan kişilerin negatif reaksiyon vermesine yolaçmaktadırlar. Cezalandırılanlar ya dengesizce kanunlara karşı gelmekte, ya karşı saldırıya geçmekte (vandalizm) veya pasif direniş yapmaktadırlar (hareketsizlik). Endüstride işçilerin baskılı bir kontrol altında tutulması da benzer etkiler yapmaktadır: işçiler kaytarmaya, misilleme yapmaya (sabotaj) veya işlerini en az verimle yerine getirmeye yönelmektedirler. Sonuçta insan normal davranışlara dönmelidir. Yani davranış biliminin terminolojisiyle ifade edilirse, marazi olmayan davranışlara. Fakat, önce buna zemin hazırlayacak pratik şartlar tesis edilmelidir.

Burada bir başka problem daha kendini göstermektedir: uygarlaşmış insanlar biyolojik bakımdan zayıf ve daha az dirençlidirler. Çünkü geçmiş yüzyılların tıp ve hijyen şartları sözkonusu olsaydı hayatlarını kaybedecek olan insanlar tıp biliminin ve sosyal yardımların sayesinde hayatta kalmaktadırlar. Tıptaki gelişmelerin tenkid edilecek bir yanı yok tabii ki; bu insanların tıp bilimindeki sebeplere müracaat ederek yaşamaya devam etmesinin de. Fakat bu gelişmelerin getirdiği bir başka sonuç insanların tamamen tıp ve ecza biliminin ürünlerine bağımlı hale gelmiş ve sağlıkları konusunda aşırı evhamlı bir hal almış olmalarıdır. Yani insanlar sürekli dış katkılar ile sağlıklı kalabilmekte veya bunun böyle olduğuna inanmaktadırlar. ABD'de hemen her çeşit vitaminin insanların büyük kısmı tarafından günlük olarak kullanılması, protein ve amino asitlerin süpermarketlerde satılıyor olması bunu gösteren çarpıcı bir durumdur (fakat özellikle ABD büyük bir çelişki yaşamaktadır: bir yandan insanlar reklam bombardımanı altında, kilo yapan aşırı yağlı yiyecek ve içeceklere yönlendirilmekte, diğer yandan nüfusun önemli bir kısmında kendini gösteren aşırı kilolardan kurtulmanın reçeteleri de yine abartılı kampanyalarla reklam edilmektedir. İnsanlara "yağlı ve şekerli yiyeceklerden uzak durun!" demekten ziyade, eksersiz aleti kullanmaları tavsiye edilmektedir. Çünkü her iki grup metanın da sürekli pazara ihtiyacı vardır).

Peki insanların çevre şartlarına karşı mücadele etmeleri ve yaratılıştan sahip oldukları hayatta kalma yeteneklerini test etmeleri gerekmediğinde ne olmaktadır? Vücudun savunma mekanizması yeterince gelişmediğinden insanlar biyolojik zaaflara uğramakta, konfor alışkanlıkları kazanmakta, daima kolaylığı tercih eder olmaktadır. Sonuç: tembellik ve uyuşukluk halidir.

Uygar toplumun hayat şartları insanlarda artık aksiyon arzusu uyarmıyor ve bunu teşvik etmiyor. Böylece insanlar hayatın içinde tek tipleşiyor, ekonomi ve piyasanın şartları sadece daha fazla para getirecek projelerin geliştirilmesine zemin hazırlıyor fakat, hayatın içinde manevi projeler üretecek farklı düşünceler ve kalbi yönelişler pek fazla gelişmiyor.

Skinner bu noktada sosyolojiyi sürekli kısa devre yapan, dolayısıyla çözüme yönelik pek birşey söyleyemeyen bir alan olarak görmekte, buna karşılık öğrenme, tecrübe etme ve şevk verme gibi ferdin şahsi durumuyla ilgilenen psikolojiyi ve davranış bilimini tercih etmektedir. Aslında o da bu noktada biraz pervasızca düşünmekte, "dünyaya kendi uzmanlık alanının gözlüğüyle bakmak" gibi meslek psikolojisinin tipik yanılgısına yaklaşmaktadır.

Evet, toplumu oluşturan fertlerin neredeyse bütününde görülen benzer davranış bozuklukları aslında sosyal bir vak'a olmanın ötesinde tek tek ele alınmayı gerektiren birer şahsi problemdir: işleri ne kadar farklı olursa olsun insanların benzer tatminsizlik ve yabancılık psikolojisi yaşamaları; problemlerinin çözümünü sürekli olarak kendi dışlarında aramaları; hiçbir zorluk ve sıkıntıyı kabullenememeleri; abartma dolu reklamların aldatıcılığını bile bile bir çocuk gibi herşeyi denemek istemeleri; bedenin temayüllerini sorgusuz sualsiz, giderek daha aşırı dozda karşılamaya yönelmeleri, tamamen beden insanı olmaları, eğlence kültürünü putlaştırmaları vs. Bu hayatta düşünme dışında herşey var ve bu tip bir kişiliğin beden alışkanlıklarından vazgeçmesi veya bunları tahdit etmesi çok zor. Suç işlediği takdirde sistemin ona verdiği ölçüsüz cevaplar da onda yeni davranış bozuklukları meydana getirmektedir.

Fakat yine de, bir yandan davranışlarımıza yön veren temeldeki ruhi, ahlaki ve kültürel sebeplerin tanınması, diğer yandan da toplumun ortak kabul ve telakkilerinin tarih, din ve kültür perspektifinde incelenmesi önemlidir. Sonuçta, sadece davranışları esas almak insanı bir bütün olarak görmemize engel teşkil edebilir.

Behaviorisme'in (sadece davranışları esas almanın) sınırları
Siyasi-askeri planda geçmişte sıkça başvurulan klasik metod kötülere sopa, iyilere havuç şeklinde idi, fakat Amerikalı dilbilimci Noam Chomsky'nin de belirttiği gibi bu pragmatik bir yaklaşımdı; dolayısıyla sınırları vardı. Vietnam savaşı sırasında, bazı behaviorisme uzmanları ABD hükümetine eski reçeteleri tavsiye ettiler: başkaldıranları mümkün olduğunca şiddetli bombardımana tabi tutmak, diğerlerine pirinç ve ilaç vermek. Bu, halkın haleti ruhiyesinden ziyade davranışını esas alan bir metoddu. Fakat yanlıştı. Dolayısıyla problemi çözmeye yetmedi. Çünkü insan, hayvan gibi sadece davranışlarıyla teste tabi tutularak anlaşılacak bir varlık değil. Dolayısıyla ceza ve mükafat körü körüne, hayvana uygulandığı gibi verilemez. İnsanın davranışlarına temel teşkil eden bilinç ve bilinçaltı hallerini de dışarıdan hemen anlamak kolay değildir (ve bugünün Batı toplumlarında, aslında havucu yiyen de sopayı yiyen de mutlu, daha doğrusu mutmain değildir. Sistemin kurallarını sorgulamadan, bunlara körü körüne uyan sonuçta istediği bütün oyuncaklara sahip olmaktadır fakat bu onda itminan duygusu hasıl edememektedir. Sistemin aldatıcı bir çark üstüne oturduğunu gören veya adalet sisteminin mağdur ettiği kişiler için de aynı durum sözkonusudur. Bunların bazılarında ruh ve kalbi keşfetme istidadı bulunmaktadır, fakat onlar bu farklılıklarına rağmen haksızlığa uğradıklarını düşünmektedirler. Sonuçta maddeyi putlaştırmış bu sistem ruhun derecei hayatından korkmaktadır).

Kendi uygarlığını cesur ve dürüstçe görmeye çalışan Skinner Batı için kötümser: Batı sıkça egoist davranıyor, yağmacının ta kendisi ve baskın olma, hakimiyet kurma arzusu sürekli ayakta. İyi ama bu analizlerin tabloyu değiştirecek gücü yok yine de. Dönen çark öyle büyük ve acımasız ki, Skinner gibilerinin sesinin duyulması, duyulsa bile insanların hayatlarında köklü değişiklik yapabilmesi çok zor. Çünkü ferdin, terkettiği hayatın yerine koyacak ve kendisine itminan verecek değerleri de bulması gerekiyor.

Skinner'in günümüz Batı uygarlığıyla ilgili yukarıdaki analizi üzerinde düşünürken, dünya üzerinde kendine mahsus bir konum edinmek yerine, ne yapmak istediğini bilemez halde bir profil çizen ülkemiz aklımıza geliyor ister istemez. Bilim ve teknoloji üretemeyen, yoğun bir endüstrileşme süreci yaşamamış olan ülkemiz yukarıdaki problemleri genel olarak hissetmiyor. Maddeperestlik ve tüketme iptilası kısmen görülüyorsa da, Batı ölçüsünde değil. Belki bazı özel durumlar sözkonusu olabilir. Fakat gelecekte Batılı toplumların bugünkü marazi hallerini yaşamamak için önümüzdeki bu örnekler gözaçıcı olmalı. Ayrıca, Batı'nın yukarıdaki problemleri bizim kendimize dönüp manevi geleneklerimizin gücünü, yani zengin ruh dünyamızı keşfetmemizi sağlamalı. Ve dünya niçin bunlardan yararlanmasın?!..Ama bundan önce bozulmuş ahlakımızın onarılması gerekiyor.

Evet, bu dünyaya Doğu da gerekiyor Batı da. Eğer buna Doğu da Batı da inanıyorsa, herkesin karşısındakinin zaafları hakkında konuşma hakkı olması ve diğerini de dinleme nezaketi göstermesi gerekir. Doğu'yu tahlil ve tenkid eden, bununla kalmayıp dönüştürme hakkını da kendisinde gören Batı, Doğu'dan kendisine bakıldığında neler görüldüğünü de merak etmeli, hakkındaki tenkidleri de sadece Doğu'nun aşağılık kompleksiyle açıklama kolaycılığına yönelmemelidir (bunu yüksek sesle ifade etmeseler, hatta düşünmeseler bile, bilinçaltları asırlardır onlara bunu söylüyor). Tabii, Batı'ya bunu düşündürtecek ve Skinner gibi kendisine saygılı insanların sayısını arttıracak olan husus, Doğu'nun kendi değerlerine ve insanlarına olan güven duygusu ve insanlık idealiyle hareket etme kararlılığı olacaktır.

Kaynak
B.F. Skinner, "What is wrong with daily life in the Western world?", American psychologist, May 1986, pp.568-574.