Ağustos 1992 · s. 4 · 10 dakikalık okuma
Pozitivizmin Türkiye''ye Girişi ve Modern Türk Edebiyatı Üzerine Tesirleri

Fatih Bağcıoğlu
Bugün çok sık kullandığımız pozitivizm kelimesi, felsefe dilinde 19. yüzyılın ilk yansında ortaya çıktı. Bazı kaynaklara (1) göre bu kelime geçmişin bize bıraktığı herşeyi terketmeye yönelik bir doktrinin ismi olarak Auguste Comte (1798-1857) tarafından icat edilmiştir. Pozitivizmin bir kelime olarak ilk kullanımı ise 1830 yılındadır (2). Pozitivizmi şu şekilde tarif edebiliriz: Auguste Comte'un ortaya attığı, sadece gözlem ve deneye dayanan ve sadece onun sonuçlarını kabul eden felsefî doktrin. Pozitivizme göre "doğrudan doğruya deneyle sağlanamayan her bilgi teolojik veya metafiziktir; hayal mahsulüdür" (3). Meşru, geçerli ve tek doğru bilgi yalnızca müspet ilimlerin verdiği bilgidir. Pozitivizme göre kâinatta cereyan eden olayların sebepleri, niçin ve nedenleri asla bilinemez. Bundan dolayı pozitivizm bütün teolojik izahları ve metafiziği reddeder.
Pozitivizme göre insan düşüncesinde üç devre vardır:
1. Teolojik Devir
2. Metafizik Devir
3. Pozitif Devir.
Auguste Comte'e göre, son devrede metafiziğe ihtiyaç kalmayacak, onun yerini de müsbet ilimler alacaktır. Müspet ilmin hâkim olduğu bu devrede insanlar, tabiat üstü bir güç bulaşmış her inanç sistemini yıkacaklardır. Bütün dinler bırakılacak, bütün manevî değerler inkâr edilecektir. Müspet ilme dayanacak olan ahlâk da, devamlı bir şekilde değişen müspet ilimlerle birlikte değişecektir.
Metafiziği ve bütün dinleri reddeden Auguste Comte, kendisi yeni bir din kurmuştur. Bu dinin adı İnsanlık Dini'dir. Şimdiye kadar insanların inandığı bütün dinler, İnsanlık Dini'ne geçiş için birer hazırlık safhası teşkil ederler. İnsanlık Dini'nin "Amentüsünü" bilim yazacaktır. Auguste Comte, Pozitivizmin İlmihali adlı kitabında, kurduğu bu dinin esaslarını anlatır. Bu yeni dinin Tanrısı insanlıktır. İnsan tek ve gerçek Tann'dır. Bilim adamları bu dinin peygamberleri, ilmî keşifler ise bu peygamberlerin mucizeleridir. Bu dinin amacı ilerlemedir. İnsan ancak bilimle ve bilimin getirdikleriyle mutlu olabilir. Bunun dışında hiçbir şey insanı mutlu edemez. Pozitivizme göre bilim bir gün gelecek insanın bütün problemlerini çözecektir.
Auguste Comte, bu düşüncelerini yaymak için büyük bir gayret gösterir. Ondan sonra gelen Emil Littre, Emile Durkheim, John Stuart Mili, Herbert Spencer, Hippolitte Taine ve Ernest Renan gibi filozoflarca pozitivizm geliştirilir ve gittikçe bütün dünyaya yayılır.
19. yüzyılda bilimin Batı'da baş döndürücü bir hızla gelişmesi, toplumların dini duygularındaki hızlı aşınma, ateist, materyalist düşüncelerin gittikçe yayılması, İslâm dünyasının o yıllardaki perişan hali, tahrif edilmiş Hristiyanlığın insanları tatmin etmekten uzak durumu pozitivizmin 19. yüzyılın ilk yansından itibaren bütün dünyada ve Türkiye'de kabul görmesine ve hızla yayılmasına sebep olur. Özellikle aydınlar pozitivist olur.
Pozitivizm hakkında verdiğimiz bu kısa bilgilerden sonra bizim için esas önemli olan, bu düşüncenin Türkiye'ye girişi ve Modern Türk Edebiyatı üzerindeki etkileri üzerinde durmak istiyoruz. Burada karşımıza ilk çıkan soru. pozitivizmin Türkiye'ye ne zaman ve nasıl girdiği ve ne şekilde bir gelişme takip ettiği sorusudur.
Gülhane Hatt-i Hümâyunu'ndan sonra, 1853 yılında Mustafa Reşit Paşa'ya bir mektup yazan Auguste Comte, ondan, kurduğu yeni din için Türkiye'yi hazırlamasını ister. Fakat Tanzimat devri şâirlerinden Şinasi'nin "medeniyet resûlü" diye yücelttiği bu "dirayetli vezir", Z. Fahri Fındıkoğlu'nun tâbiriyle "koyu teolojik bir cemiyette müspetçiliği (pozitivizmi) nasıl gerçekleştirebilirdi?" Bu mümkün müydü? Elbette ki bu, çok zor bir şeydi. Müslüman bir toplum, pozitivizmi kolay kolay kabul edemezdi. Fakat Osmanlı toplumunun içinde yaşadığı tarihi ve sosyal şartlar, pozitivizmin yayılmasını ve gelişmesini kolaylaştırdı.
Bu tarihi ve sosyal şartların başında, Osmanlı eğitim sisteminin bozulması gelir. Osmanlı eğitim sisteminin temelini teşkil eden medreseler, 16. yüzyılın sonuna doğru bozulmaya başladı. Müderrislik görevleri rüşvet ile elde edilir oldu. Bilenlerle bilmeyenler bir kabul edilmeye başlandı (4). Hatta yüksek dereceli ulemanın çocuklarına birtakım imtiyazlar tanındı. 18. yüzyılın ilk yarısında III. Ahmet zamanında, bu iyi yetişmemiş imtiyazlı kişilere, sakal bırakmaları emredilerek, ilmî yetersizlikleri sakalla örtülmeye çalışıldı (5). Kokuşma, bozulma toplumun bütün kesimlerine yansımıştı. İnsanlar devrin şâiri Nedim'in ifadeleri içinde "gülüp oynayıp hayattan kâm almanın" yollarını arıyordu. Artık herşey değişmiş, toplum bütün dinamiklerini, aktivitesini, gerilimlerini, hayallerini, ideallerini kaybetmişti.
Medreselerde artık, hiç bir ilmî keşif olmadığı gibi, müspet ilimlerdeki gelişmeler de takip edilemiyordu. Halbuki bu arada Batı'da çok şey değişmiş ve hızlı bir şekilde değişmeye de devam ediyordu. Amerika'nın keşfi, Afrika'nın sömürge haline getirilmesi, Ümit Burnu'nun dolaşılmasıyla Batılıların Uzakdoğu'ya açılmaları, buraların zenginliklerini, ham madde kaynaklarını Avrupa'ya taşımaları ve müspet ilimlerdeki büyük başarılan ve sanayi inkılâbı Avrupa'nın çehresini değiştirmişti. Artık bizimle Batı arasında ilmî ve teknik açıdan meydana gelen uçurum her geçen gün büyüyordu.
Osmanlı Devleti bunun ilk acı sonucunu, 17. yüzyılın sonunda 1699 yılında Rusya -Avusturya - Venedik - Lehistan ittifakına yenilmekle anladı. O zamana kadar Osmanlı Devleti Batılılar karşısında hiç böylesine mağlup olup, böylesine bir antlaşma İmzalamaya mecbur olmamıştı. Devlet ilk defa 1699 Karlofça Antlaşması'yla toprak kaybetti. Ve bu, ona çok ağır geldi. Bunu bir türlü kabullenemedi. 18. yüzyılın başlarında, bu kaybettiği topraklan Batılılardan geri almak için, birçok savaşa girdi. Fakat hep kaybetti ve yeni topraklar vermek zorunda kaldı. Çünkü artık Avrupa, bizim karşımızda güçlüydü. Bu güç de, onun ilmî ve teknik gücüydü.

İlmî ve teknik açıdan gelişmeden, Batı seviyesine ulaşmadan, Batı karşısında zafer kazanmak, Batı'nın ilerleyişini durdurmak, onun karşısında ezilmemek devletin çıkarlarını korumak mümkün değildi. Osmanlı yöneticileri 18. yüzyıl boyunca Avrupa'yla her karşı karşıya gelişlerinde bunu daha iyi anladılar. Güçlenen Batı karşısında devlet her geçen gün geriliyor, muhteşem bir imparatorluk hızlı çöküşe doğru gidiyordu. Devleti kurtarmak için yapılacak şey, Batı'nın ilmî ve teknik gücüne ulaşmaktı. Sanayi, ticaret, ziraat, askerî üstünlük her şey buna bağlıydı. Aksi taktirde çöküş önlenemezdi. Devlet ne pahasına olursa olsun Batı'nın İlmî ve teknik gücüne erişmek zorundaydı. İşte bu ilmî ve teknik güce ulaşabilmek için eğitim sistemimizin düzeltilmesi, ıslah edilmesi gerekiyordu. Fakat o devrin Osmanlı yöneticileri, yeni eğitim kurumları açmak gibi farklı bir tercih yaptılar. Artık ülke bu yeni, modern eğitim kurumlarıyla doluyordu:
1773 yılında Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyun, 1795 yılında Mühendishâne-i Berr-i Hümâyun açıldı. Mühendishanenin öğretmen ihtiyacını karşılamak için 1834'te İngiltere'ye 10 öğrenci gönderildi. Yüksek öğretime öğrenci yetiştirmek için 1838'de Rüştiyeler, 1839'da Mekteb-i Ulûm-i Edebiye gibi okullar açıldı. Devlet memuru yetiştirmek için Mekteb-i Maarif-i Adliye kuruldu.
II. Mahmud zamanında (1808-1839), 1826'da Avrupaî manâda Mekteb-i Tıbbiye açıldı. O zamana kadar bir tıp dili kurulamadığından Mekteb-i Tıbbiye'de 1826'-dan 1870'e kadar Fransızca eğitim yapıldı. Tıbbiye'nin yöneticileri ve hocalarının önemli bir kısmı yabancıydı. Meselâ 1838'de Viyana Üniversitesi profesörlerinden Dr. Bernard Tıbbiye'ye getirilerek okulun bütün düzenlenmesi ve programlan ona bırakılmıştı (6).
Ülkenin en önemli eğitim kurumlarının Batılılara teslim edilmesinin sonuçları, çok kısa bir zaman sonra açık bir şekilde görülmeye başlandı. Meselâ 1847 yılında Tıp Fakültesi'ni ziyaret eden Batılılar (Meselâ, Mac Farlane) hayretler içinde kalmıştı. Çünkü Tıp Fakültesi'nde tamamen pozitivist ve materyalist bir eğitim yapılıyor, Fransız İhtilali'ni hazırlayan materyalist filozofların hemen bütün kitapları burada okunuyordu. Mac Farlane'in şu cümlesi ise durumu çok iyi anlatır. "Çoktan beri bu kadar düpedüz materyalizm kitaplarını toplayan bir kolleksiyon görmemiştim" (7).
Mac Farlane davet edildiği bir toplantıda gördüklerini ise şöyle dile getirir: "Doktorlara ve Türk asistanlarına ayrılan mükemmel döşenmiş bir salona davet edilmiştim. Kanepenin üzerinde bir kitap vardı. Alıp baktım. Bu da Baron d'Holbach'm dinsizlik kitabı olan "Systeme de la Nature"un en son Paris baskısı İdi. Kitabın çok okunmakta olduğunu sayfalarından bir çok parçalarının işaretlenmiş olmasından anladım. Bu parçalar özellikle Tanrı'nın varlığına inanmanın saçmalığını, ruhun ölmezliği inancının imkânsızlığını matematikle gösteren parçalardı. Kitabı yerine koyarken Türk doktorlarından biri yanıma geldi. Fransızca olarak şunları söyledi: "C'est un grand ouvrage! C'est un grand Philosophe! il a toujo-urs reison!'7 (8). (Bu büyük bir filozoftur! Bu büyük bir filozofun eseridir! O daima haklıdır).
Bu cümleler çok açık bir şekilde gösteriyor ki. yeni açılan eğitim kurumlarıyla, bu dindar toplumda pozitivist ve materyalist bir anlayış, aydınlar arasında hızla yerleşiyordu.
19. yüzyıl boyunca Türkiye'de yukarıda anlattığımız nitelikleri taşıyan eğitim kurumlarının açılmasına hızla devam edildi. 1834'te Harbiye Mektebi açıldı. Sultan Abdülaziz devrinde (1861-1876) 1867'de Fransız devletinin maddî ve manevî büyük yardımlarıyla Fransızca eğitim-öğretim yapılan Galatasaray Lisesi kuruldu. Yıllarca İmparatorluğun yönetici kadrolarını, aydınlarını yetiştiren bu okulun müdürü ve hocalarının çoğu Fransızdı. Galatasaray Lisesi'ni 1874 yılında Robert Koleji takip etti. Bu kolej de, Amerikalı zengin Mr. Robert'in bağışlarıyla kuruldu. Bu kolejin de yöneticileri ve hocalarının büyük bir kısmı yabancıydı. Her iki okulun da, Türkiye'nin Batılılaşmasında ve Türk aydınlarının pozitivist bir hayata bakış tarzına sahip olmasında önemli rolleri oldu.

II. Abdülhamid devrinde (1876-1909) ise "Fen Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mekteb-i Mülkiye-i Şahâne), Tıp Fakültesi (Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane) (II. Mahmud'un kurduğu Tıbbiye, askerî idi). Beyrut, Şam, Bağdat, Selânik, Konya şehirlerinde çeşitli fakülte ve üniversiteler, burada sayılamayacak derecede çok askeri orta ve yüksek mektepler, Teknik Üniversite (Mekteb-i Şâhâne-i Hendese-i Mülkiye), Güzel Sanatlar Akademisi (Mekteb-i Şâhâne-i Sanayi-i Nefise), Yüksek Ticaret Mektebi, Halkalı Yüksek Ziraat ve Baytar Mektebi, Orman ve Maâdin Mektebi, Deniz Ticaret Mektebi. Yüksek Muallim Mektebi, Lisan Mektebi, Orta öğretimde hemen her sancak merkezinde birer idadi (lise) ve hemen her kaza merkezinde bir rüştiye (orta mektep), kız ve erkek Sanayi Mektepleri" (9) kız ve erkek Öğretmen Okulları ve binlerce ilkokul açıldı.
Yeni nesiller artık, bu yeni açılan modern eğitim kurumlarında yetişiyordu. Fakat bu modem eğitim kurumlarında bizim dünya görüşümüz verilemiyor, yeni nesiller tamamen pozitivist bir bakış tarzına sahip oluyorlardı. Özellikle Mekteb-i Tıbbiye, Mekteb-i Hukuk, Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Harbiye gibi çok önemli okullara devlet bir türlü hâkim olamıyordu. Bu okulları bitiren gençlerin önemli bir kısmı millî ve manevî değerlerimizden kopuyor, inançlarını kaybediyordu. O kadar ki, II. Abdülhamid bu durum karşısında ne yapacağını şaşırmış ve 1890'lı yıllarda çıkardığı bir irade-i seniyye İle, Mekteb-i Mülkiye'de, ulûm-ı diniye derslerinin artırılmasını İstemişti. Fakat mesele derslerin sayıca yetersizliğinden kaynaklanmıyordu. Çünkü zaten o devrin okullarında meselâ, Mekteb-i Mülkiye'de fıkıh, ilm-i kelâm, tefsir gibi birçok din dersi vardı. Mesele bu dersleri, kafaları Batı'nın fen ve felsefesiyle karışmış gençlere tatmin edici bir şekilde anlatamamada düğümleniyordu. Bu modern okullarda din derslerine giren medrese çıkışlı hocalar, devrin müspet ilimlerine yabancı yetiştiklerinden, öğrencilerini anlayamıyor, onların dini konulardaki şüphelerini aklî ve mantıkî delillerle çürütemiyor, onlara hitap edemiyorlardı. Bu konuda size tipik birkaç örnek vermek istiyorum.
Alman filozofu Ludwig Büchner'in pozitivist, materyalist ve ateist fikirlerle dolu Madde ve Kuvvet adlı eseri o yıllarda Beşir Fuat adlı Harbiye mezunu genç bir yazarımız tarafından tercüme edilmiş ve aydınlarımız arasında elden ele dolaşır olmuştu. Daha sonra, Mekteb-i Tıbbiye mezunu Dr. Abdullah Cevdet tarafından bu kitabın bazı bölümleri yayımlanmıştı (10). Bu kitabın aydınlarımızın inançları üzerindeki olumsuz etkilerine karşı, 1312/1896 yılında, İsmail Ferit tarafından İptal-i Mezheb-i Maddiyun adlı bir reddiye yazıldı. Fakat bu reddiyesinde İsmail Ferit, Büchner görüşlerini çürütmeye çalışırken, güneşin dünyadan büyük olamayacağı, dünyanın kendi etrafında ve güneşin etrafında dönemeyeceği gibi bir takım gülünç iddialarda bulunuyor ve bu iddialarını aklî yollarla İspata çalışıyordu (11). Yani yazar, Rönesans'tan bu yana kaydedilen İlmî gelişmelerden habersizdi.
Bir de size 1904-1907 yıllarında Mekteb-i Mülkiye'de geçen bir olayı nakletmek istiyorum. Mülkiye Tarihi'nde Mehmet Fâik Üstün anlatıyor:
"Bizim zamanımızda Mülkiye'de fıkıh, tefsir, ilm-i kelâm gibi din dersleri de okutulurdu. Tefsir ve ilm-i kelâm öğretmenimiz Manastırlı İsmaîl Hakkı merhumdu. Bu zâtın, hem bizde hem de aynı Mekteb'in bir kısmında tedrisat yapan Din Fakültesi'nde dersi vardı. Bizdeki derslerini verişinde bir kayıtsızlığı, kısa kesişi, verdiği derslerin münakaşasız ezberlenmesini isteyişi açıkça sezilirdi. Öteki okulda ise, uzun uzun izahları, münakaşalı konuşmalarını duyardık.
Birgün Baha Tevfik merhum, sırf bir azizlik olsun diye derste ayağa kalktı ve bir müşkili olduğunu ileri sürüp, muvafakatini aldıktan sonra Allah'ın birliğine akıl erdiremediğini ileri sürdü. Bu sual hocada ilkin bir istihfaf, sonra da bir hassasiyet uyandırdı. Hemen öteki okulda olduğu gibi, hararetle ispata başladı. Baha merhum iğneleyici suallerine devam edince, zavallı İsmail Hakkı merhum, bizim bu mevzulara akıl erdirecek seviyede olmadığımızı ileri sürerek müzakereyi kapadı" (12).
Yine Mülkiye'de, aynı yıllarda, daha sonra pozitivist, materyalist eserleriyle tanıyacağımız Baha Tevfik'in din dersi hocası Hacı Zihni Efendi'ye sorduğu sorular karşısında, Hacı Zihni Efendi'nin gözyaşları içinde ağlayarak sınıfı terketmesi (13) gibi olaylar hep, devrin medreseden yetişmiş ulemâsının görev yaptıkları modem okullarda, öğrenciyi tatmin etmekten uzak olduğunu göstermektedir.
İşte İslâm ulemasının o yıllardaki bu durumu, devrin fen ve felsefesinden bu uzaklığı, müspet ilimlere yabancılığı, pozitivizmin Türk aydınlan arasında yayılmasında önemli bir rot oynamıştır. Eğer medreseler, son iki-üç asırda bu kadar bozulmasaydı, devrin fen ve felsefesine bu kadar yabancı kalmasaydı, pozitivizm hızla yayılamayacak, Türk aydınları bir dahaki sayıda göreceğimiz duruma düşmeyeceklerdi.
(Devamı gelecek sayıda)
DİPNOTLAR
1) Dictionnaire des Science Philosophique, Par une Sociele des professeurs el de savants sous la direction de M.A.D. Frank, P. 1370.
2) Paul Robert, Dictionnaire Alphabetique de la Langue Française, Voline 5, Pozitivizm Maddesi.
3) Süleyman Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü. İst. 1979, s. 208
4) İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965. s. 70
5) a.g.e., s. 74
6) Osman Ergin. Türk Maarif Tarihi, İst. 1977. c.l, s. 346
7) Niyazi Berkes. Türkiye'de Çağdaşlaşma, İst. 1978. s. 228
8) a.g.e., s.229
9) Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi. İst. 1978. c. 7, s. 237-238
10) Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Dr. Abdullan Cevdet ve Dönemi, İst. 1981, s. 139-140-181
11) İsmail Ferit, İptali Mezheb-i Maddiyun, İzmir, 1312/1896
12) Ali Çankaya. Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara, 1968-1969,c.3,s. 1113-1114
13) a.g.e.,c. 3, s. 1123-1124