Sızıntı Arşivi

Aralık 1988 · s. 444 · 8 dakikalık okuma

Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu İle Tanzimat Üzerine Bir Sohbet

Sızıntı · Sosyoloji

SIZINTI: Türkiye’de Batılılaşmanın resmi olarak 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile (Tanzimat) başladığı kabul edilir. Tanzimatla başlayan Batılılaşma stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugünkü durumla istenilen noktaya gelinmiş midir? Yoksa stratejide bazı hatalar mı vardır?

T. BANGUOĞLU: Tanzimat’tan konuşalım istiyorsunuz. Tanzimat hakkında şimdiye kadar birçok kitap yazılmıştır. Hususiyle Tanzimat’ın yüzüncü yılında 1938 – 1939 da bir kitap çıkarıldı. Bu kitabı okuduk. Benim orada dikkatimi çeken husus şu oldu: Bu kitapta Türk cemiyetinde Tanzimatla başlayan değişmeler sadece maddi açıdan ele alınmıştır. Ama bu noktayı nazar beni tatmin etmedi. Çünkü bilirsiniz insan iki cephe ile tarif edilir. Birincisi maddi cephesi, diğeri manevi cephesi. Daha sonra da Tanzimatı ele alan eserlerde Tanzimat’ın hep bu maddi cephesi üzerinde durulmuştur. Onun için dedim ki, bugün daha çok Tanzimat’ın fikriyatı ve manevi cephesi üzerinde duralım. Bu geniş bir mevzudur.

Tanzimat’a kadar biz Batının fikir hayatından oldukça uzak kalmış olduğumuz halde, Tanzimatla birlikte artık onların fikir hayatına giriyoruz. Sultan Mahmut devrinde aydınlarımız Osmanlı devleti’nin çöküşünün teknoloji ve müspet ilimler sayesinde önleneceğine inanmıştı. Ve bunu biz kendimiz yapacaktık. İşte bu sebeple Avrupa’ya talebe göndermeye başladık. Dini bütün, maneviyatı bütün Müslüman çocuklarını Avrupa’ya gönderdik. Ama Avrupa kapitülasyonları almıştı artık. Onlar da, o devirde bizi kültür istilasına başlıyorlar. 19. yy. ortaları. Yabancılar kendi dillerini ve dinlerini öğretmek için Türkiye’de mektepler açıyorlar. Bizim çocuklarımıza kendi kültürlerini aşılıyorlar. Demek ki gerek Avrupa’ya gönderdiğimiz gençler, gerekse Türkiye’deki çocuklarımız Avrupalıların eline düşüyorlar. Peki, Avrupa’ya gönderdiğimiz bu çocuklar orada nasıl bir Avrupa ile karşılaştılar? Maneviyatı zaten bozulmuş olan gençler, 19. yy. ortalarında Avrupa’yı tanıdılar. Bu defa Avrupa’nın şaşaası debdebesi, zenginliği, serbest hayatı, fuhşu ve bütün kötülükleri karşısında hayranlıkları arttı. Bunlar manen daha çok ezildiler. Avrupa bu devirde bütün dünyayı istila etmiş bütün milletleri, memleketleri Asya’yı Afrika’yı parsellemiş, sömürge edinmişti. Demek ki, Batı Hıristiyanları kendilerini imtiyazlı bir duruma getirmişlerdi. Bu imtiyazlı durumu meşrulaştırmak lazımdı. Onlarca bunun yolu hem başka milletlerin maneviyatını bozmak, hem de kendilerini haklı çıkarmaktı. Comino gibi bir adam çıkmış, ırkların eşitsizliği nazariyesini ortaya koymuş. Onun yaptığı tasniflere göre beyaz ırk hem kabiliyetli hem de ilerlemeye istidatlı ırktır. O ırk da kendileri oluyor. Öteki ırklar sarılar ve siyahlardır. Onlar zaten yaratılıştan kabiliyetsiz geri milletlerdir. Kendilerini idareden aciz oldukları için onları Avrupalılar idare etmeliydi. Bizi de Mongoloid yaptılar. Moğallar gibi sarı ırktan. Bütün Türkler Mongoloid. Bizde bunlara baskı altında inanmışız.

Sonra Ernest Renan çıktı. O da Müslümanlığa hücum için bir nazariye ortaya attı. Dedi ki, “İslamiyet terakkiye, mani bir dindir, görmüyor musunuz İslam âlemi ne kadar geri kaldı. Onlar bizim idaremize mahkûmdurlar” O zamanlar Avrupa’da adamlarımız var. Namık Kemal bu adama sert bir cevap vermiştir. “Ernest Renan Müdafaanamesi” diye. Ama bu Avrupa’dan sonra bizim memleketimizde de gençlerin kafasına bir kurşun gibi işledi. En çok etkili olan sözlerden birisidir. Çünkü o zaman Yeni Mekteplerde yetişen gençler, bir yandan da medresenin taassubu ile mücadele halindeydi. O yıllarda medrese içine kapanmıştı ve maalesef biz bu zihniyet ile İslamiyet’ten uzaklaşmış oluyorduk.

SIZINTI: Tanzimat’ın bir kültür istilasını da beraberinde getirdiğini söyleyebilir miyiz? Aydınımız o zamana kadar yakından tanımadığı Batı ile karşı karşıya geliyor ve onun cazibesine kapılıyor. Bundan sonra yaşadığımız yaklaşık 15O yıllık kültür buhranımızın kaynağını Tanzimata bağlayabilir miyiz?

T. BANGUOĞLU: Kültür istilası Tanzimatla başlamıştır. Ondan evvel böyle bir istila yoktu ve milli gururumuzu muhafaza ediyorduk. Din bütünlüğü, inanç bütünlüğü vardı. Milli kültürü bir milletin sırf kendine ait, kendi yaşayışından gelen birtakım unsurlar olarak kabul etmek gerekir. Bunların başında din gelir. Ahlak, örf, adet, milli tarih v.s. Milli kültürün unsurlarıdır. Maalesef o devirde bir nevi şaşkınlık havası içinde bu bahislere girilmiyor, Avrupa’dan iktibaslarımız daha çok telaş içinde oluyor. Tanzimat’tan evvel Avrupa’nın bize sızması büyük bir zaman almıştır. Aslında Avrupa’nın etkileri Lale devrinden başlayarak gelir bize. III. Selim ve II. Mahmut devrinde daha çok fiziki manada reformlar yapılır. Yoksa ruhta bir reform söz konusu değildir. Fakat dediğiniz gibi aydınımız gerçek manada Tanzimat’tan sonra Batıyla yüz yüze geldi. Bu karşılaşma önce hayret ve şaşkınlık verdi. Bu şaşkınlık içinde kapılarımız sonuna kadar açıldı. Önce fikir hayatında sonra sosyal hayatta oldu değişiklikler. İşin kötü tarafı üstten geliyordu bu değişme hareketleri. Tabandan değil. Aydınların ayağı yere basmıyordu. Bu hal devam edip gitti. Bugün etkisini gösteriyor. Aslında pek birşey değişmedi o günden bugüne. Aydınların durumunda ciddi bir değişme olmadı. Batılılaşma hadisesi aynı mecrada devam ediyor. Hep taklitle uğraşıyoruz. Batının teknolojisiyle kendi ruhumuzu imtizaç ettiremedik bir türlü.

SIZINTI: Tanzimat’ın toplum hayatında ikili bir görüş veya düşünce tarzı meydana getirdiği söylenir. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz? Türk toplumunun mütecanis yapısı Tanzimatla bozulmuştur. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

T. BANGUOĞLU: Osmanlı’nın son döneminde Medrese şiddetli bir taassup içinde idi. Bundan mektepliler bizar idiler. Avrupa’nın bir adamı “İslamiyet terakkiye manidir” deyince zaten mekteplinin içinde bir yara var, bu yaraya parmak basmıştır. Ve bu görüş bizde hızla yayıldı. “Din terakkiye manidir!” Bu aydınların ağzından işitildi. Hatta daha sonraları Mehmet Akif, dinsizlerin zihniyetini anlatırken, onların şöyle dediklerini söyler. “Bizde din kaydını kaldırmalı zira o bela bütün esrar-ı terakkimize engel hala.” Bu laflar Tanzimat’tan gelme Meşrutiyet malıdır. Avrupa’ya Tanzimat devrinde gönderdiğimiz talebeler bu tür düşüncelerin baskısı altındaydı. O talebeler memlekete döndüğü zaman Hıristiyan olmamıştır ama dindar da değildir artık. Belki bir tür konformist yani uyumcu, hani “olsa da olur olmasa da olur” düşüncesindedirler.

Tanzimat devrinde fikir ayrılığı oldu mu diye soruyorsunuz. İşte esasta fikir ayrılığı budur. Demek ki, Avrupa hayranlığı, aşağılık duygusu içindeki Avrupa hayranlığı ve inanç buhranı içine düşüyor birtakım aydın gençler. Devir bütünüyle tam bir Müslümanlık devri olduğundan Tanzimat devrinde bunlar açığa vurulmuyor. Ama Ziya Paşa söylüyor:

“İslam imiş devlete pabend-i terakki

Evvel yok idi iş bu rivayet yeni çıktı.’’

demek ki o devirde de yayılmış.

Birtakım devlet adamları kestirme yoldan Avrupa’yı taklit edelim diyorlar. Mesel Ali Paşa Batının büyük bir hayranı, din hususunda da dindar olmadığını açıkça söyleyen birisidir. Bazı devlet adamları baskı altında o yola itilmiştir. Ali Paşa’ya kalsaydı Fransızların medeni kanununu daha 15O sene evvel tercüme ettirip Türkiye’ye getirecekti. Ona teşebbüs etmiştir. Ama karşısında aklı başında kuvvetli adamlar vardır. Onlar Namık Kemal, Ziya Paşa, Cevdet Paşa’dır. Biliyorsunuz Ziya Paşa o devirde yaşamış bir şiir ve ilim adamıdır. Bu devirde Ah Paşa’ya hem Medrese karşı çıkıyor hem de Medreseli olmayan fikir adamları... — Diyorlar ki, “Dur bakalım Paşam! İslam hukuku diye bir şey var. Ve İslam bir dünyevi medeniyettir de, Onu görelim.” İşte bunun neticesi bir Mecelle Cemiyeti kuruluyor. Başta Cevdet Paşa, İslam hukukunu kaleme alıyor. “Mecelle” diye bir kitap yazıyor. O Mecelle artık Fransız medeni kanununu durduruyor. Rejimin bu gidişleri üzerinde tabii ki etkisi var. O zaman inanan inanmayan herkes Cuma namazına gidiyor. Padişahla birlikte başını Secde-i Rahman’a koyuyor. Çıkıp da açıkça dinsizliği yürütemiyorlar. İşte ondan sonra Sultan Abdülhamit devri başlıyor. O kapalı bir devirdir. Ama Tanzimatla ikiye bölünmüş olan fikirler için için devam ediyor. Ve maalesef bir büyük feylozof, bir büyük din adamı yetişmiyor. Büyük bir mürşit yetişse bu gidişata dur diyebilirdi. Onun yetişmemesinin sebepleri ayrıca münakaşa edilebilir. Şu var ki, Abdülhamit devrinde bu münakaşalar durdurulmuş ve devletin bütünlüğü o sayede muhafaza edilmiştir. Meşrutiyet ilan edilince görülüyor ki, o inanç buhranı ilerlemiştir. Artık herkes serbestçe “ben dinsizim” diye konuşabiliyordu. Dış baskılar Cumhuriyet’e kadar devam etmiştir. Cumhuriyetle beraber biz ilan ettik ki “biz kayıtsız şartsız batıya katılıyoruz” Ondan sonra da dış baskılar durdu.

Cumhuriyetten sonra bu iki fikir akımı devam etmiştir. Avrupa hayranı olan medeniyetçiler ve milli kültüre, diyanete bağlı olan milliyetçiler diye iki kısımdır. Ve medeniyetçiler galip geldiler, neticeyi anlarsınız! Onlara karşı çıkıldı, fakat uzun bir kapalı devir başladı. Tek parti devri. Bu devirde laiklik prensibi ortaya atıldı. Bu söylediklerimi dikkatle dinleyin. Bu bir manada doğruydu. Çünkü ondan önceki rejim, Osmanlı rejimi dini bir rejimdi. Cumhuriyet devrinde Hilafet kalktığına göre dini idare olmayacaktı. Cumhuriyet laik bir idare idi. Ama laik kelimesinin Fransızca anlamı, ancak devletin sıfatı olabilirdi. İnsanın sıfatı olamaz. Bir insan laik olamaz. Vatandaş laik olamaz. Ya dindardır ya değildir. Yahut dediğim gibi uyumcudur. Bunun vatandaşa sıfat olması mümkün değildir. Laiklik o manada kullanılarak bir baskı meydana getirdi. Fikir hürriyetine mani oldu.

SIZINTI: Tanzimat’ın toplum hayatında ve dünya görüşünde “dünyevilik” anlayışını geliştirdiği söylenebilir mi?

T. BANGUOĞLU: Bizim dinimiz uhrevi hayatı anlattığı gibi dünyevi hayatı da nizamlaştırmıştır. Hıristiyan kanunu Roma hukukudur. Hıristiyanlığı örnek göstererek bizim durumumuza çare aramak yanlış olmuştur. Kullanılan deyimler bile çok defa yersizdir. Bu ikilik cemiyeti bütün bütün dünyevileştirmek isteyen bir kanadın ortaya çıkmasıyla olmuştur.

19. Yüzyılda artık batı fikir hayatına karışmaya başlamıştık. 19. yüzyılda batının fikir hayatı neydi? Bu yüzyılda batı kendisi derin bir manevi buhran geçiriyor. O devirde yetişen ilim adamları, politikacılar, feylezoflar kilise ile uğraşıyorlardı. Auguste Comte Pozitivizmi getiriyor. “Gözünle görmediğin elinle tutmadığın hiçbir şeyle uğraşma” diyor. O yüzyılda yine Darwin, Darwinizmi getiriyor. Tabiatın bir tesadüf eseri meydana geldiğini insanın da maymundan gelmiş bir yaratık olduğunu söylüyor. Yani Allahsızlığı getiriyor. Karl Marx geliyor “Dinler bir aldatmacadır” diyor. “İnsanları hâkimiyetleri altına almak için din adamları dinleri uydurmuşlardır” diyor. “Tek hakikat ekonomidir” diyor. “Din iman herne kadar manevi değer varsa görüntüden ibarettir” O da Allahsızlığı getiriyor. Batı kendisi bu çıkmazın içinde. Bizim gençlerimiz de bunun etkisi altında. Tanzimat bize bunu veriyor. Batıda dinsiz olanlar daha çok Karl Marx’tan gelen işçi sınıfıdır. Aydınlar daha dindardır. Bizde ise tam tersi. İşçi sınıfı daha dindar, aydınlar büyük ölçüde dinsizdirler. Aydınımıza göre “din lazımdır ama halk için lazımdır. Okumuş yazmış bir adam dindar olamaz. Müspet ilimler Var. Zaten din çağdışı kalmıştır. Din sosyal bir müessese değildir. Bir inanç meselesidir. Herkesin kendisinde vardır.”

Oysa din ön planda sosyal bir müessesedir. Bütün prensipleri, getirdiği ahlaki, gelenekleri, adetleri, sosyal yardımları, vakıfları, camileri, cemaati vs ile...

SIZINTI: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. Sayın Hocam.