Sızıntı Arşivi

Ekim 1986 · s. 327 · 5 dakikalık okuma

Rehberler

Mustafa Yıldız · Dr. · Sosyoloji

Dr Mustafa Yıldız

Tabiatta her vak’anın dayandığı bazı temeller ve kanunlar vardır. İnsan, tabiatın bir parçası hem de bütününü kalbinde taşıyan bir parçasıdır. Tabiatın var oluşu ile kendi var oluşu arasındaki bağlantıyı aramakta olan bu varlıkla, yaşadığı tarihi gerçekler arasında bazı temeller ve kanunlar vardır. İnsan tabiatı, maddeyi bilse de bilmese de, tabiatın sırları hakkında yorumda bulunmaktan kaçınmamış, kendisi ile tabiat arasındaki bağlantıyı yakalamaya çalışmıştır. Doğru veya yanlış, mantıklı veya mantıksız inanç sistemleri doğmuştur. Nasıl olursa olsun, var oluşun ötesinde bir yaratıcı inancı, bir öte düşüncesi hep yaşanagelmiştir. İnançlar tarihi incelendiği zaman, tabiattaki güçlere, cesametli yapılara yöneliş, onları ilahlaştırma işi alabildiğine çeşitlilik arzederken, tek ilah inancı veya temel iman esasları değişik topluluklarda ve çok farklı zamanlarda birliğini koruyarak bir inanç sistemi olarak varolagelmiş tarihi bir vak’adır. Varoluşun rengârenk çarpıcı güzellikleri içerisinde bu inancın yer alması ve insanlık tarihine yön vermesi acaba hangi temellere veya kanunlara dayanmaktadır?

İlk insandan günümüze kadar, bütün yaşayanların, insanlık açısından ortak hususiyetleri vardır. Bunlar, sadece bazı içgüdüler (tabii sevkler) değil, insanlığın buutlarını meydana getiren kalbi, vicdani, ruhi ve fikri fonksiyonları da içine alan geniş bir yapının tezahürleridir. insanın ilkel (primitif) den mükemmele (kompleks) bir evrim geçirmediği bir çok genetik, paleontolojik, antropolojik ve ekolojik delillerle de teyid edilmiş bir hakikattır. insan, dört ayaklıdan; iki ayaklıya, ormanlarda daldan dala atlayarak yaşayandan, yerde yürüyerek yaşayana; küçük beyinliden, büyük beyinliye; kaba birtakım seslerle anlaşandan, konuşmaya başlayana; iptidai düşünenden, mükemmel düşünene... diye hayali safhalar geçirmemiştir. Bunların hepsi biyoloji, genetik ve sibernetiğe zıt görüşlerdir. “Biyolojik Evrim” diye birşey olmadığı gibi “Zihni Evrim” de yoktur. İlim, teknik ve kültürdeki bazı gelişmeler, medeniyetteki ilerlemeler “Zihni Evrim”i göstermezler. İlk insanla şimdikiler aynı akli kapasiteye sahiptirler. İlim, teknik ve kültür bir teraküm (birikim) meselesidir. “Kaldı ki böyle bir teraküme gerek duymadan sıçrayıcı ilerlemeler de yok değildir. Yani tedrici ilerlemeyi bozan, atak ilerlemeler de mevcuttur. Çoğunlukla biz, bize kadar birikmiş olan malzemeyle düşünüyor, onları tecrübe ediyor, onlarla yeni teknolojileri ortaya koyuyoruz. Bizden sonrakiler de bizden daha çok malzeme ve tecrübeyi kullanmak gibi bir avantaja sahip olacaklar, ama bu, onların bizimkinden daha mükemmel bir zihne veya beyne sahip olduklarını göstermeyecektir. Yani, onların beyninde de bizimkiler gibi on ila ondört milyar arasında nöron (beyin hücresi) bulunacaktır. Genetik ilmince, eğer ileride gen teknolojisiyle insan beyni üzerinde oynanmazsa, insan beyninin evrimleşmesi diye birşey olmayacak, geçmişten günümüze olmadığı gibi. İlk insanlar haliyle ilktiler ve ellerinde belki de hiç malzeme yoktu. Sadece akıllarıyla eşya ve hadiseler arasındaki münasebetleri anlatmak ve birşeyler kullanmak onları bekliyordu. Bizdeki bilginin onlarda olmaması —bunu da bilmiyoruz ya— bazı şeyleri düşünmemelerini, akletmemelerini, merak etmemelerini gerektirmez. Yani onlar da kim olduklarını, niçin yaşadıklarını, nasıl yaşayacaklarını merak etmiş, sormuş ve düşünmüş olmalılar. Belki insanlığın ortak hususiyetlerinden en göze çarpanı da bu düşünce ve hisleridir. Şimdiye kadar beşer? ilimlerde yapılan birçok değerlendirme “İnsanın Evrimi” hipotezi üzerine kurulmuştu. Haliyle de, insanın sadece hayvani yönlerinin açığa çıkarılması (?) ile insan hakkında tam bir değerlendirme yapıldığı sanılıyordu. Hemen hemen bir asrı aşan bir geçmiş bu yanlışı yaşadı ve önceden de bilinen bir hakikat olan “İnsanı sadece hayvani yönleriyle ele almanın eksikliği” bir defa daha denenmiş oldu.

Aslında düzenli, fakat çeşitli olduğu için insana karışık gelen tabiat hadiseleri içerisinde, birçok duygular taşıyan ve düşünen, araştırıp soruşturan bu varlık, insan, niçin yaşıyor? Hayvanlar ve bitkiler gibi o ölüyor ve yenileri doğuyor. Ama, o hayvan ve bitki değil, sormadan edemiyor. İstisnasız her insanın merak edip sorduğu, sormasa da içinde hissettiği bu “Niçin yaşıyoruz” duygusunu taşıyan insanın hayatı dar, elbette bitki veya hayvan hayatı gibi olmamalı, başka olmalı, ama nasıl?

İnsanın nasıl bir hayatı yaşaması gerektiği sorusu, insanın tabiat içerisinde kendi asıl kimliğine kavuştuğu zaman ancak gerçekçi bir şekilde çözüme kavuşabilir. Tabiatla insan arasında sağlıklı bir bağlantının kurulabilmesi, nasıl bir hayat yaşanması ve niçin yaşanması gerektiğine ışık tutar. Bu durum nasıl gerçekleşir?

İnsan düşünüyor, birşeyler yapıyor ve bunları harekete geçiriyor, elinden filler çıkıyor, istemiyor. Görüyor ki, haşir-neşir olduğu tabiat da, muhteşem vahşet ve güzelliğini fillerden, hareketliliğinden alıyor. Hayat, faaliyet sonucu doğuyor ve yine faaliyetle ölüm geliyor. Şimşek, yağmur, rüzgar, ağaç, hayvan, doğum, ölüm, yıldızlar, birşeyler dönüyor tabiatın içerisinde, oluşlar ve bitişler birbirini takip edip ediyor. Peki bu filler acaba hangi elden veya akıldan çıkıyor? İşte insanın karşısına çıkan ilk muamma. Ben kimim? Bu ne? Bütün bunlar nereden? Nereye? Niçin? Yokoluşa mahkum bir var oluşun anlamı ne? Bir kasıt mı var? Nerede? Kimde? Bazı şeylere insan, aklıyla yaklaşabiliyor, ama herşeyi tam anlayamıyor. Daha doğrusu, herşeyi kapsayan bir düşüncesi herşeyi idrak eden bir aklı olmadığı için muammayı tam olarak çözemiyor. Birşeyler yakalıyor, fakat denizden birkaç avuç su almak gibi oluyor, o ise bütün denizi istiyor. Suyu avucuna alıyor. Fakat denizi bilemiyor; hakikatı duyuyor fakat idrak edemiyor. Anlamak istemesi ise içinden gelen en derin arzu.. Bir sergiye gidiyor, içinde çeşitli resimler, mallar veya mekanize aletler görüyor. İçerisinde uyanan hayret hisleriyle beraber, bulunduğu anı değerlendirmek sergideki kastı anlamak istiyor. Ne güzel resim, niçin yapmış ressam bunu? Nasıl yapmış? Kimdir bu ressam? Bu sergiyi niçin açmış? Bize bunları niçin gösteriyor? Sergiye girmeden önceki fikirlerimizle çıktığımız zamanki fikirlerimiz arasındaki fark ressama ne kazandıracaktır? İnsan ya sanatkarla görüşmeli ya da sergideki bir kılavuz (rehber) dan bu sorularının cevabını almalıdır. Yoksa hem o

insanın sergiye gelmesi, hem de o serginin kurulması boşuna (abes) olacaktır.

İnsan da tabiat sergisinde bir mütefekkir seyirci durumundadır. Tabiat, harikulade büyüleyiciliği ile insanın karşısında hangi mana ile durmaktadır? İnsan, bazen çözmeye yüz tuttuğu çoğu zaman da çözemediği sırlar ağında varlığının mahiyetini, manasını, gayesini anlamak isteyen bir varlık olarak, bu tabiat sergisinden veya sarayından, sergiyi açan veya sarayı kuranı, veyahut da en azından bir rehberi arıyor, bu sırlar açıklansın diye. Beşeri ilimler ve tabiat ilimleri bizim hakikatı kavramamıza değil, hakikatı duymamıza yardımcı olur. Denizden bir-iki avuç su sunar bize. Denizi tutmak, okyanusu kavramak, hakikate ermek bir başka rehberi gerekli kılar. İnsan, her zaman, her yerde, her hal-u karda bu yapıyı taşıyan bir varlık olarak, benliğini saran sırları çözmek istemiştir. ilk insan da, şimdiki insan da bu düşünceler karşısında farksız, bir pozisyondadırlar. Çünkü bu sergi ilk insanlara da açılmıştır ve bütün insanlar serginin hikmetlerini ve hayatın gayesini anlamak ve bilmekle yükümlüdürler. Bu ağır yükümlülükte insanlara yardımcı olarak, rehber olarak, peygamberler (yüce rehberler) gönderilmiş ve onlar da vazifelerini hakkıyla yapmışlardır. Bize düşen, kavrayış noktasında onların rehberlik atmosferine girebilmektedir. Keşke insanlar bu rehbere olan ihtiyacın temel dayanaklarını kavrayabilseler ve Son Rehber’le bir tanışabilseler.