Eylül 2001 · s. 373 · 8 dakikalık okuma
Aspirin Kalp Krizini Önler mi?
Bir söğüt ağacının insanlık için bu kadar önemli olabileceğini atalarımız herhalde hiç düşünmemişlerdi. "Aspirin gibi, her derde deva" şeklinde darb-ı mesel konusu olan bir ilacın bu kadar yaygılaşması ve herkesin cebine girmesi, oldukça dikkat çekici dir. Aspirin çağımızın en çok ve en yaygın şekilde kullanılan ilaçlarından birisidir. Dünyada yaklaşık olarak yılda 35.000 ton aspirin üretilip, tüketilmektedir. Bu da 3,1 trilyon tablet demektir. Hemen herkes bu ilacı, elinin altında bulundurmaktadır. Uzun bir geçmişe sahip olan ve büyüleyici bir geleceğe sahip olacağı düşünülen bu ilacın tarihi, MÖ 5. yy'a dayanır. Hipokrat, söğüt ağacının kabuklarından elde ettiği bu acı tozu, ateş düşürücü ve ağrı giderici olarak kullandığında müessir maddesinin ne olduğu bilinmiyordu. Söğüt ağacının kabuklarındaki tozda "salisilat" olarak adlandırılan bu ilaçta, aspirin adıyla bilinen "salicin"'in etkili olduğu yıllar sonra anlaşıldı. İnsanı yaratan ve onun her ihtiyacını bilen Rabbimiz ise; sadece söğüt ağacını değil, daha binlerce çeşit bitkiyi, bu amaçla ezeli ve ebedi ilmiyle insanın istifadesine sunuyor.
Eski Yunanlılardan beri insanlar, kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayan bu maddenin üzerinde yıllar süren çalışmalar yapmış ve hala da yapıyorlar. Sadece Amerika'da yılda 80 milyar tabletin tüketildiği bu ilaçla ilgili dünyada birçok rapor yayınlanmakta ve medyada da spekülatif yazılar yazılmaktadır. Amerikan Milli Tıp Kütüphanesi'nin ana bilgisayarındaki katalog, aspirinle ilgili 2.700'den fazla ilmi makaleyi ihtiva etmektedir. Üstelik bu kadar makale sadece son beş yıla ait makalelerdir.
Bir asır kadar önce Alman kimyageri Felix Hoffman, babasının arthritlerinden (eklem iltihabı) ileri gelen ağrılarını azaltmak için bir ilaç buldu. Ancak sodyum salisilat ihtiva eden bu ilaç şiddetli mide yanmasına sebep oluyordu. Bununla beraber yine de standart bir antiarthrit ilacı olmuştu. Çok geniş hasta kitlesi tarafından kullanılan bu ilaç, hastalar tarafından kolay tolere edilemedi. Salisilatların asitliği mide için problem oluyordu. Hoffman daha az asitliğe sahip formülasyonlar üzerinde çalıştı ve "asetilsalisilik asit"i sentezlemeye muvaffak oldu. Bu madde diğer salisilatların tedavi edici hususiyetlerini taşıyor ve daha az mide tahrişine yol açıyordu. Asetilsalisilik asit ateşi düşürüyor, orta şiddetteki ağrıları gideriyordu. Daha yüksek dozlarda alındığında romatizma ve eklem iltihaplarına ait ağrıları gideriyordu. Hoffman bu maddenin kullanılmakta olan diğer salisilatlardan daha tesirli olduğunu ispatlayacağından emindi. Ancak hocaları aynı düşüncede değillerdi. Yüksek dozlarda nefes darlığına ve kalb atışlarında artışa sebep olduğundan ona pek şans tanımıyorlardı. Hoffman'ın patronu Friedrich Bayer & Company; asetilsalisilik asit maddesine aspirin (bugünkü adı) ismini verdi. 1897'de aspirin imaline başlayan Bayer, ilacın geleceğinden habersizdi. Çünkü keşfedildikten bir asır sonra aspirinle ilgili laboratuar çalışmalarının yoğunlaşacağı, kalb-damar hastalıklarından kansere, migren ağrılarına ve hamilelikte yüksek tansiyona kadar geniş bir yelpazede klinik araştırmalarda popüler bir ilaç haline geleceği hiç kimse tarafından tahmin edilemezdi.
Asetilsalisilik asit düşük dozlarda alındığında kanın pıhtılaşmasını azaltıyor, biraz yüksek dozlarda ateşi düşürerek romatizmal arthritlerin ağrısını ve şişliğini gideriyordu. Aspirine ait bu sırlar halen anlaşılabilmiş değil... Ancak otoritelerin çoğu aspirinin tesirlerinden birinin, prostoglandin üretimini yavaşlatmasından kaynaklandığını kabul etmektedir.
Prostoglandinler, hormon benzeri maddeler olup; kanın damarlardaki akışkanlığına tesir eder, rahim kasılmalarını kontrol eder ve kanın akmasını durduran pıhtılaşmayı oluşturur. Ayrıca vücudun çeşitli aktivitelerinde düzenleyici rolleri vardır.
1970'li yıllarda İngiliz Farmakolog John Vayne (Ph.D.), doku yaralanmaları neticesinde hemen prostoglandin maddesinin salgılandığını ifade ederek, prostoglandinlerin kızarıklığa ve ateşe sebebiyet verdiğini, eğer prostoglandin sentezi durdurulursa kan platletlerinin (pıhtılaşmayı sağlayan kan pulcukları) topaklamasından kaynaklanan kan pıhtısının oluşması önlenebilecekti. Bu da aspirinle sağlanıyordu.
Aspirin hormonsuz iltihap giderici ilaçların ilkiydi. Aspirin ve benzeri diğer ilaçlarla, prostoglantinler arasındaki münasebet üzerine çok çalışmalar yapıldı. Özellikle aspirinin kalb krizlerine yol açan kan pıhtısını önleyip önlemediği konusunda ilgi bir hayli arttı. Çünkü kalb krizinden birçok insan hayatını kaybediyordu. Kalb krizi veya miyokardiyal enfarktüs olayı; sadece kalbin içinden kan akışının durmasıyla değil, aynı zamanda kalb kaslarının belli bölgelerine kanın gitmemesiyle ve dolayısıyla da beslenememesinden meydana gelmektedir. Yeterli kanın ulaşmadığı kaslarda ölü sahalar oluşur ve kalbin pompalama gücü zayıflar veya tamamen durur. Miyokardiyal enfarktüse yol açan en yaygın durum coroner damarlarda tedrici olarak plakların oluşmasıyla (artheriosclerosis) başlar. Daralan damarlarda kan akımı zorlanır ve sınırlı bir dolaşım vardır. Bu durumda sık sık göğüs ağrıları meydana gelir. Akut bir kalb krizinin bu daralan damarlarda küçük bir pıhtının oluşmasıyla meydana geldiğine inanılır. Amerika'da her yıl yaklaşık 1.250.000 kişinin kalp krizi geçirdiği ve bunlardan 500.000'inin ölümle sonuçlandığı kaydedilmektedir. İlk kalp krizi sonucu sağ kalanlar, ikinci bir kriz için büyük bir risk taşırlar.
Aspirin kalb krizini önler mi?
İnsanın hayatını sonlandıran bir olayı önleyecek ilacın önemini ve popülaritesini siz düşünün. Aspirin'in kalb krizlerini önleyici tesirinin pıhtı oluşmasını engelleme özelliğinden kaynaklanabileceği üzerine düşünülmüş ve bilim adamları kalb ve dolaşım sistemi hastalıklarının tedavisinde veya önlenmesinde klinik araştırmalar yaparak konuyu aydınlatmaya çalışmışlardır. Bu deneylerde üç tip insan üzerinde çalışılmıştır. Birinci grup; geçmişinde kalb damarları veya beyin dolaşımı rahatsızlıkları olan kişiler, ikinci grup; acil durumlarda olan, yani akut kalb krizi geçirme safhasında olan kişiler, üçüncü grupda ise; ne öncesinde ne de mevcut halinde herhangi bir kalb-damar hastalığı olmayan sağlıklı kişiler... Kalp krizini önleme ve kalb-damar hastalıklarının tedavisinde aspirinin büyük bir önemi olduğu görülmüştür. Miyokardiyal enfraktüs geçirenlerde aspirinin ölüm riskini önemli ölçüde azalttığı, sağlıklı kişiler üzerinde düzenli aspirin kullanmanın ilk kalb krizini önlemede müessir olup olmadığı hususu muğlaktır. Beyin damarlarında da tıpkı kalbde olduğu gibi damarlar daralır ve beyin yeterince beslenemezse, beyin enfarktüsü ve buna bağlı felçler ve organ iptalleri ortaya çıkar.
Aspirinin hikayesi bu kadarla bitmemektedir. Yapılan araştırmalara göre, muhtemel kullanım alanlarından birisi de kanser konusundadır. Geçen on yılda yapılan çalışmalarda aspirinin ve onun benzerlerinin birçok tümör çeşidinin büyümesini yavaşlattığı tespit edilmiştir. Özellikle colorectal (kalın bağırsağın anüse yakın olan kısmı) kanserinde etkili olduğu -ki bu kanser çeşidinin Amerika Birleşik Devletleri'nde kanser ölümlerinde üçüncü sırada yer aldığı rapor edilmiştir. - tespit edilmiştir.
Bazı durumlarda bağırsaklarda çok sayıda poliplerin gelişmesiyle onları önleyebilir veya onların habis tümör haline gelmesini önleyebilir. Kolon kanserinin bağırsak duvarlarında yüksek miktarda prostoglandinlerin bulunmasıyle bağlantılı olduğu, aspirinin onları azaltabileceği düşünülmekte ve araştırmalar davam etmektedir. Ayrıca aspirinin serbest radikalleri tuttuğu, serbest radikalllerin metabolizmanın artık ürünleri olup, bunların kanser gelişimiyle alakalı olduğu belirlenmiştir. Kolon kanseri için en kuvvetli risk faktörünün yaş olduğu, yaşlandıkça yakalanma riskinin arttığı, 40-45 yaşlarında kolon kanserine yakalanma oranının yüzbinde 10, 75-80 yaşları arasında bu oranın yüzbinde 300 olduğu bildirilmektedir. Sigara, şişmanlık, içki, az posalı diyet ve spor yapmama diğer risk faktörleridir. Kolon kanserinin bağırsak duvarlarında kronik iltihaplanma (kızarma ve şişme) başladığı ve bu durumlarda tabii maddelerde yani prostoglandinlerde bir artma olduğu tespit edilmiştir. Aspirin ve benzer ilaçlar prostoglandin sentezini yavaşlatmak suretiyle kızarıklığı ve şişmeyi tedavi eder. Başka bir araştırmada; 1980'li yıllarda artrit hastalarında kolon kanserinin nispetinin az olduğu ve bunun sebebinin; hastaların ağrılarını gidermek için aspirin ve benzer ilaçları düzenli olarak her gün kullanması gösterilmiştir. Bu çalışmalar 1970'li yıllara kadar devam etmiş, aspirinin ve benzer ilaçların bu tür rahatsızlıklarda kullanımları ile meydana gelen yan tesirlere dikkat çekilmiştir. Bilhassa midebağırsak sıkıntılarına sebep olduğu, mide kanamalarına ve sindirim sisteminde yaralanmalara yol açtığı belirtilmiştir. Bu yan tesirler aspirin ve benzeri diğer hormon olmayan iltihap gidericilerin; kronik ağrıların kontrolünde ve artritlerin tedavisinde kullanımını sınırlayıcı bir faktördür. Aspirinin prostoglandin sentezini yavaşlatmasının enzim sistemiyle alakalı olduğu tahmin edilmektedir. Kısaca COX olarak ifade edilen bu enzimlerin iki şekli olduğu (COX1 ve COX2) ve bunların arachidonik asidi prostoglandinlere dönüştürdüğü belirtilmektedir. COX2'nin oldukça yüksek prostoglandin üretimine cevap verdiği ve bunun kolon (kalın bağırsak) kanserine yol açtığı belirtilen araştırmalarda siklooxigenaz2 (COX2)'ye seçici olan durdurucular üzerinde yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar celecoxib ve rufecoxib olarak bildirilmekte, reçetelerde ise Celebrex ve Vioxx isimleriyle yazılmaktadır. İnsanlar üzerinde yapılan klinik çalışmalarda altı ay boyunca hergün seçici COX2 durdurucusu Celecoxib kullanarak hastalardaki poliplerin % 28 civarında azaldığı (ki bunlar colon kanserinin ön maddeleridir) kaydedilmiştir. Siklooxigenazlara bu tip ilaçların etki etmediğini söyleyen bilim adamları da bulunmaktadır.
Aspirini veya diğer hormon olmayan iltihap giderici ilaçları, kanseri önlemek için tavsiye etmenin erken olduğu, kanserin hangi çeşidine ve hangi dozda tesir ettiği konusunda yeterli bilgi olmadığının, bunun aydınlatılması gerektiği bilim adamları tarafından belirtilmektedir.
Soğuk algınlığından kansere kadar birçok hastalığa karşı kullanılan aspirinin, yeni kullanım alanları ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir. Etki mekanizması konusunda ise çok detaylı açıklamalar olmamakla beraber, prostoglandin sentezini yavaşlatması konusu üzerinde bir yoğunluk bulunmaktadır. Diğer taraftan, coroner damarlardaki daralmalar sonucunda yüksek kan basıncını azaltıcı tesir yaptığı, ancak bu etki mekanizmasının pıhtılaştırmayı önleyici etki olarak belirtildiği, halk arasında ise kanı sulandırdığı şeklinde bilinmektedir. Buna benzer bir tesiri hamilelerde placentanın spiral arterlerinde (göbek kordonunda) meydana gelen daralmayı önleyerek cenine giden kan akışını düzenlediği, böylece besin ve oksijen taşınmasını sağladığı şeklinde açıklama getirilerek, hamilelikte de kullanılabileceği belirtilmektedir. İnsan vücudu çok karmaşık ve kompleks bir yapıya sahip olduğundan, vücut makinesinde meydana gelen bütün olayları aydınlatmak da o derece zor görülmektedir. Vücudun herhangi bir organı diğerlerinden tecrit edilemediği için bütün olaylar aynı anda bütün vücudun her hücresiyle irtibatlıdır. Biri diğerinden etkilenmektedir. Onun için bir olayın mekanizmasını açıklama konusunda bilim adamları çoğu zaman "olayın mekanizması tam olarak bilinmemektedir" ifadesini kullanmaktadırlar. Bu da insanın ne kadar mükemmel ve kompleks bir şekilde yaratıldığı hususunu bize hatırlatmaktadır.
Hangi sebeple kullanılırsa kullanılsın, biz yine de aspirin almadan önce bazı noktalara dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatalım. Bilim adamları tarafından da ikaz niteliğinde belirtilen bazı hususlar:
1. Aç karnına aspirin almayınız.
2. Birkaç günden fazla aspirin alacağınız zaman doktorunuza danışınız.
3. Mide ülseriniz varsa veya daha önce ülser geçirmişseniz doktorunuza sormadan sık sık aspirin kullanmayınız
4. Doktorunuz tavsiye etmedikçe kesinlikle günde dört g'dan fazla aspirin kullanmayınız.
5. Diğer bütün ilaçlarda olduğu gibi alkolle aspirin almayınız.
6. Bazı ülkelerde 12 yaşın altındaki çocuklara doktor tavsiyesi olmadan aspirin alınmasının tavsiye edilmediğini biliniz.
Kısacası; Ziya Paşa'nın dediği gibi; "Bil illeti sonra kıl müdavaya tasaddi / Her merhemi her yareye derman mı sanursun!" düsturunu unutmamak gerekir.
Kaynak
Karan W, 'Does Aspirin Help Prevent Cancer?' Discover, June 2001, pp.2930, http://www.aspirinfoundation.com